Yola çıkacağımız gün bizi rüya gibi, ultra lüks bir yolcu gemisi karşıladı. Güverteye adım attıktan sonra bizim grup, birçok okulun gözde rotası olan güneydeki sıcak bir adaya doğru süzülmeye başladı. Orada mevsimler tersine işliyordu; yılın bu döneminde adada tam anlamıyla yaz hüküm sürüyordu.
Kuzey yarımküreden güney yarımküreye seyahat etmek gibi bir şey yani. Bak sen şu işe...
Adı okul gezisi olsa da hissettirdiği şey daha çok lüks bir mavi turdu. Gemideki vaktimi Lucle dahil tanıdığım üst sınıflarla takılarak, kumarhaneleri turlayarak geçirdim.
Gideceğimiz ada tam bir turizm cenneti, dedi Lucle. Üstelik her yıl bu dönemde festival düzenliyorlarmış. Söylenenler doğruysa, adanın o kendine has havası kesinlikle görülmeye değermiş.
Festival demek, diye mırıldanıp çenemi sıvazladım.
Farklı bir kültürü deneyimlememizi istiyorlar işte. Kızlar şenliklerde yukata giyiyormuş. Erkeklerin şansı yaver giderse bir kıza eşlikçi olup onunla yakınlaşma fırsatı yakalayabiliyorlarmış. Leon, artık elinden geleni ardına koymama vaktindir.
Lucle haklıydı. Evlenmek istiyorsam biraz çaba göstermem gerekiyordu. Tek bir sorun vardı: Diğer oğlanlar popüler kızların etrafını zaten çoktan sarmıştı bile. Boşta kalan kızların başında ise el pençe divan duran uşakları vardı.
Gözüm bar tezgahının orada birileriyle konuşan Angie’ye ilişti. Eski yardakçıları yeniden gözüne girebilmek için canla başla fırsat kolluyor, ancak bu çabaları onu sadece irite ediyor gibi görünüyordu. Kumarhaneyi öylesine süzerken, Olivia Hanım’ın sessizce dışarı süzüldüğünü fark ettim. Muhtemelen bu kalabalık ve gürültülü ortam onu huzursuz etmişti.
Lucle bana yandan bir bakış fırlattı. Gözüne kestirdiğin iki kız da birbirinden zorlu.
Neden bahsettiğini anlamadım. Benim ikisinin de peşinden koşacak halim yok.
Böylesi en hayırlısı. Bizim gibi orta halli asillerin hedeflemesi gereken kızlar farklı. Hem o ikisinin peşinde başkaları da var. Dengin olmayan birinin peşinden gitmek sadece baş ağrısı getirir. Ama sen bunu zaten biliyorsun, değil mi? Prens ve yüksek soyluların başına gelenleri bizzat gördün.
Lafı açılmışken, prens ve tayfası bu okul gezisi için farklı gruplara dağıtılmıştı. Julius ile Jilk bir gruptaydı; Marie ise Brad ve Greg ile aynı gruba kakalanmıştı.
Lucle gözlerini Chris’e dikti. Bak hele, bizim kılıç ustası da burada.
Chris bir poker masasında oturuyordu ama kazandığında bile yüzünde en ufak bir tebessüm belirmiyordu. Çok geçmeden sandalyesinden kalkıp orayı terk etti. Marie ve diğerlerinden ayrı kaldığı için canı sıkılıyor olmalıydı.
Demek Chris tek tabanca takılıyor, ha...?
Yine de etrafa saçtığı o soğuk aura, peşine bir sürü kız takmaya yetiyordu.
Lord Chris, şimdi ne oynamak istersiniz?
Güvertede havuz var. Benimle yüzmeye gelmez misiniz?
Hayır, önce benimle yemek yiyin lütfen!
Genç adam iç çekip adımlarını hızlandırdı fakat bu umursamaz tavrı kızların heyecanını daha da körüklemekten başka işe yaramadı.
Kendi kendime iç çektiğim sırada Chris’in kafası hızla bana doğru döndü. Alnında bir damar kabardı ve bana dik dik baktı.
Lucle omzuyla beni dürterek bu sessiz bakışmayı böldü. Ben rulet masasına geçiyorum. Benimle gelip şansını denemek ister misin?
Yok, kumar işleri bana göre değil, diyerek Chris’i bir an önce görmezden gelmeye çalıştım.
Lucle’ün ağzı şaşkınlıkla açık kaldı. Ne?
Bana inanmadığı her halinden belliydi ama kumardan gerçekten nefret ediyordum. Kazanıp kaybedeceğini bilmeden kim savaşa girerdi ki? Saçmalıktı.
Ben sadece zaferden emin olduğum zaman karşı saldırıya geçer, öyle savaşırdım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.