İlişkiler gerçekten de tuhaf şeyler. Canınız canıgönülden istediğinde onları yeşertmek ne kadar zorsa, bir anda un ufak olup dağılmaları da o kadar kolaydır. Bir de ne yaparsanız yapın, yakayı sıyıramadığınız ilişkiler vardır ki evlerden ırak.
Adım Leon Fou Bartfort. Şu an Einhorn’un güvertesinde, tepemde parıldayan acımasız güneşin altında, kollarımı ve paçalarımı sıvamış, elimde sert bir temizlik fırçasıyla dikiliyorum.
Geminin adından da anlayacağınız üzere, Einhorn’un en dikkat çekici özelliği pruvasından ileriye doğru uzanan devasa boynuzuydu. Bordo renge boyanmış gövdesi, altın ve gümüş kaplamalarla süslenmişti. Boyu yaklaşık iki yüz metreyi bulan bu gemi, dışarıdan bakıldığında asilzadelere layık şatafatlı bir görünüme sahip olsa da aslında ortağım Luxion tarafından inşa edilmişti. Bu yüzden iç tasarımı, bu dünyadaki diğer gemilerin yanından bile geçemeyecek kadar farklı ve teknolojikti.
Alzer Cumhuriyeti’ne doğru yol alıyordum; güya yurt dışında eğitim görecektim. Şans işte, tam bir talihsizlik eseri. Altı üstü bir öğrenci olmama rağmen bir şekilde kont unvanını kapmıştım ve bu da seyahatlerimi şanına yaraşır bir ihtişamla yapmam gerektiği anlamına geliyordu. İşte bu gemi de o yüzden altımdaydı.
Güverteden aşağıya doğru, "Hey, bana bakın ulan aptallar!" diye bağırdım.
Karşımda, aralarında o sinsi cadı Marie Fou Lafan’ın da bulunduğu bir güruh dikiliyordu. Marie narin görünüşlü bir kızdı ama şaşırtıcı derecede dayanıklıydı. Rüzgar altın sarısı saçlarını savururken eliyle saçlarını yatıştırmaya çalışıyordu.
Önceki hayatımda benim kız kardeşimdi ve yakın zamana kadar bu dünyada birbirimizin can düşmanıydık. Buraya reankarnasyonla gelmeden önce birbirimizi tanıdığımızı bilmek rüyada bile göremeyeceğim bir şeydi. Yeni bir dünyada yeniden doğup da yine bu baş belasıyla dip dize gelmem hiç de adil değildi.
"Bu durum tamamen benim iradem dışında gelişti," diye yakındım. "Hem de tamamen! Ama başka çarem kalmadığı için size göz kulak olmak zorundayım. Yine de kendi işinizi kendiniz görmezseniz, benden zırnık bile koklayamayacağınızı kafanıza sokun!"
Julius Rapha Holfort ve arkadaşları ellerindeki temizlik malzemeleriyle bana ters ters baktılar. Yine de Julius’un sızlanmaya pek hakkı yoktu. Fanoss Hanedanı’na karşı yapılan savaştan sonra, kendisi artık sadece kağıt üzerinde bir prensti.
Rüzgar lacivert saçlarını dalgalandırırken, "Biz de bu durumdan pek memnun değiliz herhalde," diye söylendi Julius.
Yüzündeki bariz hoşnutsuzlukla bakışlarını başka yöne çevirdi. Beni acayip gıcık ediyordu. Gerçi sadece o değil, hepsi asabımı bozuyordu.
Gelimdeki diğer herifler de dahil olmak üzere hepsi, kendimi bir şekilde içinde bulduğum o aptal otome oyununun hedef karakterleriydi ve hiçbirinin halinden memnun olduğu falan yoktu.
İlk konuşan, Julius’un süt kardeşi olan ve yeşil saçlarını arkadan at kuyruğu yapmış Jilk Fia Marmoria oldu. "Altesleri haklı. Sizin tarafınızdan 'göz kulak olunmaya' hiç niyetim yok, hele ki sizin gibi birine asla muhtaç olmak istemem. Sırf Majesteleri emrettiği için buradayım."
Jilk sinsi ve aşağılık bir solucandan farksızdı, onun nazını çekecek halim hiç yoktu.
"Eğer Majesteleri bana size bakmamı emretmeseydi," dedim, "hepiniz çoktan balıklara yem olmuştunuz. Şükredin halinize, işe yaramaz herifler."
Tabii ki sözlerim bir kulaklarından girip diğerinden çıktı.
Ben onları hizaya sokmaya çalışırken, kısa ve dik saçlı, belirgin şekilde kaslı bir vücuda sahip olan Greg Fou Seberg bana meydan okuyan gözlerle baktı. "Bartfort, sanki biz seninle Alzer’e gitmeye can atıyoruz."
Yahu benim de canıma minnetti zaten. Kuru bir kahkaha attım. "Ne büyük bir tesadüf, çünkü ben de sizinle gitmeye hiç can atmıyorum! Bir de üstüne sizin gibi hergelelerle uğraşmak zorundayım. Bu nasıl bir kabus böyle?"
Sırada sızlanma sırası Chris Fia Arclight’taydı. Yandan ayrılmış mavi saçlarının altından gözlüğünü burnunun üzerine doğru itti. Bu herif kılıç kullanmada tam bir dahiydi. Hatta bazıları onun bir sonraki Kılıç Azizi olacağını bile söylüyordu. Greg ne kadar fevri ve sıcakkanlıysa, Chris o kadar sakin ve analitikti. "Eğer yurt dışında eğitim görmeye bu kadar karşıysan, Holfort’ta kalabilirdin."
Ah, tam olarak yapmak istediğim şey buydu zaten!
Ama boş boş oturmak beni sadece strese sokacaktı. İşte bu yüzden kendimi bu belanın içinde bulmuştum.
"Sızlanmayı kesin artık, mağluplar mangası," dedim onlara. "Bu benim gemim, o yüzden ne dersem onu yapacaksınız. Bunu o kalın kafanıza soksanız iyi edersiniz, anlaşıldı mı?"
Normalde Alzer Cumhuriyeti’ne tek başıma gitmem gerekiyordu ama ne yazık ki bir pislik—öhö öhö, Kral Roland, öhö öhö—bana bebek bakıcılığı görevini kitlemişti. Yine de bu işi kabul etmemin tek sebebi Leydi Mylene’in benden yardım istemiş olmasıydı. O kadar sevimli ve çekiciydi ki ona hayır demek imkansızdı.
Aptallar mangasının son üyesi ise narsist Brad Fou Field’dı. Uzun mor saçlarını omzunun üzerinden aşağıya doğru sarkıtmış, omuz silkip kafasını iki yana sallıyordu. Bu şımarık velet üstün ders notları ve büyü becerisi ile tanınırdı ama bunun dışında tamamen bir fiyaskoydu. "Birlikte eğitim göreceğimizi rüyamda görsem inanmazdım," dedi. "Görünen o ki aramızdaki bağ ne kadar istenmeyen bir şey olsa da bir o kadar sarsılmaz."
"Lafı ağzımdan aldın!" diyerek ona hak verdim. "Benim zaten başımı kaşıyacak vaktim yok. Sizin gibi ucubelere bakıcılık yapacak zamanı nereden bulayım?"
Birbirlerine bakıp kendi aralarında fısıldaştılar.
Bu esrada, Marie’nin elf köle oğlanı Kyle, bu hedef karakterlere buz gibi bir bakış fırlattı. "Cahilliklerine biraz imreniyorum doğrusu," dedi Marie’ye dönerek. "En azından bizim bir sonraki yemeğimizi nereden bulacağımız konusunda endişelenmemize gerek yok."
Marie kafasını salladı. "Doğru nokta. Ağabeyim—yani Leon’la olduğumuz sürece aç kalmayız."
Grubun son üyesi ise Carla Fou Wayne’di. Marie onu bazı zorbaların elinden kurtardıktan sonra onun peşine takılmaya karar vermişti. Carla ince yapılı, uzun ve düz lacivert saçlı bir kızdı. "Yemek konusunda endişelenmek zorunda kalmamak gerçekten büyük bir rahatlama, Leydi Marie!" diyerek onayladı.
Üçü de aç kalmayacakları için o kadar içten bir mutluluk yaşıyorlardı ki.
Siz bugüne kadar nasıl bir hayat yaşadınız yahu? diye geçirdim içimden, elimle yüzümü kapatarak. Gözyaşları akmasın diye gözlerimi silip tekrar aptallar mangasına döndüm ve kükredim. "Alzer Cumhuriyeti’ne varana kadar bu geminin temizliği sizden sorulur. Günlük üç yüz dia alacaksınız. Limana yanaştığımızda toplamı yerel para birimine çevirip hakkınızı kuruşu kuruşuna ödeyeceğim."
Julius’un gözleri fal taşı gibi açıldı. "Bu kadar zavallı bir meblağ mı? Bizimle alay mı ediyorsun?"
Bu herif neden bahsediyordu? Sadece temizlik için günde neredeyse üç yüz Amerikan dolarına denk bir paradan bahsediyordum! Yine de hepsi şoke olmuş gibi bakıyordu.
"Sen tam bir zorbamsın!" Jilk, sanki yanımda durmaya bile tahammül edemiyormuş gibi bir adım geri çekildi.
"Bizi bu üç kuruş para için temizlik yapmaya mı zorlayacaksın?" Brad’in yüzü kafa karışıklığıyla buruştu. "Bu tam bir saçmalık!"
Bıkkınlıkla omuzlarımı düşürdüm. "Asıl saçmalık, sizin kafanızın içindeki dünyayla gerçek dünya arasındaki o uçurum. Normal insanlar basit bir temizlik işi karşılığında üç yüz dia almak için can atar. Size karşı fazlasıyla cömert davranıyorum!"
Luxion yanımda olduğu sürece Einhorn’un bir mürettebata ihtiyacı yoktu. Bu da temizliğin gemide yapılacak tek gerçek iş olduğu anlamına geliyordu. Bu asalakların da ekmeklerini kazanmak için yapabilecekleri en ufak şey buydu işte. Onlara maaş bağlayacak kadar merhametli davranıyordum ama onlar beni bir diktatör gibi görüyordu!
"Bartfort!" Greg, güverte fırçasını mızrak gibi tutarak dövüş pozisyonu aldı. "Seni düelloya davet ediyorum! Eğer kazanırsam, bize hak ettiğimiz saygıyı göstereceksin!"
Ciddi miydi bu? Gerçekten bu heriflere acımaya başlıyordum.
"Şakayı işiniz bittikten sonraya saklayın," dedim. "Ve bir dahaki sefere şaka yaptığınızı daha belirgin hale getirin. Neredeyse ciddiye alacaktım."
"Ben son derece ciddiyim."
İçimi çekip elimi yüzüme koydum.
Chris dişlerini sıkarak, "Bir insanın diğerine böyle davranmasına nasıl müsaade edilir?" diye çıkıştı.
Tek yaptığım onlardan günde sekiz saat çalışmalarını istemekti, üstelik ortasında iki saatlik bir dinlenme molası da vardı. Davranışlarına bakılırsa sanki canlarını almaya çalışıyordum.
"Gerçekten hepiniz birer baltaya sap olamamış asalaklarsınız," diye söylendim.
Onlar bana öfkeyle bakarken, Marie elinde bir kova ve paspasla içeriye doğru yönelmişti bile. "Hadi Kyle. Sen de Carla. Şu işi bir an önce bitirelim."
"Harika fikir!" dedi Kyle. "Burası zaten oldukça temiz. Sanırım sadece koridoru toparlayıp tuvaletleri fırçalamamız gerekecek?"
"Oh, bayanlar tuvaletini ben hallederim Leydi Marie!" diye atıldı Carla.
En azından onların neşesi yerindeydi.
"Sadece temizlik için onlara bu kadar para teklif ettiğine inanamıyorum. Ağabeyim—yani Leon, tam bir enayi," diye kendi kendine mırıldandı Marie içeriye süzülürken.
İnsanları parmağında oynatmakta bu kadar usta olan birinin kendi kendine konuşurken sesini ayarlayamaması da ayrı bir ironiydi. Bu kalın kafalılar sürüsünü üstüme salmış olmasına rağmen, bu hali bana bir şekilde sevimli geliyordu. Bende de bir sorun vardı herhalde.
"Bartfort!" diye tekrar bağırdı Greg. "Düello istiyorum!"
Ona buz gibi bir bakış fırlattıktan sonra gözlerimi gökyüzüne diktim. Ben nasıl oldu da bu aptallarla aynı gemiye tıkılıp kaldım? Ve neden iki güzel kadınla nişanlılığımın tadını çıkarmak yerine Alzer Cumhuriyeti’ne doğru yol alıyorum?
Bu lanet otome oyununun bir devam oyunu olduğunu nereden bilebilirdim ki?!
"Acaba o ikisi şimdi ne yapıyordur...?" diye mırıldandım kendi kendime.
"Hey!" diye bağırdı Greg. "Beni görmezden gelme!"
Bu havlayan köpeklere arkamı dönüp güverteyi temizlemeye başladım.
"Baaaaaaartfoooooooort!"
"Kes sesini be," diye söylendim. "Aptallığı bırakın da şu güverteyi temizlemeye başlayın."
Süpürgemi ona doğru savurduğumda sonunda sesini kesti.
Benimki de şanstı işte; resmen iş transferi yüzünden balayını kaçıran o sıradan ofis çalışanlarına dönmüştüm. Neden hep ben?!
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.