Kırılan Aynanın Parçaları

Akşamın can çekişen kızıllığı altında, Ortak baronet Wayne'in bölgesine ulaştı.

Güneş de ne çabuk battı, dedim kendi kendime. Üstelik dışarısı da buz gibiydi, her şeyi daha da çekilmez kılıyordu.

Bu baronetlikte Ortağın yanaşabileceği bir liman yoktu, bu yüzden karaya çıkmak için daha küçük bir tekneye binmek zorunda kaldık. Ama asıl sorun tam da o andan sonra başladı.

Brad öfkeyle üzerime yürüdü. "Böyle bir durumda nasıl bu kadar sakin kalabiliyorsun?!"

Pekala, baronetliğin askerleri tarafından etrafımız sarılmış durumdaydı. Bize doğrultulan onca namluyu görünce ellerimi havaya kaldırdım.

Sakin ol, dedim. "Ben de en az senin kadar huzursuzum."

Greg sinirli bir şekilde homurdandı. "Muazzam biri misin yoksa muazzam bir aptal mı, inan emin değilim."

Askerlerin bize bu kadar şüpheyle yaklaşmasının sebebi, yanımızda getirdiğimiz korsan gemisine benzeyen iki gemiydi. Gerçi haklarını yemeyeyim, benzemekle kalmıyorlardı; düpedüz korsan gemisiydiler. Kimseyi bu temkinli tavrından ötürü suçlayamazdım.

Haber verilir verilmez, Baronet Conrad Fou Wayne askerlerinin arasından sıyrılıp ortaya çıktı. Carla'nın babası, kemerinin üzerinden sarkan kocaman göbeğiyle orta yaşlı bir adamdı. Bize doğru yaklaşırken yüzünde derin bir yorgunluk okunuyordu ama bizi görünce bu ifade yerini şaşkınlığa bıraktı.

"Silahlarınızı indirin! Hemen!"

Tüfeklerin namluları benden uzaklaşınca ellerimi indirdim.

Bay Conrad, beni tamamen görmezden gelip Brad'in önünde eğilerek nefesini verdi. "Lord Brad? Sizi görmeyeli çok uzun zaman oldu."

"Ha? Şey, evet, elbette." Brad yaşlı adamın yüzünü pek hatırlamışa benzemiyordu.

Bay Conrad hafifçe kıkırdadı, kendi halini tiye alan bir gülüştü bu. "İlk kez babanızın malikanesindeki bir davette karşılaşmıştık. O zamandan beri epey büyümüşsünüz."

Bu açıklamayla rahatlayan Brad'in gerginliği biraz azaldı. "Daha da önemlisi, askerleriniz neden bu kadar şüpheci? Buraya kızınızın yardım çağrısına cevap vermek için geldik."

"Yardım mı?" Bay Conrad'ın kafası karışmıştı. "Kızım sizden yardım mı istedi, Lord Brad?"

Herkes bakışlarını Carla'ya çevirdi. Kız baskı altında kasım kasım kasıldı. Ne büyük sürpriz ama. Luxion'a onu göz hapsinde tutmasını söylediğim için ne kadar aşağılık biri olduğunu çok iyi biliyordum. Luxion'un kamerası tüm planını saniye saniye kaydetmişti.

"H-hayır!" diyerek kekeledi. "Ben sadece bu kıza bir derdimden bahsetmiştim, o da olayı gereksiz büyütmüş. Ş-şey, yani..."

Bakışlar bu kez Livia'ya döndü.

Livia neye uğradığını şaşırarak bocaladı. "Ha? Şey, aslında Carla benden..." Sanki o ana kadar zihni tamamen başka bir yerde, bambaşka alemlerdeydi.

Son zamanlarda gerçekten keyifsizdi. Ne zaman onunla konuşmaya çalışsam benden kaçıyordu. Neler oluyordu?

Biraz da bu yüzden, Bay Conrad onu sorgulamaya yeltendiğinde araya girdim. "Kızınız yardım istiyordu, Livia'dan da bizi tanıştırmasını rica etmiş. Biz de yardım etmek için hemen buraya koştuk."

Bay Conrad, sen de kimsin be adam, der gibi dik dik baktı yüzüme.

Brad beni takdim etti. "Kendisi Leon Fou Bartfort. En azından hakkındaki dedikoduları duymuşsunuzdur?"

Bay Conrad'ın gözleri fal taşı gibi açıldı. "Baron Bartfort mu? Lütfen kabalığımı bağışlayın. Ancak bildiğim kadarıyla bölgemin özel bir yardıma ihtiyacı yok. Kızımın sizden gerçekten böyle bir talepte bulunduğuna emin misiniz?"

Brad gözlerini kısarak Carla'ya baktı. "Bir açıklaman var mı?"

Köşeye sıkışan Carla, Livia'ya öfkeyle bakmak istedi ama hemen aralarına girdim. Carla'nın gözleri yaşlarla doldu.

Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu sezen Bay Conrad kızını korumaya çalıştı. "Kusura bakmayın efendilerim. Kafası karışmış olmalı. Şimdilik sizi evimde ağırlamama müsaade edin, sonra..."

Küçümseyerek güldüm. Aptal otome oyunu işte. Bu dünya, akademideki kızlara karşı fazla yumuşaktı. Ama bu işin böylece kapanıp gitmesine izin vermeyecektim.

Yaşlı adama gözlerimi dikerek sesimi yükselttim. "Kızınız, yardımımız karşılığında bize bir ödeme vadederek bizi buraya çağırdı. Bunun ne anlama geldiğini biliyorsunuz değil mi, baronet? Biz burada oyun oynamıyoruz."

Asla baron unvanı istememiştim ama madem artık elimdeydi, sonuna kadar kullanacaktım.

Greg ve Brad'i işaret ederek devam ettim. "Bu ikisi de geleceğin baronları, benim unvanım ise zaten elimde. Hatta kendi gemimi buraya kadar getirip iki korsan gemisini de ele geçirdim. Şimdi bana tüm bunların bir yanlış anlaşılma olduğunu söylemeyeceksiniz herhalde?"

"A-ama, durum henüz netleşmedi..."

"Carla hemen orada duruyor. Ona sorun, açıklasın. Babası olarak tatlı kızınızı şımartmak istemenizi anlıyorum ama bununla paçayı kurtaracağınızı sanmayın. Bana söz verilen ödemeyi almanın başka yollarını da gayet iyi bilirim."

Luxion tam zamanında bana destek vererek hava gemisini biraz daha öne çıkardı.

Baronet, tepelerinde beliren Ortağın devasa gövdesine bakakaldı; muhtemelen içeride daha fazla müttefikimiz olduğunu düşündü. Kızının omuzlarından kavrayıp sarstı. "Carla, neler dönüyor burada?! Gerçekten onlardan yardım istedin mi?!"

Carla hıçkırıklara boğuldu, önce hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranmaya çalıştı. "Korsanlar mı? Ne korsanı? Neden bahsettiklerini bile bilmiyorum."

"Öyle mi?" dedim. "Çünkü arkadaki iki gemi dolusu korsan, senin suç ortağı olduğunu söylemek için can atıyor."

Bu söz bardağı taşıran son damla oldu. Beni buraya çekmek için kullandığı o ilk görgü kuralları tuzağı da dahil olmak üzere her şeyi itiraf etti. Ama asıl bomba, tüm bunların arkasındaki beynin Offrey ailesinin kızı olduğunu herkesin önünde söylemesi oldu.

Tüm detayları öğrendikten sonra, baronetle malikanesine gitmek yerine Ortağa geri dönmeyi tercih ettik.

Kamaramda Livia ile baş başa kaldığım an kollarımı kaldırıp esnedim. "Ah, çok yoruldum. Yarın ne olur bakacağız ama şimdilik biraz dinleneceğim. Zaten daha birkaç günlük iznimiz var."

Yolculuğumuzun daha ilk gününde korsan meselesini çözmüştük. Hatta o kadar kolay olmuştu ki biraz hayal kırıklığı yaratmıştı ama burası bir video oyunu değildi. Savaşın bu kadar sakin geçmesine itiraz edecek halim yoktu. Bu dünyada dileyebileceğim en iyi şey, huzurlu ve güvenli bir gelecekti.

Tek tuhaf olan, Livia'nın o her zamanki endişeli sorularının olmamasıydı. Hani o "Bunun iyi bir fikir olduğundan emin misin?" tarzı soruları... Ama şimdi, gözlerini kendi ayaklarına dikmiş öylece duruyordu. Benimle konuşmaya bile yeltenmiyordu.

"İyi misin?" diye sordum.

Yavaşça başını kaldırdı. "Anlamıyorum."

"Efendim?"

"Çok muazzamsın, değil mi? Kimseye ihtiyacın yok. Her sorunu kendi başına çözebiliyorsun."

Duruşunda, ses tonunda beni huzursuz eden bir şeyler vardı.

"Şey, Livia?" Ona doğru elimi uzattım ama beni tersledi. Hatta aramızdaki mesafeyi açmak için bir adım geri çekildi.

"Bana neden her zaman bu kadar iyi davranıyorsun?"

"Şey, çünkü..."

Aklıma ilk gelen şey her zamanki bahanem oldu: Çünkü sen bu oyunun ana karakterisin. Ama bunu ona söyleyemezdim. Kelimeler boğazımda düğümlendi.

"Çok tuhaf, değil mi? Ben değersiz, halktan biriyim. Bana yardım etmek için ne gibi bir sebebin olabilir ki? Hiçbir şeyim yok. Benden ne bekliyorsan, sana bunu veremem. Öyleyse neden benim gibi biri için bu kadar ileri gidiyorsun?" Ben cevap vermeyince, dudaklarında buruk, karanlık bir gülümseme belirdi. "Vücudum için mi?"

"H-hayır! Alakası bile yok—"

Yanaklarından süzülen gözyaşları eşliğinde yüzündeki o acı dolu gülümseme kalbimi sızlattı. "Elbette değil. Sevimli bile değilim. Angie benden çok daha güzel, üstelik asil bir hanımefendi. Gerçekten hiçbir şeyim yok... Tek bir şeyim bile. Bana iyi davranman için hiçbir sebep yok."

Hata mı yapmıştım?

Yere çökerken hıçkırıklara boğuldu, ona söyleyecek tek bir kelime bile bulamadım. Kendimi çok zavallı hissettim.

"Öyleyse... Benden ne istiyorsun?" Gözyaşlarının arasından hıçkırarak konuştu. "Neden bu kadar iyisin? Bu çok tuhaf. Hiçbir işe yaramıyorum, ne sana ne de Angie'ye bir faydam var."

Bir dakika... Carla ve o Offrey denen kız ona bir şey mi söylemişti?

"Bir işe yaramak zorunda değilsin, seni bu yüzden—"

Sırf bu yüzden senin için bunları yapmıyoruz, demek istedim. Ama sonra bu dünya bir sevgili simülasyonu, o asiller de oyunun hedefindeki erkekler deyip durduğum anlar aklıma geldi.

Sözleri kalbime küçük bıçaklar gibi saplandı. Bahanelerim daha zihnimde canlanırken un ufak oldu. Kendimle ve davranışlarımla ilgili nefret ettiğim o gerçeği sonunda fark etmiştim.

O asil erkeklere sadece birer oyun karakteri gibi mesafeli ve umursamaz davranmakla kalmamıştım. Aynısını Livia'ya da yapmıştım. Ona sadece üstlenmesi gereken bir rolü olan, iki boyutlu bir ana karakter gibi davranmıştım.

Livia gelecekte Azize olacaktı ve ben de o andan itibaren krallıktaki tüm sorunları benim iyiliğim için çözmesini planlıyordum. Başka bir deyişle, onu kullanıyordum. Tıpkı Carla'nın yaptığı gibi. Benim o aşağılık kızdan ne farkım vardı ki?

Düşüncelerim beynimin içinde bir o yana bir bu yana çarpıp duruyordu.

Livia'ya hiç gerçekten bir insan olarak bakmış mıydım? Yoksa onu sadece gelecekteki zaferim için tahtadaki çok önemli bir piyon olarak mı görmüştüm?

Livia, bacaklarını iki yana açıp yere çökmüş halde hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. "Ben sadece... Sizinle, ikinizle de arkadaş olmak istemiştim! Ama bana bir hayvan gibi davranıyorsunuz. Bana tepeden bakmayı kesin! Ben sizin evcil hayvanınız değilim, ben de bir insanım!"

Kendimi savunacak tek bir söz bile bulamayarak odadan kaçtım.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.