Serge hangara vardığında kendini bekleyen rengârenk bir kalabalıkla karşılaştı; şövalyeler, askerler, maceracılar ve hatta paralı askerler... Her birinin üzerinde düşük seviyeli birer arma parıldıyordu. Eskiden bu armalara sahip olan şövalyelere biraz daha güçlüleri verilerek müfreze komutanı yapılmıştı. Altı Büyük Hanedan’ın bir zamanlar taşıdığı armaların aynısına layık görülen az sayıda kişi ise bölük ya da tabur komutanı olarak görevlendirilmişti.
Serge’ün bu adamlara bahşettiği armalar, zaten başlı başına birer canavar olan zırhların gücünü daha da katlayacaktı. Ideal zırhları baştan tasarlamış, kapasitelerini arşa çıkarmıştı. Tıpkı Arroganz gibi, bu zırhların yapımında kullanılan teknoloji de dünyadaki mevcut sınırların fersah fersah ötesindeydi.
Ancak aralarındaki en heybetli, en ölümcül makine Serge’ün dört bacaklı Gier’inden başkası değildi. Serge devasa gövdenin önünde durup müttefiklerine döndü. "Bize doğru gelen birkaç aptal var. Bizimle savaşabileceklerini sanacak kadar budala herifler. Kim bu hatayı yapacak kadar geri zekâlı olabilir diye merak ediyorsunuzdur şimdi, değil mi? Hemen söyleyeyim: Vatanımızı maskaraya çevirip duran o Holfort kahramanı, Leon Fou Bartfort denen herif. Artık bu sahneden çekilme vakti geldi de geçiyor."
Leon’un adı, oradaki pilotların yüreğine en ufak bir korku bile salamıyordu artık; ne de olsa şimdi kendi armaları vardı. Geçmişte ona sayısız kez yenilmişlerdi belki ama devir değişmişti. Yepyeni bir güce kavuşmuşlardı ve bu güce inançları tamdı. Kaybetmeyeceklerinden kesinlikle eminlerdi, Serge de aynı hisleri paylaşıyordu. Arroganz’dan bile üstün olan Gier gibi bir zırhla Leon’un işini bitireceğinden zerre şüphesi yoktu.
Beni herkesin önünde küçük düşürmenin bedelini ödeyeceksin pislik. Son nefesini verene kadar sana cehennemi yaşatacağım.
İkisi de tüm kozlarını paylaşsa ve Serge dürüst bir dövüşte kaybetseydi, bu acıyı sineye çekebilirdi. Ancak Leon onu hiçbir zaman gerçek bir rakip olarak görmemişti. Louise’i kandırmak için bilerek yenilmiş gibi davranmıştı. Gerçek gücünü ortaya koyduğunda ise Serge’ü yere sermesi tek bir yumruğa bakmıştı. Serge hayatı boyunca hiç bu kadar aşağılanmamıştı. "Vakit geldi!" diye kükredi. "O hayal dünyasında yaşayan Holfort Krallığı budalalarına cumhuriyetin gerçekte neler yapabileceğini gösterelim!"
"Evet!" diye hep bir ağızdan bağırdı askerler ve hızla zırhlarına doğru koştular.
Serge, Gier’in kokpitine tırmandı. Burası Arroganz’ın kokpitinden çok daha geniş ve rahattı. Koltuğuna yerleşip kontrol kollarını kavradığı anda önündeki monitörler canlandı ve çevrenin görüntüsünü önüne serdi. Görüntü o kadar net, o kadar berraktı ki insan bir ekrana değil de kendi gözleriyle dışarıya baktığını sanırdı.
Gier yavaşça dört bacağının üzerinde doğruldu. Sağ elinde devasa bir mızrak, solunda ise heybetli bir kalkan tutuyordu. Bir sentor tasarımına sahip olan zırh, aynı zamanda atının üzerindeki mağrur bir şövalyeyi andırıyordu.
Gier ağır ağır göğe yükselirken, etraftaki diğer seri üretim zırhlar da hemen onu takip etti. Çok geçmeden yüzlerce zırh havada süzülüyor, formasyon almaya başlıyordu. Ideal’in inşa ettiği hava gemileri de düşmanı karşılamak üzere eş zamanlı olarak harekete geçmişti.
"Gel bakalım pislik herif. Burası senin mezarın olacak." Serge, uzaktan yaklaşmakta olan Holfort filosuna bakarak dudaklarını yaladı. İntikam hırsı damarlarında hiç olmadığı kadar güçlü kaynıyordu. Avını bekleyen bir yırtıcıdan farkı yoktu.
Düşmanın topu topu otuz gemisi vardı ve hiçbir savaş planı yapmadan, dümdüz Kutsal Ağaç Tapınağı’na doğru hücum ediyorlardı. Bu manzara karşısında Serge’ün dudakları alayla kıvrıldı. "Doğrudan ölüme uçacak kadar aptal mısınız siz? Büyük toplarımızın menziline girdiniz bile! Tüm gemiler, ateş serbest!"
Serge’ün emriyle gemilerin topları Einhorn’a doğru döndü. Bunlar, geminin yan taraflarına sabitlenmiş eski tip silahlardan değildi; döner taretlerdi. Tamamen otomatik olmasalar da cumhuriyetin eski gemilerine kıyasla çağ atlamış teknoloji harikalarıydı. Aynı anda ateş edip bir sonraki atış için derhal doldurulabiliyorlardı. İsabet oranları ve hızları, cumhuriyetin şimdiye kadar gördüğü her şeyin ötesindeydi ama en büyük avantajları geniş atış menzilleriydi. Üstelik gemilerin kendileri de eskisinden çok daha hızlı ve dayanıklıydı. Güvertelerindekilerin zafere bu kadar inanması boşuna değildi.
Topların gürlemesiyle hedeflerini vurması bir oldu; Einhorn bir anda yoğun bir duman bulutunun arkasında kaldı. Ancak Serge’ün durmaya niyeti yoktu. "Daha fazla! Ateşe devam edin! Cephaneniz bitene kadar üzerlerine kurşun yağdırın! Elinizde ne varsa vurun!" Sahip olduğu bu ezici güç Serge’ü öyle bir sarhoş etmişti ki gözleri kan çanağına dönmüş halde emirler yağdırıyordu. Kafasında Leon ve diğerlerinin kanlar içinde, paramparça olmuş bedenlerini canlandırıyordu. Bu düşünce bile heyecandan nefesini kesmeye yetiyordu.
Fakat gerçekler suratına tokat gibi inmekte gecikmedi.
"Tch! Kolay yıkılmayacaklar anlaşılan."
Einhorn’un burnu siyah duman perdesini yararak ortaya çıktı. Bu bombardımandan bir miktar hasar almıştı belki ama hâlâ sapasağlam ilerliyordu.
"Koruyucu!" diye panik dolu bir ses yükseldi telsizden. "D-düşman doğrudan üzerimize geliyor!"
Serge’ün emri altındaki pilotların kalitesi oldukça düşüktü. Çoğu düzgün eğitim almış askerler değil, ale alelacele toplanmış amatörlerdi.
"Sakin olun. Sayıca üstün olan biziz. Etraflarını sarıp tepelerine çöktüğünüz sürece korkacak hiçbir şey yok. Artık zırhlarını salma vakitleri geldi, hadi gidin ve onları karşılayın!"
Serge düşman gemilerinin yavaşlayıp savaş için zırhlarını konuşlandırmasını bekliyordu. Ancak Einhorn, şaşırtıcı bir şekilde hızını hiç kesmeden doğrudan isyancı filosunun merkezine daldı.
"Bu herifler tamamen mi kafayı yemiş?!"
Kutsal Ağaç Tapınağı hemen arkalarında yükseliyordu. Leon ve diğerlerinin kurtarmaya geldiği kız, yani Yumeria içerideydi. Oraya ulaşmak için koca bir ordunun ortasından böyle delice yarmak intihardan farksızdı. Yine de Serge kendi kendine, Leon’un daha önce Louise’i kurtarırken de tam olarak aynı deliliği yaptığını hatırlattı.
"Şu Holfortlular harbiden körü körüne saldıran yaban domuzlarından farksız." Serge bıkkınlık ve öfkeyle içini çekti. Gier’i Einhorn’un rotasından çekerek yeni emirler yağdırdı.
Einhorn, şaşkınlıktan ne kaçmayı ne de harekete geçmeyi becerebilen bir isyancı müfrezesinin ortasından biçerek geçti. Zamanında manevra yapamayan gemilere çarparak onları bir kenara fırlattı ve doğrudan tapınağa doğru yoluna devam etti. Sonra, aniden keskin bir sağ dönüşle rotasını değiştirdi. Bu ani manevra tüm hızını kesti ve gemi yanlamasına, tapınağın hemen önündeki toprağa çarparak büyük bir toz bulutu eşliğinde durabildi. Gemi güvenli bir şekilde yere indiğinde —buna inmek denebilirse tabi— hangar kapağı açıldı ve içinden bir dizi zırh fırladı. Serge hepsini daha önce görmüştü: beyaz, yeşil, mavi, kırmızı ve mor. Ancak bu kez aralarında bir tane daha vardı; gri ve siyah renkleriyle Arroganz.
Serge’ün gözleri faltaşı gibi açıldı. Kokpite yanında getirdiği metal kutuya uzandı ve içinden bir iğne çıkardı. Bu, Ideal’in onun için özel olarak hazırladığı bir güçlendiriciydi. Kullanıcının vücuduna getireceği yıkımı umursamadan, ona muazzam bir güç bahşediyordu.
"Nihayet buldum seni, seni gidi aşağılık herif!" Serge, iğneyi derisine saplayıp ilacı damarlarına zerk ederken acıyla uludu. Birkaç saniye boyunca gözleri arkaya kaydı, ardından vücudu yavaşça sakinleşti ve kendine geldi. Yine de yan etkiler kendini hemen belli etmişti: Vücudundan anormal derecede ter boşanıyor, göz akları kanla doluyordu.
"Bu meret gerçekten işe yarıyor... Eskiden kullandığım o çöplerden çok daha güçlü. Duyularım zehir gibi keskinleşti. Acıyı hissetmiyorum bile!" Gücü damarlarında hisseden Serge, tapınağın içine doğru yönelen Leon ve diğerlerinin peşine düştü. "On kişi benimle gelsin! İçeri girip işlerini bitiriyoruz!"
Emriyle birlikte sadece on zırh arkasından tapınağa süzüldü. Tapınağın dışını koruyan geri kalan isyancı ordusu ise dışarıda kalan Holfort güçleriyle çarpışmaya başlamıştı bile.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.