Leon ile Serge arasındaki düello son anlarına yaklaşırken, Licorne'un köprüüstü en nüfuzlu isimlerle dolup taşmıştı. Hepsi gözlerini ekrana dikmiş, çatışmanın gidişatını izliyordu. Telsizden gelen sesler kütüphaneyi aratmayan mekânda yankılanıyor, konuşulan her kelime net bir şekilde duyuluyordu.
Albergue duydukları karşısında elini yüzüne kapattı. "Serge... Bütün istediğin sadece sevilmek miydi? Seni yetiştirirken nerede hata yaptım ben?" Pişmanlıktan ezim ezim eziliyordu.
Louise ise tam aksine tiksintiyle kaşlarını çattı. "Zırvalık! Sevilmek istiyordu diye her yaptığı yanına kâr mı kalacaktı yani? Aşağılık mahluk."
Gelişmeler karşısında herkes farklı bir tepki veriyordu ama Marie’nin gözleri tek bir yere kilitlenmişti: Maskeli şövalye. Leon, topladığı filonun komutasını bu adama devretmişti.
"Savaş bitti, değil mi?" diye sordu Marie, sesinde belirsiz bir umutla.
"Zarafet timsali leydim, ne yazık ki bu çatışma sadece bu cephede sona erdi," diye karşılık verdi maskeli şövalye. "İsyancı ordudan geriye kalanların neyin peşinde olduğunu hâlâ bilmiyoruz. Rachel Kutsal Krallığı'nın hamleleri ise tam bir muamma. Üstelik henüz asıl kuklacı hesaba katmadık."
Kuklacı derken Ideal’dan bahsediyordu. O yapay zekâ, gölgelerin arkasına saklanıp kukla gibi oynattığı sayısız uzaktan kumandalı ünite üretmişti. Asıl gövdesinin nerede olduğuna dair hâlâ en ufak bir iz yoktu. Düşmanın aklından ne geçtiğini kestiremeyen maskeli şövalye, tetikte beklemeyi sürdürüyordu.
"Ama Luxion bizden yana, bir şey olmaz herhalde?"
"Umarım dediğiniz gibi olur." Julius, maskeli şövalye rolünü büyük bir sadakatle sürdürüyordu. Çünkü Marie’nin onun gerçek kimliğini anlamadığını sanıyordu. Zavallım... Marie onun kim olduğunu zerre şüphe duymadan biliyordu ama şu an bu konuyu açmanın sırası değildi.
Marie başını yana çevirdi. Kyle oradaydı. Annesini kurtarmayı başarmış, şimdi onunla yan yana durup savaşı izliyordu.
Livia derin bir nefes alıp iç çekerken göğsü ferahladı. "Nihayet bitti."
Monitörlerde Gier kıpırtısız duruyordu. Arroganz ise elindeki muazzam kılıçla yavaşça ona doğru ilerlemekteydi. Angie, Leon’un zaferinden son derece memnun olsa da huylu huyundan vazgeçmezdi; laf sokma fırsatını kaçırmadı. "Aptal adam. Zaferi şöyle ağız tadıyla, pürüzsüzce kazansa ölür sanki. Bir de çenesini tutmayı becerebilse tam bir kahraman olacak ama nerede..."
Marie yüzünü ekşitti. Yine de kahramana benzer bir yanı yok ki. Ağabeyim her zamanki gibi çekilmez, gıcığın teki... Şimdi ne saçmalayacak kim bilir. Zavallı çocuğu sadece laflarıyla deşmek istiyor herhalde.
Leon son noktayı koyarken ne diyecekti acaba? Marie nefesini tutmuş beklerken, beklenmedik bir çığlık ortamı yardı.
"Durun! Durdurun onu!" Lelia panik içinde dövünüyordu. "Serge’i öldürmeyin! Ne gerek var buna? Yalvarırım, biri onu durdursun!" Bakışları çaresizce Albergue’e kaydı, tutunacak bir dal arıyordu.
Ancak Albergue onunla aynı fikirde değildi. "Buna burada bir son vermesi kendisi için en büyük iyilik olur. Ülkemiz için de Serge için de en doğrusu bu."
Lelia hıçkırıklara boğularak başını iki yana salladı. "Nasıl böyle bir şey söyleyebilirsiniz? O çocuk sadece sevilmek istedi! Dürüst olun, hiçbiriniz onu gerçekten sevmediniz, değil mi? Sevseydiniz böyle vicdansızca konuşmazdınız!"
Lelia’nın üzerine yürüyüp suratına okkalı bir tokat patlatan kişi Albergue değil, Noelle oldu. Tokadın şiddetiyle Lelia’nın gözyaşları donakaldı, yüzünü katı bir şok kapladı.
"Serge’in bu saatten sonra bağışlanabileceğini mi sanıyorsun gerçekten?" dedi Noelle, sesi öfkeyle titreyerek. "Onu canlı yakalarsak başına neler geleceğini hiç mi akıl edemiyorsun? Istırabına burada bir son vermezsek, onu gelecekte bekleyen tek şey çok daha büyük bir cehennem olacak!"
Lelia’nın büyüdüğü huzurlu dünyada böyle vahşetlere yer yoktu; bu yüzden yaşananları kavrayacak bir tecrübesi bulunmuyordu. Oysa Marie bu kafeste nelerin tehlikede olduğunu çok iyi biliyordu. Bir zamanlar azize rolü kesmiş ve ceza olarak neredeyse çarmıha gerilecekti.
Burayı hâlâ Japonya gibi sanıyor geri zekalı. Tamam, bazı yönleri benziyor olabilir ama bu dünya bizim büyüdüğümüz o barışçıl, pamuklara sarılı toplumdan katbekat daha acımasız.
Bu dünyada insan haklarının esamesi okunmazdı. Eğer Leon, Serge’in işini şu an bitirmezse, çocuğu gelecekte canlı bir kâbus bekliyordu.
Lelia gerçekleri kabullenmeyi reddederek ablasına sarıldı. "Buna izin verme! Yalvarırım kurtar onu. Yapsa yapsa siz yaparsınız, değil mi? Şu Leon denen adam memleketinde çok nüfuzlu biriymiş işte! Git söyle ona, araya girsin!"
Noelle başını öteye çevirdi. Ondan medet umamayacağını anlayan Lelia bu kez gözlerini Angie’ye dikti. Angie, mahcup bir ifadeyle kaşlarını çatarak yanıtladı: "Leon’un omuzlarına daha fazla yük bindirme. Üzgünüm ama o çocuğun canını almamız, ona gösterebileceğimiz en büyük merhamettir."
"S-sen ne diyorsun peki?" Lelia bu kez sessizce duran Livia’ya yalvaran gözlerle baktı. "Sen de mi yardım etmeyeceksin? Biliyorum, sen rica etsen Leon senin için dağları bile deler!"
Bu dünyaya oyundan edinme bilgilerle reinkarnasyon geçirmiş bir diğer kişi olan Marie, Lelia’nın ne yapmaya çalıştığını şıp diye anladı. Livia’nın temiz kalbini ve melek gibi doğasını kendi çıkarı için kullanmaya çalışıyordu. Ama Lelia’nın hesaba katmadığı bir şey vardı: Livia, Leon ile tanıştığından beri Cehennemin dibini görmüş, pişmişti. Hâlâ iyi kalpliydi, evet, ama artık saf bir kurban değildi.
"Kendi bencilliğim yüzünden ona yeterince yük oldum zaten," dedi Livia soğuk bir kararlılıkla. "Ayrıca... elimden gelen bir şey yok."
Lelia’nın omuzları çöktü. Bütün savunması yıkılmıştı. "Neden kimse yardım etmek istemiyor? Lütfen..." Yanaklarından sicim gibi yaşlar dökülüyordu.
Clement, birazdan yaşanacak kanlı manzarayı görmesini engellemek istercesine kıza yaklaştı. "Leyde Lelia, bakmamalısınız. Lütfen başka bir yere geçelim."
"Hayır! Gitmeyeceğim!" Lelia adamın elini savurdu, olduğu yere çakılıp avazı çıktığı kadar bağırdı: "Serge ile ben aynıyız! O da sadece sevilmek istedi! Onu o kadar iyi anlıyorum ki canım yanıyor! Ben de... ben de sadece sevilmek istemiştim!"
Clement duydukları karşısında şaşkınlıkla kaşlarını çattı. "Aileniz sizi yürekten seviyordu."
"Nereden biliyorsun ki?" dedi Lelia çıldırmış gibi. "El üstünde tutulan hep Noelle’di! Rahibe olma yeteneği olan oydu! Onlar üçü oturup neşeyle sohbet ederken ben hep kenara atılan taraftım. Ben... ben onun yanında hep ikinci plandaydım!"
İkiz ablası kadar sevilmediğine dair sarsılmaz bir inanç besleyen Lelia, çaresizlik içinde böğürüyordu.
Noelle, Lelia’nın yakasından tuttuğu gibi sarstı. "Kendine gel artık!"
"Bırak beni! Sevilmemek nasıl bir duygu, sen asla anlayamazsın!"
"Anlayamaz mıyım? Sen ne hakla—"
Marie araya girip kavgalarını ayırmaya niyetlendi. Aha, yine başladılar. Bunları birbirinden ayırmak en iyisi galiba... Huh?
Fakat kardeşlerin arasına girmeye fırsat bulamadan, gözünün ucuyla köşede dikilen bir adamı fark etti. Adamın elinde bir tabanca vardı. "Noe—"
"Leydim!"
Clement’in feryadı Marie’nin lafını kesti. Adam, kızları arkasına çekip bedenini saldırgana siper etti, kollarını iki yana açtı. Saldırgan en ufak bir tereddüt yaşamadı; tetiğe bastı.
Boğuk bir patlama sesi yankılandı. Ardından bir tane daha, bir tane daha...
Mermiler, Clement’in kaslı bedenini tereyağından kıl çeker gibi delip geçti. Kan fışkırarak yere saçıldı. Dehşet verici saldırının ardından köprüüstüne mezar sessizliği çökmüştü.
Ne Lelia ne de Noelle ne olduğunu kavrayabildi. Ortamdaki herkes şoktan donakalmıştı.
Louise, elinde silah tutan adama bakarken dudakları titredi. "N-neden böyle bir şey yaptın... Neden vurdun onu, Emile?!"
Saldırgan gerçekten de Emile’di. Üstelik elindeki sıradan bir ateşli silah değildi; bu dünyadaki mevcut tüm silahlardan katbekat daha ölümcül, ağır bir silahtı. Gözlerindeki tüm yaşam ışığı çekilmiş olan Emile, silahı soğukkanlılıkla Lelia’ya doğrulttu.
Emile’den böyle bir davranış beklenmesi imkânsız olduğundan, kimse zamanında tepki verememişti.
"Hoşça kal," dedi Emile, ruhsuz bir sesle.
Hedefin Lelia olduğunu anlayan Noelle, saniyenin kesirinde kararını verip kardeşini kenara itti. "Çekil!"
"Ha?"
Lelia ne olduğunu anlayamadı bile. Emile tetiğe tekrar bastı.
Pat, pat, pat...
Albergue panik içinde ileri atıldı. Emile’in üzerine çullanıp onu yere serdi, silahı zorlukla elinden söküp aldı. Bütün bu arbede boyunca Emile’in yüzünde tek bir mimik dahi oynamadı; gözleri hâlâ Lelia’nın olduğu noktaya çakılıydı.
Lelia kurtulmuştu... Ablası kendini kurşunların önüne atarak onu yaşatmıştı.
"A-Abla?" Lelia’nın dudakları titriyordu. Noelle hemen önünde, arkası dönük bir şekilde duruyordu. Başını yavaşça ablasının omzunun üzerinden öne doğru uzattığında, Noelle’in çenesinden kan süzüldüğünü gördü.
"Gerçekten... tam bir aptalsın," diye fısıldadı Noelle, nefesi hırıldayarak. "Tıpkı... Serge gibi."
Sırtındaki kan lekeleri hızla büyümeye başladı. Vücudunda sayısız kurşun deliği vardı; Emile onu defalarca vurmuştu. Kızıl sıvı zemin boyunca yayılmaya başladı. Noelle’in bacaklarındaki güç çekildi ve beden yavaşça yere yığıldı.
"Noelle!" Marie panik içinde kızın yanına koştu, yaralarını kontrol etti. Durum tahmin ettiğinden çok daha vahimdi; kullanılan silahın öldürücülüğü korkunç boyuttaydı. Marie vakit kaybetmeden şifa büyüsünü devreye sokmaya çalıştı ama yaraların derinliğini gördüğü an elleri havada asılı kaldı.
Y-yapamıyorum. İyileştiremiyorum. Bu yara ölümcül.
Noelle’in yanaklarındaki renk hızla soluyordu. Her yerinden fışkıran kan miktarını gören Marie’nin gözleri yaşlarla doldu. "Noelle, dayan! Biraz daha sık dişini, ağabeyim buraya gelecek, yemin ederim gelecek! Leon gelip seni kurtaracak, göreceksin!"
Noelle acının arasından zayıfça gülümsedi. "D-doğru ya... En azından son anlarımda... onu bir kez daha görmek isterdim."
"Son anların falan değil!" Angie’nin sesi hıçkırıklarla boğulmuştu. "Leon’a haber verin! Biri bir şey yapabilecekse, o kesinlikle Luxion’dır!"
Livia da şifa büyüsüyle yardım etmek için Marie’nin yanına koştu ama yaraları kendi gözleriyle görünce nutku tutuldu. Çaresizlik içini kavururken başını öteye çevirdi.
Marie ona döndü, gözlerinde son bir umut kırıntısı vardı. "Ona yardım edebilirsin, değil mi? Sen... sen bu işlerde benden çok daha iyisin! Şifa senin en güçlü yanın, değil mi?!"
Ancak Livia sadece başını iki yana sallamakla yetindi.
"Sadece biraz zaman kazanmasını sağlayabilirim, fazlasını değil," dedi Livia, sesi titreyerek. "Eary yanımızda olmadığına göre... tek çaremiz Lux’tan yardım istemek."
Köprüüstü bir anda ana baba gününe döndü. Herkes panik içinde sağa sola koşturuyordu. Kyle ile Carla var güçleriyle Clement’i iyileştirmeye çalışıyordu.
“Ya-yaşıyor! Durumu iyiye gidiyor!” diye bağırdı Kyle.
Carla ise hemen araya girdi. “Leydi Marie, biz Clement’le ilgilenirken siz lütfen bütün şifa gücünüzü Bayan Noelle için kullanın.”
Yüzündeki maskeyi hâlâ çıkarmamış olan Julius, saldırıda kullanılan silahı yerden alıp hışımla Emile’e doğru ilerledi. “Ne yaptığını sanıyorsun sen?!”
Gemideki tek bir ruh bile onun Lelia’nın peşine düşeceğini tahmin edemezdi. Yere bastırılmasına rağmen yüzünde en ufak bir ifade kırıntısı bile yoktu. Sadece gözleri hareket ediyor, nefret dolu bakışlarını Noelle’e dikiyordu.
“Yoluma çıktı. Aslında sadece Lelia’yı öldürmeyi planlıyordum.”
Lelia duydukları karşısında dehşete düşerek sarardı. “Emile…?”
Emile’in sesi buz gibiydi. “Beni seçeceğini söylemiştin ama görüyorum ki Serge senin için hâlâ her şeyden önemli. Seni gerçekten sevmiştim, Lelia.”
“H-hayır, çok yanlış anlıyorsun! Onu kurtarmak istememin sebebi ona karşı bir şey hissetmem değil!”
“Hayır, yanlış anlayan sensin. Seni bunca zamandır izlediğim için her şeyi biliyorum.” Soğuk sesi Lelia’nın sırtından aşağı buz gibi bir ürperti yaydı. Karşısındaki adam, alıştığı o pısırık ve nazik çocuk değildi artık. Albergue tüm ağırlığıyla üzerine çökmüş olmasına rağmen, Emile ağır ağır doğrulmaya başladı.
Albergue’nin şaşkınlıktan nefesi kesildi. “N-nasıl bu kadar güçlü olabilir?!”
Çiroz gibi bir tip olmasına rağmen Emile, Albergue’yi de sırtında taşıyarak ayağa kalkmayı başardı. O kadar tuhaf, o kadar tekinsiz bir görüntüydü ki Emile’in bir insan olduğuna inanmak imkânsızdı.
“Evet… Seni çok uzun, çoook uzun zamandır izliyorum. Onun için nasıl endişelendiğini defalarca gördüm. Belki senin için sadece bir yedek plandım ama sen benim her zaman bir numaramdın. Yine de beni arkamdan vurma cüretini gösterdin!”
Öfkeyle haykırdığı an, Licorne’un köprüüstü pencereleri tuzla buz oldu. Mermermsi gövdesiyle açıklıkların birinden içeri süzülen Ideal duyuruyu yaptı. “Sizi almaya geldim, Lord Emile.”
“Teşekkür ederim, Ideal. Ne yazık ki Serge başarısız oldu.”
“O adamda zaten kral kumaşı yoktu,” diye onayladı Ideal. “Ayrıca görünen o ki E Planı’na geçmemiz gerekecek. Lord Emile, zihnen hazır mısınız?”
“Evet, hazırım. Lelia’yı da yanımızda götürüyoruz.”
Üzerindeki Albergue’yi tek bir hamlede sarsıp atan Emile, elini Lelia’ya doğru uzattı. Loic ve maskeli şövalye hemen önüne atıldı.
“Sana izin vereceğimizi mi sanıyorsun!”
“Kızı sana yar etmeyiz!”
Emile’in kolu birdenbire bir ağaç köküne dönüştü ve bir kırbaç gibi savrularak iki genci kenara fırlattı. Darbenin şiddetiyle ikisi de acınası bir çığlık patlattı.
“Gwah!”
“Guha!”
İkisi yere yığılırken Emile bakışlarını yeniden Lelia’da topladı. “Ölü ya da diri gelmen hiçbir şeyi değiştirmez. Evet Lelia, gidiyoruz.” Ağaç kökü, yerde çaresizce oturan Lelia’ya doğru bir yılan gibi süzüldü. Kız geriye doğru sürünmeye çalışsa da nafileydi.
“Hayır! Yaklaşma bana! Uzak dur benden, seni canavar!”
Emile’in dudakları karanlık, tehditkâr bir tebessümle kıvrıldı. “Endişelenme Lelia. Bugünden itibaren sen de bu canavarın bir parçası olacaksın.”
Kök tam kızın etrafını saracakken, önünde devasa bir alev duvarı yükseldi ve yolunu kesti.
“Tch,” diye homurdandı Emile. Bakışları, alevleri çağıran Angie’ye kaydı. Angie durmaksızın ateş büyüleriyle saldırmaya devam ediyordu.
“Buraları birbirine kattın ama o küçük terör estirme oyununa daha fazla izin vermeyeceğim!”
Üzerine doğru fırlatılan alev dalgasına karşı Ideal hemen bir bariyer örerek Emile’i korumaya aldı. Emile’in tenindeki bütün renk çekilmiş, hastalıklı bir beyaza bürünmüştü. Gözleri ise derin bir kızıla dönüşmüştü.
“Epey bir müdahaleyle karşı karşıyayız,” dedi Ideal. “Önceliği birleşme işleminize versek daha iyi olmaz mı?”
“Haklısın. Lelia ile bir bütün olma işini sonraya da bırakabilirim. Tekrar görüşeceğiz Lelia.” Emile haince gülümsedi.
Ideal ortalığı kör edici bir ışık huzmesiyle kapladı. Marie gözlerini yeniden açabildiğinde, Emile ve Ideal’den eser kalmamıştı. Yaşanan bu son gelişmeyi ağabeyine bildirmek için sabırsızlanan Marie hızla arkasını döndü. “Hemen Leon’a haber verin! Noelle’in hayatının da tehlikede olduğunu söylemeyi sakın unutmayın!”
Louise ekranı işaret ederek kekeledi. “D-durun bir dakika! O şey neden hâlâ hareket ediyor? Ve neden o hale geldi…?”
Gier’in gövdesinden siyah bir sıvı fışkırıp tüm zırhı kaplarken herkes gözlerini ekrana dikti. Ardından biçim değiştirmeye başladı. Zırhın kalıntılarından, tiksinti verici bir canavar yavaşça doğuyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.