Askeri üniforma giymiş orta yaşlı bir kaptan, kasıla kasıla Einhorn'un kargo ambarına girdi. Göğsü madalyalarla doluydu ancak madalyalı bir savaş kahramanından beklenen o heybetli duruştan eser yoktu. Şişkin göbeği üniformasının dikişlerini patlatacak gibi duruyor, dudaklarının arasından sarkan sigaradan her yere kül dökülüyordu.
"Affedersiniz ama burada kesin bir açık alev yasağı uyguluyoruz," diyerek nazikçe uyardım onu.
Alaycı bir gülüş oturdu yüzüne. "Neden? Tutuşacak bir şey mi taşıyorsun? Petrol mü var, barut mu yoksa? Sivil birinin böyle işleri askerden daha iyi bildiğini sanması ne kadar komik."
Bu askerler sözde basit bir denetim yaptıklarını iddia ediyorlardı ama resmen gemime el koymuş, her ayrıntıda kulp bulup duruyorlardı.
Küstah ukalalar.
Kaptanın astı daha saygılı bir tavırla araya girdi. "Verdiğimiz rahatsızlık için özür dileriz. Lütfen biraz sabırlı olun. İşimiz biter bitmez hemen yolunuza bakacaksınız."
"Sabır mı?" diye mırıldandım alayla.
Sözleri ne kadar nazik olursa olsun, hâlâ boyun eğmemizi bekliyordu. Anlaşılan saygı ve incelik bu cumhuriyette pek bilinen kavramlar değildi.
Kaptan, Arroganz'ın önünde durdu ve sigarasını gelip benim zırhımın üzerinde söndürdü.
"Hey!" diye çıkıştım birden.
Astı hemen araya girdi. "Zaten söyledim size, birazdan işimiz bitecek."
Bu adam cidden sinirlerimi bozmaya başlamıştı. Özür diler gibi görünüyordu ama yüzündeki o sinsi sırıtış hiç kaybolmuyordu.
Kaptan kafasını kaldırıp Arroganz'a baktı. "Ne çirkin bir zırh. Tasarımı berbat. Krallığınız bugünlerde böyle şeylerle mi uğraşıyor? Çağın o kadar gerisinde kalmış ki acıdım doğrusu."
Vay canına, Luxion'u damarından basıp çıldırtmanın tam yolu, diye düşündüm. Normalde soğukkanlı ve sakindi ama özellikle birileri sınırlarını zorladığında yeni insanlığı ortadan kaldırma fikrini ortaya atmaktan hiç çekinmezdi. Bu gidişle öfkesine hakim olamayıp tüm Alzer Cumhuriyeti'ni haritadan silmeye kalkışmayacağının garantisini veremezdim. Sonra oturup onu sakinleştirmem gerekecekti.
"Geminiz dışarıdan heybetli görünüyor ama içi tam bir hayal kırıklığı." Kaptan burnunu çekti. "Anlaşılan mürettebatınız da o kadar korkmuş ki denetim için ortaya çıkmaya bile cesaret edemiyor. Zavallıca. Ama bir korkaklar krallığından başka ne beklenebilir ki?"
Tepemi attırmaya çalışıyorlardı ama geminin aslında hiç mürettebatı olmadan çalıştığını onlara söyleyemezdim. Bu yüzden dilimi ısırdım ve istediğim an hepsini küle çevirebilecek güce sahip olduğumu kendime hatırlattım. Yine de cebimde Luxion gibi aşırı güçlü bir hile eşyası var diye onu her önüne gelen yerde fütursuzca kullanamazdım. Hem ben artık bir yetişkindim, öfkemi kontrol etmeyi pekala becerebilirdim.
"Ne sıkıcı bir gemi." Kaptan arkasını döndü. "Gidiyoruz."
"Emredersiniz komutanım!" Astı duraklayıp bana baktı. "Lütfen kusura bakmayın. Alzer Cumhuriyeti, topraklarımıza okumaya gelenleri her zaman sıcak karşılar."
Lafını bitirir bitmez üstünün peşinden seğirtti.
Ne kadar da içten(!) bir karşılama.
Kargo ambarında tek başıma kalıp Arroganz'a bakakaldım. Fanoss Hanedanı ile yaşanan çatışmadan sonra hem Arroganz hem de Partner yok edilmişti. En azından resmi hikaye böyleydi. Krallığın bildiği kadarıyla bu zırh sadece bir taklitti, Partner ise hâlâ tamir ediliyordu.
"Olabildiğince nazik ifade edeceğim," dedim kendi kendime. "Cumhuriyet hakkındaki ilk izlenimim tam anlamıyla çöp."
Burası o ikinci oyunun geçtiği yer olmasaydı adımımı bile atmazdım.
Luxion tavandan bana doğru süzüldü. "Usta, ateş açma izni talep ediyorum."
"İnceleme gemisine mi? Bak, bunu yapmayı ben de çok isterim ama olmaz."
"Tek bir sözünüze bakar. Tüm ülkeyi sulara gömebilirim. Bu fazlasıyla yeterli olacaktır."
"Ne için yeterli olacakmış? Kes şunu. Ciddiyim, tamam mı? Hiçbir ülkeyi yok etmeni istemiyorum."
Gördünüz mü? Yine ölümcül bir planla geleceğini zaten biliyordum. Bu sırada benim tek intikam fikrim, o iki züppeyle ilgili biraz koz toplayıp sonra onlara şantaj yapmaktı. "Her neyse, gerçekten çekilmez bir ülke burası."
"Belki de Kutsal Ağaç'ın lütuflarına fazlasıyla güvendikleri içindir," dedi Luxion. "Yine de krallıktan daha güçlü oldukları bir gerçek."
"Evet, Marie de aynı şeyi söylemişti."
"Ancak bu durumda son derece doğal olmayan bir şeyler var."
Omuz silktim. "Bu dünyada doğal olan pek bir şey yok ki zaten. Yani, havada süzülen ülkeler, dağlardan büyük ağaçlar var. Bunlar normal şeyler değil."
"Düzeltiyorum, haklısınız," dedi Luxion kısaca. "Bu konuyu daha derinlemesine araştırmam gerekecek."
"Dünyanın kaderinin iki kişinin çıkıp çıkmayacağına bağlı olduğuna inanmak zor. Bu oyun gerçekten kafayı yemiş."
Artık tek yapabileceğim, cumhuriyetteki günlerimin olaysız geçmesi için dua etmekti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.