Geri döndüğüm an Marie mızmızlanmaya başladı. “Çok kıskandım! Neden lüks akşam yemeklerinin tadını ben çıkaramadım sanki?”
Birkaç haftadır onun malikanesinde kalıyordum ve günlerim yalnız yaşadığım zamanlara kıyasla çok daha gürültülü geçiyordu.
“Oraya eğlenmeye gitmedim,” diyerek ona durumu hatırlattım.
“Ama lüks bir yerdi, değil mi?”
“Kesinlikle öyleydi.”
Marie cevabıma sinirlenerek dudağını ısırdı.
Ona bir pasta uzattım. “Al bakalım, sana küçük bir hediye.”
“Yaşasın! En harika abi benim abim!”
Bu aralar keyfini yerine getirmek için küçücük bir pasta yettiğine göre, onu yatıştırmak epey kolaydı. Bu kadar basit şeylerle mutlu olabiliyorken, o beş salağı nasıl parmağında oynatıp hayatlarını mahvedebildiğini bir türlü aklım almıyordu.
Çay hazırlamak için odama geçerken Marie de pastasıyla arkamdan geldi.
“Luxion nerede?” diye sordu.
“Einhorn’un onarımını yapıyor. Ana gövdesini başkentin üzerinde gizlenmesi için buraya getirdi, yani Einhorn birkaç güne yepyeni gibi olur.”
Ayrıca Arroganz’ı da elden geçireceğinden, o rüküş süslemeleri temizleyeceğinden ve Pierre’in oturduğu kokpiti iyice dezenfekte edeceğinden bahsetmişti. Einhorn’daki en büyük sorun darmadağın olmuş iç mekandı. Luxion’ın yaptığı işe temizlik ve yeniden dekorasyon demek herhalde daha doğru olurdu.
“Yani gemisini zaten buraya getirmemiş miydi?”
“Benim için mesajları iletebilsin diye krallık ile cumhuriyet arasındaki sınırda süzülüyordu. Ancak bunca şeyden sonra yerini değiştirmek en iyisi gibi göründü. Bu arada Angie ve Livia’ya e-posta gönderemeyeceğim.”
Havada o kadar çok parazit vardı ki mesajları Luxion’ın gemisi üzerinden aktarmadan göndermek imkansızdı. Angie ve Livia’nın iyi olduğunu umuyordum.
Marie pastayı kutusundan çıkarırken gözleri parladı. “Harika görünüyor!”
“Diğerlerine de ayırdığından emin ol.”
“Tamam, tamam. Çocuk değilim ben,” dedi ve sabırla çay servis etmemi bekledi. “Cumhuriyetin kodamanlarıyla görüşmeler pürüzsüz gidiyor mu?”
“Gidiyor. Hatta endişe verici derecede pürüzsüz. Rault Hanesi beni sevmiş gibi görünüyor.” Leon Rault’a bu kadar çok benzediğime inanmak benim için hâlâ zordu.
“Bunun güvenli olduğundan emin misin? Adamların lideri bu oyunun son patronu.”
“Gözümü açık tutuyorum.”
Çayları doldurmayı bitirdim ve pastayı yemeye koyulduk. Bir an gözlerimi Marie’ye dikip onu izledikten sonra elimi cebime atıp sarı bir zarf çıkardım.
“Bu senin için.”
Gözleri faltaşı gibi açıldı. Zarfı elimden pastadan çok daha açgözlü bir şekilde kaptı. “Ah, bunun ne olduğunu biliyorum!”
“Evet, cumhuriyetten sızdırdığım para. Gerçi benim için cep harçlığından hallice.”
Bu para onun sıkı çalışmasının bir ödülüydü ama aynı zamanda bir acıma payıydı. Sürdürdüğü hayat gerçekten içler acısıydı. Ev masraflarını ve o hödük çetesinin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için nasıl kuruşu kuruşuna hesap yapıp biriktirmeye çalıştığını görmek neredeyse gözlerimi yaşartıyordu.
Marie banknotları zarftan çıkarıp saymaya başladı. “Hadi canım, ciddi misin? Bunlar gerçekten benim mi?!”
Ona cumhuriyet para birimi cinsinden on milyon vermiştim. Ne yazık ki bu miktar, onun yurt dışındaki eğitim masraflarını karşılamaya ucu ucuna yetecekti. Hele o salakların masraflarını da üstlenmesi gerekirken işi çok zordu.
“Bu sefer iyi iş çıkardınız. Parayı akıllıca kullanın.”
Marie parayı cebine tıkıştırıp üzerime atladı. Kollarını boynuma dolarken gözyaşları sel oldu.
“Abiciiiim! Çok teşekkür edeeeriiim!”
Kendimi ondan kurtarmaya çalıştım. “B-Bırak beni! Amma da çıkarcı çıktın, tıpkı Japonya’daki halin gibisin.”
Gözyaşlarını sildi. “Şimdi yazlık üniformalar için endişelenmeme gerek kalmayacak.”
Doğru ya. Mevsimler değişiyordu.
“Cumhuriyette yazın yapılacak bir sürü aktivite olduğunu duydum. Dikkatli olmalıyız. Lelia rahibe olabilir ama Noelle de hâlâ bu makamı kapabilir.”
Marie banknotları tekrar saydı, sonra durup başını yana eğdi. “Noelle’in neden bir aday olduğunu düşünüyorsun ki?”
“Ha? Çünkü Jean’dan hoşlanıyor tabii ki. Gerçi çocuk epey odun gibi görünüyor. Kızın ona karşı ne hissettiğini anladığını sanmıyorum. Çıkmaya başlamaları zor olabilir. Ama belki de arkalarından hafifçe ittirip onlara yardımcı olabiliriz.”
Böyle odun bir ana karakter olmak ayrı bir şey ama Jean’ın biraz daha kendi iradesi olmasını isterdim. Eğer kızdan hoşlanıyorsa gidip söylemeliydi.
“Şey, bilirsin işte...”
“Ne?”
“Kızın ona o gözle baktığını hiç sanmıyorum. Yani onu seviyor ama bu aşk değil.”
“Nasıl yani? Ama çok yakınlar.”
“E herhalde, arkadaşlar çünkü. Ama onu gerçekten de karşı cinsten biri olarak görmüyor.”
Marie neden bahsediyordu böyle?
“Peki, öyle olsun,” dedim. “Ama Jean kıza epey kafayı takmış gibi görünüyor.”
“Öyle mi? Benim durduğum yerden bakınca sadece arkadaş gibi görünüyorlar. Hem sen gerçekten hâlâ fark etmediğini mi söylüyorsun bana? Benimle kafa buluyorsun, değil mi?”
Neden bahsettiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. “Dur bir dakika. Yani gerçekten sadece arkadaş mı diyorsun?”
Bana dik dik baktı, bakışları buz gibiydi. “Aman, boş ver gitsin.”
“Hayır, söyle! Bilmek istiyorum!”
Marie parayı tekrar cebine koydu ve pastasını tırtıklamaya devam etti. “Sana hiçbir şey söylemiyorum. Sadece baş ağrısı yapacak. Ayrıca bence şimdi ne yapacağını ciddi ciddi düşünmelisin. Noelle ile aynı evde yaşamaya devam edersen kendi mezarını kazacaksın, haberin olsun.”
Kendi mezarımı kazmak mı? Şaşkınlıkla durakladım. “Dur orada. Ona aşık olduğumu falan mı sanıyorsun? Hevesini kursağında bırakmak istemem ama benim zaten memlekette iki sevgilim var. Ve hayır, onları aldatmadım.”
Marie burun kıvırdı. “Umarım öyledir. Eğer değilsen, ortaya çıkacak pislikle uğraşmak istemiyorum.”
Neydi bunun derdi? Ve tam olarak ne demeye çalışıyordu?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.