Sonunda beş aptalın sonuncusu da kasıla kasıla içeri girdi.
Prens Julius zindanımdaki hücreye doğru süzüldü ama daha ağzını açmaya fırsat bulamadan lafını kestim.
"Evine dön!"
Şaşkınlıktan neye uğradığını şaşıran prens, "N-neden?!" diye çıkıştı. "Daha tek kelime bile etmedim ki!"
Etmesine gerek de yoktu. "Yanağın bana bilmem gereken her şeyi anlatıyor zaten. Beni kurtarmaya çalıştın ama eline yüzüne bulaştırdın, değil mi?"
Prens omuzlarını düşürdü. "Doğru. Annemden seni zindandan çıkarmasını istedim, sonra da bu oldu." Kraliçe amma sert vurmuş olmalıydı; yanağında kıpkırmızı bir el izi duruyordu.
Vay canına, Kraliçe Mylene damarına basıldığında bayağı ürkütücü olabiliyormuş. Aslında merak da ettim. Gazabını üzerine çekecek ne yapmış olabilirdi ki? "Sırf bunun için mi tokat attı?"
"Evet. O kadar aniden oldu ki neye uğradığımı şaşırdım. Daha da korkuncu, bunu yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı bile olmadan yaptı."
Çenemi sıvazladım. "Onun gibi birinin durup dururken birine tokat atacağını hiç sanmıyorum."
"Onu tanımıyorsun işte. Çok korkunçtur. Yine de onu neyin bu kadar çileden çıkardığına dair en ufak bir fikrim yok. En sevdiği kişi sensin. Seni serbest bırakmasını istememin neden dayakla sonuçlandığını anlamıyorum."
Pekala, beni buraya tıkan kişi zaten senin öz annendi. Ama bu devlet sırrıydı. Kraliçe Mylene'in durumun ayrıntılarını Prens Julius'a anlatmamış olması, en azından bu konuda ona güvenmediğinin açık bir kanıtıydı. Adam için neredeyse üzülecektim. Fakat sabıkası kabarık olduğu için kraliçenin temkinli davranmasını anlayabiliyordum. Angie ile olan nişanı atma şekli düşünülürse, yine nasıl bir aptallık yapacağını kestirmek imkansızdı.
"Tuhaf bir şey söylemediğine emin misin?" diye sordum.
"Söylemedim! Üstelik seni bırakmasını ilk istediğimde gerçekten kararsız görünüyordu. Ben de yeterince ısrar edersem pes edeceğini düşündüm. O yüzden üstelemeye devam ettim."
"Nasıl yani?"
"Marie Azizlik unvanını aldığından beri ikimizin nişanlanmasıyla ilgili resmi görüşmeler yapılıyor, biliyorsun değil mi?"
Bir anda konuyu değiştirmesi garip gelmişti ama duyduğumu belirttim. İçimde hiç iyi bir his yoktu.
"Ben de anneme, günün birinde gelini olabilecek Marie için bir iyilik yapmasını söyledim. İkisinin birlikte çalışıp yakınlaşması için mükemmel bir fırsat olacağını düşündüm. Sonra bir anda yüzünün ifadesi değişti."
Ha, evet, nedenini anlayabiliyorum. Tabii ki değişir. Bunu duyduğunda sevineceğini falan mı sandın gerçekten? Aptal mısın sen? Yok, saçma bir soru oldu. Zaten aptalsın. İçimi çektim. "Arkanı dönip evine git artık."
"Şimdilik gidiyorum ama yemin ederim Bartfort, seni kurtaracağım." Yüzünde kararlı bir ifadeyle arkasını dönüp gitti.
Böyle bir geri zekalıya evlat dediği için Kraliçe Mylene'e acıdım.
Prens Julius gözden kaybolurken Luxion saklandığı yerden süzülerek çıktı. "Bu beşinin neyi başarmayı umduğunu anlamak gerçekten güç."
"Aptalın tekiler. Hepsi öyle."
"Kendinizin onlardan farklı olduğunu mu düşünüyorsunuz?"
Hırladım. "Beni onlarla aynı kefeye koyma. Canımı sıkarsın."
"Bağışlayın Usta. Sizin daha da büyük bir aptal olduğunuzu unutmuşum."
"Benden gerçekten nefret ediyorsun, değil mi?"
Sorumu cevapsız bıraktı, sadece konuyu geçiştirdi. "Asıl meseleye gelirsek Usta, halletmemiz gereken bir durum var."
"Nasıl bir durum?"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.