Kanlı Hesaplaşma

“Bırakın beni! Onun kellesi... O kelle benim olacak!” Kılıcımı daha sıkı kavradım, zindanların kasvetli havasında öfkeyle savurdum.

Marie, hücresinin en uzak köşesinde tir tir titriyor, canını bağışlamam için yalvarıyordu. “Bekle! Benim suçum değil. Diğerleri gaza gelip onu diz çökmeye zorladı!”

“Lafın bitti mi? Güzel, şimdi ver o kelleni bana. Merhametli davranıp tek hamlede işini bitireceğim.”

Şövalyeler ve askerler beni zapt etmeye çalışıyordu.

“Lütfen sakin olun!”

“Vikont, indirin şu silahı!”

“Sizi anlıyoruz ama lütfen biraz soğukkanlı olun!”

Saray, Marie’nin aşıkları için verilecek cezalara çoktan karar vermişti; bu yüzden hepsi dışarı sürüklenmiş, muhakeme yeteneklerinin zayıflığı üzerine uzun bir nutuk dinlemişlerdi. Şu an aşağıda sadece Marie kalmıştı. Yaptıklarının yanına kar kalmasına izin veremezdim.

“Sana acıdığım için tam bir aptalmışım!” diye kükredim. “Bunun bedelini canınla ödeyeceksin!”

“Beni kurtaracağını söyleyen sendin!” diye feryat etti Marie.

“Livia ve Angie’yi ellerinin ve dizlerinin üzerine çöktürdükten sonra seni gerçekten affedeceğimi mi sandın? Hükmünü tam burada, ellerimle vereceğim!” Arkamda beni tutmaya çalışan şövalyeleri ve askerleri sürükleyerek ileri atıldım.

Merdivenlerden ayak sesleri yankılandı ve arkamdan iki kişi hızla zindana daldı. Livia ve Angie.

“Leon, dur. Sakin ol!”

“Seni aptal, ne yapmaya çalışıyorsun?!”

Parmağımla Marie’yi işaret ettim. “Onun kellesini istiyorum.”

İkisi de donakaldı.

“Kellesini mi istiyorsun?” Livia kaşlarını çattı. “Ama neden?”

Kolumu gözlerime bastırıp sildim. O ikisine böylesine bir aşağılanmayı yaşattığım için kendimi o kadar suçlu hissediyordum ki gözyaşları bir türlü dinmiyordu. “Onu size hediye olarak vereceğim.”

“Leon, onun kellesine ihtiyacım yok,” dedi Angie. “Şimdi sakinleş. Bu yaptıklarının sana bir faydası yok.”

Ah... Ama eğer Marie’nin kellesini istemiyorsa, ona ne verebilirdim ki?

Beni hala tutmakta olan askerler ve şövalyeler, Angie’ye hak verdiklerini belirten gürültülü onaylar eşliğinde beni silahsızlandırmaya çalıştılar. Fakat Marie’ye karşı hissettiğim en ufak şefkat kırıntısı bile çoktan yok olup gitmişti. Başka hiçbir şey yapamasam bile, en azından onu kendi ellerimle ortadan kaldırmalıydım. Önceki hayatımdan beri onun arkasını temizleyip duruyordum. Onun (eski) ağabeyi olarak, kellesini uçurmak benim görevimdi.

Ben onlara karşı direnmeye devam ederken, Kraliçe Mylene telaşla merdivenlerden aşağı indi. “Leon, hemen dur orada!”

Aptallar mangası da hemen topuklarının dibindeydi. Göz açıp kapayıncaya kadar beş tanesi etrafımı sardı; şövalyeler ve askerler ise geri çekildi.

“Bartfort, aklını mı kaçırdın sen?!” diye çıkıştı Prens Julius.

“Senin kadar değil!” diye tersledim.

Marie ağlayarak onlara doğru koştu. “Kurtarın beni! Kellemi almaya çalışıyor!”

Greg kolumu kavradı. “Bartfort, sana inanamıyorum! Buna asla izin vermeyeceğim!”

Chris kılıcı ellerimden çekip aldı. “Ona tek bir parmak bile süremeyeceksin!”

“Geri çekil!” dedi Jilk, hücrenin önünde dikilerek.

Brad beni boynumdan yakalayıp uzağa sürüklemeye çalıştı. “Onun cezası zaten kesildi. Ne bu tantanan?!”

“Bunları senden duyacak değilim! Bırakın beni! Luxion, saldırıya geç!”

“Emin misin?” diye sordu Luxion.

“Hadi, yap artık! Yoluma çıkıyorlar, hiçbirine acıma!”

“Emredersiniz.”

Vücudundan yayılan elektrik dalgası, hepimizin bedeninden uyuşturucu bir şok gibi geçti.

“Gyaaaaaaah!”

Hepimiz yere yığılırken zindanda altı boğuk çığlık yankılandı.

“Seni piç,” diye hırıldadım. “Beni de... araya kaynatmayacaktın...”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.