Aşkın Gücü ve Çöpe Giden Mektuplar

Aşk nedir?

Böylesi felsefi bir sorunun derinliklerine kimin daldığını merak ediyorsanız hemen söyleyeyim: Ben, Leon Bartfort. Siyah gözleri, siyah saçları olan, kendi halinde ama son derece ciddi bir gencim.

Önceki hayatımda o lanet olası aşk oyununu istemeye istemeye bitirdikten sonra öldüm ve kendimi bu dünyanın içinde buldum. Üstelik akademideki son derece sıradan, ezik bir erkek öğrenciden başkası değildim. En azından kaderim ilk başta buydu fakat son zamanlarda her nasılsa rütbem vikont seviyesine kadar yükseldi. Öğğ. Dahası, sarayda da terfi alarak dördüncü kademenin alt sınıfına yerleştim. Akademideki sıradan bir öğrencinin omuzlarına böylesi ağır ve prestijli bir unvan yüklenmemeliydi.

İşte tam da bu yüzden, aşkın ne olduğunu sorguluyordum.

Hikayelerde hep o klasik tema işlenir ya; hani her şeyin cevabı aşktır, kahramanın dünyayı kurtarmak için ihtiyaç duyduğu tek şey sevgidir, aşk her kapıyı açan anahtardır falan filan... Şu an içinde hapsolduğum aşk oyununun hikayesi de tam olarak bu saçmalık üzerine kuruluydu. Senaryoya göre Luxion son patronu tek başına yenemiyordu; protagonist ve aşıkları, sevginin gücüyle onu alt edip sonsuza kadar mutlu yaşıyorlardı.

Eğer bu kural geçerliyse, bu dünyada aşkın gücü her şeyin üzerindeydi; en gelişmiş silahlara bile meydan okuyabilirdi. Diplomasinin çözemediği her şeyi çözebilirdi. Sevginiz olduğu sürece karşınızda hiçbir güç duramazdı.

Ne muhteşem, ne büyüleyici bir duygu ama! İhtiyacımız olan tek şey sevgi!

Oyunun en güçlü silahının aşk gibi bir şey olması bu dünyanın ne kadar çivisi çıkmış bir yer olduğunu gösteriyordu.

Her neyse...

"Neden her şey bu noktaya geldi?" diye inledim.

Yanımdaki ses, "Hepsi senin suçun," diyerek karşılık verdi. Luxion, tek bir kırmızı gözü olan, metalik, küre şeklinde bir robot gibi görünse de asıl benliği yapay zekayla donatılmış devasa bir uzay gemisindeydi. Beyzbol topu büyüklüğündeki bu mekanik cihazı sadece taşınabilir bir terminal olarak kullanıyordu.

Ayrıca tüm bunların benimle en ufak bir alakası yoktu.

Madem beni usta olarak görüyordu, o zaman biraz daha saygılı davranması gerekirdi. Yine de yiğidi öldür hakkını yeme, son derece becerikli bir yardımcıydı. Tabii kendi haline bırakılırsa korkunç bir tehdide dönüşebiliyordu. Kendi kendine, yeni insanlığın kökünü kazıyacağım, gibi şeyler mırıldanıp eğleniyordu. Gözümü üstünden ayırsam ne haltlar karıştıracağını kestirmek imkansızdı.

Masamın üzerindeki mektup yığınına döndüm. Yurt görevlilerinden biri az önce bu devasa desteyi odama bırakmıştı.

"İnsanların bu kadar kolay taraf değiştirmesini izlemek de ayrı bir eğlence," diye mırıldandım.

Bu mektupların her biri akademinin üst sınıf kızlarından gelmişti ve hepsinin tonunda tepeden bakan bir eda vardı. Hatta haddini aşan bazısı, üç gün sonra benim için bir çay partisi hazırlayacaksın, diyerek bana emirler yağdırıyordu.

Daha önce bu kızları çay içmeye davet ettiğimde yüzüme bile bakmazlardı. Şimdi gerçek bir unvan ve güç sahibi olduğum için rüzgarın estiği yöne dönmekte gecikmemişlerdi.

"Gerçekten acınası bir durum," diyerek içimi çektim.

Açıkçası bu durum midemi bulandırıyordu. Bir ara, beni tersleyen tüm o kızların aniden çark edip peşimde koşmasının eğlenceli olacağını düşünmüştüm ama iş gerçeğe dönüştüğünde durum sadece sinir bozucuydu.

Luxion, "Kış tatilinde aldığın terfi şüphesiz en büyük etken oldu," dedi.

Fanoss Krallığı, ikinci dönem gerçekleştirdiğimiz okul gezisi sırasında bize saldırmıştı. Onları geri püskürtmeyi başarmıştım ama savaşta gösterdiğim yararlılıklar bir kez daha terfi almama yol açmıştı. Bu yüzden akademiye döndüğümde kızların hepsi bana karşı yüz seksen derece dönmüştü.

İçimi çekerek, "Benim şahsımla ilgilendikleri falan yok," dedim. "Sadece unvanımın ve servetimin peşindeler. Tam bir rezillik."

"Duygular üzerinde bu kadar durmanın bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta bu soylu sınıfı arasında yapılan bir evlilik anlaşması. Hatta istersen şu mektuba bir göz at."

Havada süzülen tek bir zarf önüme doğru geldi. Havada kapıp mektubu içinden çıkardım. Benim bu uğursuz ortağım, mührü bile sökmeden içindekileri tarama yeteneğine sahipti. Gerçekten büyük kolaylıktı.

"Ne o, komik bir şey mi var?"

Satırları okuduğumda bunun da diğerlerinden kalır yanı olmadığını gördüm. Mektubu gönderen kız, evlilik için şartlarını sıralamıştı; başkentte düzinelerce hizmetçisinin yaşayabileceği bir konak istiyor, ayrıca sayıları belirsiz sevgililerini finansal olarak desteklememi talep ediyordu.

Bu mektubu gönderen kızın aklı başında olamazdı, değil mi?

Aksine inanmak istesem de bunlar akademinin kızlarıydı. Ve bu krallık, anaerkil sistemin görüp görebileceği en yozlaşmış, en berbat haliydi.

Luxion alaycı bir ses tonuyla, "Gerçekten inanılmaz," dedi. "Bu kızlar acaba kimin çocuğunu doğurmayı planlıyor?"

"Büyük ihtimalle evlenir evlenmez bana bir mirasçı verecek, sonra da hayatının geri kalanını dilediği gibi yaşayacak. Bizim krallıktaki kadınların çoğu böyle yapar. Babamın resmi karısı da aynı şeyi yapıyor."

Böyle bir arsızlığa toplumun nasıl göz yumduğunu sorabilirsiniz. Maalesef bu dünyanın kuralları böyle işliyordu.

Luxion düşünceli bir şekilde, "Bu dünyadaki erkek nüfusunun azlığı göz önüne alındığında," dedi, "evlilik pazarlıklarında erkeklerin elinin daha güçlü olması gerekirdi. Ama beni en çok şaşırtan şey, özellikle baronlar ve vikontlar için şartların bu kadar ağır olması."

Doğru söze ne denir. Hem sıradan halk hem de daha üst düzey soylular, baron ve vikontlara kıyasla çok daha rahat bir hayat sürüyordu. Kont ve üzerindeki rütbelerde olanlar genellikle normal evlilikler yapabiliyordu. Tabii her zaman istisnalar olurdu.

"Sadece bir otome oyunu olduğu içindir, değil mi? Çok da derinlemesine düşünmeye gerek yok. Arkasında mantıklı bir sebep yattığını sanmıyorum."

Belki de bu kurgusal dünyanın gerçeğe dönüşme şekliyle alakalıydı. Belki de evlilik sisteminin o saçma sapan dinamikleri bir şekilde arıza vermişti.

Her halükarda, masadaki o mektup dağını doğrudan çöp kutusuna boşalttım.

Luxion şaşkınlıkla, "Yaa?" dedi. "Kimseyi davet etmeyecek misin? Senin o huysuz kişiliğini düşününce, hepsini büyük bir davette toplayıp suratlarına karşı iğneleyici sözler kusacağını sanmıştım."

"Sen beni ne sanıyorsun acaba? Ben kendi halinde, nazik ve sıradan bir insanım. Asla öyle bir şey yapmam."

"Sıradanlık tanımını duymayı çok isterdim doğrusu."

"Kes sesini de şuraları topla."

Yalan yok, aslında aklımdan tam olarak bu geçiyordu ama o döneklere çay partisi düzenleme fikri bile tek başına ölüm gibi gelmişti. Onların sandığının aksine oldukça meşguldüm. Özellikle de oyunun gerçek kahramanı olan Livia, yani Olivia ve dükün kızı olan Angie, bilinen adıyla Angelica Rapha Redgrave ile çay içme planlarım vardı.

Üstelik üst sınıflardan iki kişiyle daha sözleşmiştim: İkinci sınıftan Clarice ve üçüncü sınıftan Deirdre. Onlarla da son zamanlarda aramızda bir şeyler geçmişti. Bana o kadar pahalı çay yaprakları ve çay takımları hediye ettikten sonra davetlerini geri çeviremezdim.

Bir dakika, düşününce son zamanlarda yaptığım tek şey kızlarla çay içmek olmuştu. Omuz silktim. Kim buna hayır diyebilirdi ki?

Ama asıl çözmem gereken çok daha büyük bir sorunum vardı. Benim gibi buraya reenkarne olduğundan şüphelendiğim o kadın; Marie Fou Lafan. Fakir bir vikont ailesinin en küçük kızı olarak doğmuşken, kısa süre önce resmi olarak kutsal azize unvanını almıştı.

Eğer Marie bu oyun hakkında en ufak bir şey biliyor olsaydı, bu unvanı asla Livia’nın elinden çalmazdı. Son patronu yenmek için sadece Livia’nın o özel gücü işe yarayabilirdi; bunun azizelik unvanıyla falan bir ilgisi yoktu. Maalesef Marie bu hayati gerçeği göz ardı etmiş ve unvanın üzerine konmuştu. Acilen buna karşı bir önlem almam gerekiyordu.

"Gerçekten, neden her şey sarpa sarıyor?"

"Hepsi senin yüzünden değil mi, usta?"

Seni gidi küçük ukala. Hâlâ her şeyi bana yıkmaya çalışıyorsun, değil mi?

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.