Kral Hazretleri, toplantıya devam ederken benim başka bir odaya geçmemi buyurdu. İş ortaklarımla Arroganz'ın bana iade edileceği sözünü verip hazırda beklememi emrettiler.
Neticede hâlâ bu krallığın bir şövalyesiyim. Emirleri beklemem yönündeyse, beklerim. Zaten kafamda tartmak istediğim şeyler vardı. Bir sandalyeye çöküp parmaklarımı birbirine kenetledim.
Luxion yanıma doğru süzüldü. "Sizce Aziz olduğunu iddia edip yalan söylediği için Marie'yi direkte yakacaklar mı? Yoksa çarmıha mı gerecekler? Yeni insanlık cidden iğrenç bir topluluk. İşler sarpa sardığında illa ki böylesine gereksiz bir vahşete başvururlar."
Kutsal emanetler Marie'yi seçmiş olsa da, kendisi bir sahtakar olduğunu itiraf etmişti. Bu yüzden tapınak yetkilileri infazına karar veriyordu. Tam bir komedi. Tapınak da Marki Frampton'ın klikleri de krallığın bu hezimetine yıkacak bir günah keçisi arıyordu sadece.
"Ayrıca size hazırda beklemenizi emretmeye cüret edebiliyorlar," diye devam etti Luxion. "Krallığa sadık kalıp onları korumak için yırtınacağınızı mı sanıyorlar gerçekten? Arroganz'ı ve Partner'ı geri vermeyi büyük bir lütufmuş gibi sundular bir de! Bu küstah tavırları çekilir gibi değil. Hepsini haritadan silelim mi?"
Başımı iki yana salladım.
"Yazık," diye hayıflandı Luxion.
Açıkça oyunun kötü sonuna doğru sürükleniyorduk. Marki ile yalakalarının beni idam ettirmeye çalıştığını da unutmuş değildim. Kraliçe ve müttefikleri onları durdurmayı başarmıştı ama bu durum şu an karşı karşıya olduğumuz tehlikeyi azaltmıyordu. Üstüne bir de toplantı odasından kovulmuştuk. Bana kalsa Holfort Krallığı kendi kazdığı kuyuya düşmüştü, ne hâlleri varsa görebilirlerdi.
Yine de bu kadar atıp tutmama rağmen çekip gitmeye elim varmıyordu.
"Ne düşünüyorsunuz, usta?"
"Luxion, bu krizin başında sen olsaydın kazanabilir miydin?"
"Zafer kriterlerimiz nedir?"
"Kıtanın batmasına izin veremeyiz. Bir de prensliğin Dev'ini başkente ulaşmadan devirmemiz gerek."
Boyutundan başka hiçbir şey bilmediğim bir yaratık için Dev oldukça pratik bir takma addı bence. Gerçi tıpkı oyundaki son patron gibi doğruca başkente yöneldiğinden şüpheleniyordum...
"İmkansız," dedi Luxion. "Yapabileceğim tek şey size zaman kazandırmak. Radarlarım bu Devlerden aslında iki tane olduğunu gösteriyor. Biri gökte, diğeri denizde. Kıfayı kıskaca alıp doğrudan başkente ilerliyorlar."
"Ciddi misin? İki tane mi? Durum boka sarıyor."
Belki yerin altındaki için... kıtada devasa bir delik açabilirdik? Yok, bu muhtemelen başımıza daha büyük belalar açardı. Zaten gerçekçi bakarsak Luxion aynı anda sadece biriyle baş edebilirdi, noktayı koyardı.
"Bu durumda, zafere ulaşmak istiyorsanız krallığın tüm kuvvetlerini komuta edecek bir konumda olmalısınız. Kraliyet ailesinin gemisine de ihtiyacınız var, değil mi? Fakat Kral ve Kraliçe'nin tepkilerine bakılırsa, o geminin kontrolünü size vermek, başkomutanlık yetkisini tamamen size devretmekle eş değer. Halk nezdindeki kötü itibarınız göz önüne alındığında, krallığı buna ikna etmek epey güç olacaktır."
Bu tamamen imkansızdı. Bu savaşı kazanmak için gereken tek bir şarta bile sahip değildik.
"Kaçmanızı tavsiye ederim," dedi Luxion.
Haklı olduğunu biliyordum. Dürüst olmak gerekirse krallığa karşı en ufak bir gönül bağım da kalmamıştı. Ama gidersem...
Kapı çalındı. Luxion hemen gölgelerin arasına çekildi. "Sevgili profesörünüz geldi."
"Girin," dedim.
Çay konusundaki yegane yol göstericim olan ustam, önünde bir çay arabasıyla kapıda belirdi. "Ratsız ettiğim için bağışlayın, Bay Leon."
"Ustam..."
Eksiksiz bir beyefendi edasıyla çayı hazırlamaya başladı. Saraydaki diğer soylular ve şövalyeler, sınırdaki yenilgi haberini alır almaz topuklamıştı. Fakat ustam soğukkanlılığını ve zarafetini koruyordu. Hazırladığı çaydan bir yudum alınca içimdeki fırtına biraz dindi.
"Dertli görünüyorsunuz," dedi en sonunda.
"Ahaha, öyle mi dersiniz?" Kaçmakla savaşmak arasında mekik dokuduğum için kendimden nefret ediyordum. Çaktırmamaya çalıştım ama gülüşümün ne kadar eğreti durduğunun farkındaydım.
"Aksine, Hazretleri durumu bana çıtlattı. Sanırım Kral'ı hiddetlendirmişsiniz, o da sizi soylularla yaptığı toplantıdan kovmuş."
Kraliyet ailesinin gemisi büyük bir sırdı ve erişimi son derece sıkı denetleniyordu. Muhtemelen istemenin mantıklı bir yolu yoktu.
"Hazretleri sizin için endişeleniyor. Bir hanımefendinin kalbini çalma konusunda benden çok daha yeteneklisiniz. Belki de bana ders vermesi gereken kişi sizsinizdir," diye takıldı.
"Ustam, gerçekten kaçmayacak mısınız?"
"Ben bu krallığın unvan sahibi, makam sahibi bir şövalyesiyim. Elimden geleni yapmaya niyetliyim. Her ne kadar yapabileceklerim oldukça sınırlı olsa da." Şakaya vurmaya devam ediyordu ama verdiği mesaj netti: Hiçbir yere gitmiyordu.
İşte buydu. Bütün mesele bundan ibaretti. Kurtarmak istediğim insanlar bu lanet olası yerden vazgeçemiyordu. Onu benimle gelmeye zorlasaydım hakkımda ne düşünürdü acaba?
"Yani benimle kaçmayacaksınız, öyle mi?" diye sordum.
"Kaçtığınız için sizi yargılamam. Ancak ben hem bir şövalye hem de bir beyefendi olarak kararımı verdim. Burada kalacağım." Ustam hafifçe gülümsedi. "Bugünlerde çoğu kişi şövalyeleri kadınlara kibar davranan adamlardan ibaret sanıyor. Oysa bana göre şövalyelik, en değer verdiklerini korumaktır. İlkelerimden taviz vermeye hiç niyetim yok."
Demek ki onun gözünde şövalyelik krallığın piyonu olmak ya da otome oyunlarındaki o ideal erkek figürüne bürünmek değildi.
Ustam oyunda hiç görünmemişti; tıpkı benim gibi bir figürandı. Ama lanet olsun ki çok havalıydı.
"Şövalyelik, ha?"
Başını salladı. "Sormamda bir sakınca yoksa, şövalyelik sizin için ne anlam ifade ediyor Bay Leon?"
Fincanımdaki son yudumu bitirip ayağa kalktım. "İnanması güç gelebilir ama ben idealizme bayılırım. Katılıyorum, şövalye dediğin insanları korur. Çay için teşekkürler," dedim. "Ben artık kaçayım."
"Nereye?"
"Bu işin içinden çıkacaksak başkomutan olayım bari. Gidip Kral'ı ikna etmeye çalışayım."
Ustamın gözleri açıldı. Güler ya da kızar sanmıştım ama yüz ifadesi hızla eski sakinliğine döndü. "O halde Hazretleri Kraliçe'ye başvurmalısınız. Saraydaki en anlayışlı insandır. Size yardım edebileceğinden eminim."
"Kral'dan daha mı çok?"
"Şüphesiz. Ancak benim elimden gelen yardım bu kadar. Başkomutan olmak istiyorsanız Kraliçe'yi tek başınıza ikna etmeniz gerekecek."
"Ben de öyle yaparım o zaman. Teşekkürler ustam." Karşısında eğilip odadan çıktım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.