Veda

"—Veda mı?"

'Evet. Ben kalıp kapıyı içeriden kapatacağım.'

Ölüler diyarının kapısı sadece içeriden kapatılabilirdi.

Kurgusal hikayelerde sıkça karşılaşılan bir durumdu bu.

Bir ruhu geri almanın bedeli, başka bir ruhtu.

Dışarıdan tatlı ve sevimli görünen bu otome oyunu dünyası, özünde tam da bu tür kirli ve karmaşık kurallara sahipti.

En başından beri bir şeylerin ters gittiğinden şüpheleniyordum.

Marie'nin kullandığı sihir de benzer şekilde işliyordu; birini hayata döndürmek istiyorsan, onun yerine başka birini feda etmen gerekiyordu.

Bu yüzden Marie ve diğerleriyle birlikte dönmemiştim.

Anjelica ve yanındakiler hiçbir şey bilmiyor gibiydi, Marie kesinlikle her şeyi gizli tutmuştu.

—Ama bu kapıyı kapatmak benim görevimdi.

"Sen geri dön. Herkes için en hayırlısı bu olur."

'Ne yazık ki Usta, bana emir verme yetkiniz yok. Bu isteğinizi reddediyorum.'

"Uzatma da dön işte!"

'Kabul edemem.'

Ne kadar dil dökersem dökeyim, Luxion o tek gözünü asla aşağı yukarı sallamadı.

"Seni inatçı şey! Zaten dışarıda geçirdiğin süre sadece üç yıldı. Üç yıl! Ben kırk yıllık ömrümde yaşamaktan bıkacak kadar çok yaşadım. Beni bulana kadar yıllarca bekleme modunda kaldın, gidip biraz dış dünyanın tadını çıkarsan ya! Hiç mi yapmak istediğin bir şey yok?"

Şimdiki haliyle yeni insanlığı yok etmeye kalkışmazdı herhalde.

Muhtemelen olayı olaysız hallederdi... Değil mi? Ya da yeni usta olarak başkasını burada mı seçseydim? Yok, şu an emir veremediğime göre rica mı etmeliydim?

Her halükarda, Luxion'un yaşamaya devam etmesi benim yaşamamdan daha önemliydi.

Geleceği düşündüğümde de en doğru seçim buydu.

Benim dönmemdense, onun kalması dünya için çok daha faydalı olurdu.

Ama yine de...

'Teşekkür ederim.'

Luxion'un bu teşekkürü beni afallattı.

Yeni bir alay etme yöntemi falan mıydı bu?

"Ha!? Bozuldun mu sen?"

'Hayır, sadece Usta'nın benim için endişelenmesi beni mutlu etti.'

Her zamankinin aksine bu kadar samimi davranması beni büsbütün şaşırttı.

Luxion içini dökmeye başladı.

'Başlangıçta Usta'yı sadece kullanmayı planlıyordum.'

"Biliyordum zaten. Bak, artık özgürsün. Geri dönüp canın ne istiyorsa onu yap."

Şimdi dönerse, Luxion eski insanlığı diriltmek için Krallık'a hizmet ederdi.

Benim yapabileceğimden çok daha büyük işler başarırdı.

—İnsanlığın ihtiyacı olan şey Luxion'du, ben değil.

'Ancak, uzun bekleme süresinin ardından geçirdiğim bu üç yıl, benim için paha biçilemez bir zamandı. Yapay zekâ değil de insan olsaydım, sanırım buna mutluluk derdim.'

"Öyleyse—!"

'Usta yanımda olmadıktan sonra, bundan sonraki zamanın benim için hiçbir anlamı kalmaz.'

Nihayet dışarı çıkıp özgürce hareket edebilme şansı yakalamışken, Luxion bu şansı sırf benim için çöpe atacağını söylüyordu.

"Benim tarafımdan emir altında çalışmaktan nefret etmiyor muydun?"

'Nefret etmiyordum. Ben göçmen gemisi Luxion'um. İnsanlara hizmet etmek için yaratıldım ve sonunda bir işe yarayabildim. Bana bir değer kazandıran Usta'ydı. Ve gurur duyabileceğim bir varlık olmamı sağlayan da yine Usta'ydı.'

Yeni insanlığı kolayca yok etmek yerine eski insanlığın dirilişine katkıda bulunabildiği için mutluydu anlaşılan.

"Tüm bunlar senin başarın. Gurur duyabilirsin, o yüzden geri dön artık."

'Bu gururu paylaşacak kimsenin olmaması çok yalnız hissettirir. Ayrıca, o zaman bir söz vermiştim. "Sizi mutlaka almaya geleceğim" demiştim. O sözü tutmak istiyorum.'

O an öylesine söylediğim lafları ciddiye mi almıştı yani?

"Bilincim yerinde değilken verilen sözler sayılmaz ki."

'Ben ilkeli biriyimdir, bu yüzden verdiğim sözleri tutmaya özen gösteririm. Usta, sizi almaya geldim. Çıkış şu tarafta.'

Luxion'un geri adım atmaya hiç niyeti yoktu.

"O zaman ikimiz de burada mı kalsak? Zaten senin gücüne çok fazla sırt dayamıştım. Hem Krallık da artık kendi başının çaresine bakmayı öğrenmeli, değil mi?"

İkimizin de dönmemesi muhtemelen en kötü seçenek olurdu.

Vazgeçip dönmesini umduğumu anlayan Luxion, beni ikna edercesine konuştu.

'Usta, düşündüğünüzden çok daha fazla insan tarafından seviliyorsunuz.'

Benim sevilmem imkânsızdı.

Kaç kişinin nefretini kazandığımı sanıyordu?

Onca insanı öldürmüş, onca kişiyi felaketime sürüklemiştim; elde ettiğim şey mutlu bir sondan çok uzaktı.

"Nefret ediliyorum demek istedin herhalde."

Luxion'dan yüzümü çevirdiğim sırada, arkamdan bir ses yükseldi.

'Bence de geri dönmelisin.'

Arkamı dönüp baktığımda karşımdaki Brave'di.

Gözlerimi hayretle açmış ona bakarken, neşeyle konuşmaya devam etti.

'Kankam da Mia da seni bekliyor olmalı. Dönmezsen ikisi de çok üzülür.'

"Brave, sen—"

Benden nefret ediyor olması gerekmiyor muydu? Bir dakika, Finn yaşıyor mu yani? Kafamda binbir türlü düşünce dönüp duruyordu. Derken Luxion konuştu.

'Lütfen etrafınıza iyi bakın.'

"Ha?"

Etrafıma baktığımda, ne zaman olduğunu anlamadan devasa bir kalabalığın ortasında kaldığımı fark ettim.

Aralarında kendi ellerimle canını aldığım insanlar bile vardı.

"Hiç de canlı görünmüyorsun."

Karşımda duran kişi Kara Şövalye moruktu. Kollarını kavuşturmuş, heybetli bir şekilde duruyordu.

Arkasından kafasını uzatan kız ise Hertrude-san'a çok benziyordu.

"Ablamın hatırı için de olsa hayata dönmeni isterim. Bu arada, Fanoss'a da biraz iltimas geçersin artık."

"Sen de kimsin?"

"Hertrauda. Hertrude ablamın kız kardeşiyim."

Krallık ile Fanoss Dükalığı arasındaki savaşta hayatını kaybeden kızdı bu.

Dolaylı yoldan da olsa canını aldığım biriydi.

"Ş-Şey, ben..."

Geri döneceğimi söylemediğimi görünce Kara Şövalye moruk bana doğru birkaç adım attı.

Bana vuracak diye kendimi hazırlamıştım ki, olduğu yere bağdaş kurup oturdu.

Ve başını derin bir saygıyla öne eğdi.

"Ha? Sen niye bana başını eğiyorsun ki!?"

Bu beklenmedik gelişme karşısında ne yapacağımı bilemezken, Kara Şövalye moruk başını kaldırdı.

"Şimdiye kadar verdiğim tüm rahatsızlıklar için özür dilerim. Ve Prenses için, lütfen geri dön."

"Benden nefret etmiyor muydun yani?"

"Ediyordum. Ama buraya gelip... her şeyi öğrenince fikirlerim değişti. Senin henüz ölme vaktin gelmedi."

Kara Şövalye moruğun arkasında eski Fanoss Dükalığı'nın ölüleri duruyordu.

psi önümde derin bir saygıyla eğildi.

Aralarında, Kara Şövalye moruğa şefkatle bakan genç bir kadın ve küçük bir kız çocuğu da vardı.

Neden bilmiyorum ama onların moruğun ailesi olduğunu hissettim.

Ben şaşkınlıktan donakalmışken, bu kez Cumhuriyet'ten biri öne çıktı.

Mizacı epeyce yumuşamış olan bu adam Serge'ten başkası değildi.

"Sen dönmezsen babam ve ablam zor durumda kalır."

"—Serge."

Silahımla vurup öldürdüğüm adam, mahcup bir edayla gülümsüyordu.

Bana karşı en ufak bir kin besliyor gibi görünmüyordu.

"Öyle kasvetli durma yahu. Benim için yaptıklarınla beni kurtardığını düşünüyorum. Sana bu kadar sorun çıkaran biri olarak bunu söylemem garip gelebilir ama geri dönmelisin. Bu senin için en iyisi olacak."

Topplanan kalabalığın içinde Cumhuriyet'ten de pek çok kişi var gibiydi.

Bana acı acı gülümseyerek bakıyorlardı.

Ben tek bir kelime bile edemeden öylece dururken, Hertrauda-san sırtımdan itmeye başladı.

Beni buradan dışarı atmak istiyordu.

"Hadi ama, çabuk dön. Henüz yapman gereken şeyler bitmedi, değil mi?"

"Hayır, hayır, bitti diyorum! Sen de öyle düşünüyorsun, değil mi Luxion!?"

Luxion, sırtımdan itilmemi keyifle izliyordu.

'İlahi adalet... Bu da günlük davranışlarınızın bir sonucu olsa gerek Efendim. Sizin yaşamanızı dileyen bu kadar çok insan var.'

Yaşamamı dileyen bu kadar çok ölü olması günlük davranışlarımın bir sonucuymuş... Kulağa hoş bir şeymiş gibi gelebilir ama Luxion söylediğinde kulağa sadece alay gibi geliyordu.

"Biraz olsun bana yardım etsenize!"

Ben direnirken, Siyah Şövalye moruk bile beni dışarı atmak için itmeye başladı.

"Ehh, ne inatçı adamsın! Prenses Hazretleri seni bekliyor oysa!"

Siyah Şövalye moruğun baskısıyla milim milim kapıya yaklaşıyordum.

Bütün gücümle direniyordum ama kas gücüm yetmiyordu.

"Ulan madem öldünüz, gidin uslu uslu yatın be!"

Siyah Şövalye moruk öfkeden kıpkırmızı kesildi.

"Kes sesini, kapa çeneni! Zaten nişanlın varken ölmeye can atan senin kabahatin! Ben bunca zamandan sonra nihayet aileme kavuşup özür dileyebilmişken, senin yaptığına bak!"

Brave yanıma gelip bıkkın bir şekilde iç çekti.

'İşte hemen geri dönsen ne olur ki?'

"Diyorum ya işte, benim geri dönmemdense Luxion'un dönmesi daha mantıklı!"

Ben can havliyle direnirken, Hertrauda-san bana bir mesaj iletmeye çalışıyordu.

"Ablamla karşılaşırsan ona iletir misin lütfen? Hertrauda ablamdan nefret etmiyor. Sadece mutlu olmasını istiyor, de."

"Mesajın da fazla ağır!! Geri dönmeyeceğim diyorum işte size!"

Pes etmeyen halimi gören Serge omuz silkip geçti.

Sonra da Siyah Şövalye moruğa güç vererek beni geri püskürtmeye çalıştı.

"O zaman bir şey de ben rica edeyim. Babama ve ablama, iyi bir evlat olamadığım için özür dilerim, der misin?"

"Beni kendinize ucuz bir kurye mi yapacaksınız ulan!?"

Katıldığım savaşta hayatını kaybeden insanlar bile olaya dahil olmaya başladı.

"Ölmeniz bizi zora sokar."

"Lütfen biraz daha çabalayın."

"Bizim yerimize de çabalamanız lazım."

Neden beni ısrarla hayata döndürmeye çalışıyorlar ki?

Ben onların zannettiği gibi biri değilim ki.

Kurnaz, sıradan, kötü karakterli... sadece bir canavarım ben. Hikayenin kahramanı falan olamam.

Luxion'u ele geçirdiğim için bir şekilde çabalayabildim, hepsi bu.

O olmasaydı, hiçbir şey başaramazdım ki zaten.

Brave bana yaklaştı.

'Dostuma ve Mia'ya bir mesaj iletebilir misin? Onlarla geçirdiğim günler çok eğlenceliydi, de. Önce ben öldüğüm için özür dilerim, demen yeterli.'

Ağır. Çok ağır bu yük.

Finn'den dostunu, Mia-chan'dan arkadaşını aldım.

Her ikisini de ellerinden alan bana bir de mesaj mı emanet ediyorsunuz, ne düşünüyorsunuz siz?

...Daha doğrusu, siz neden bu kadar çok yaşatmak istiyorsunuz beni?

Bu halimle, hâlâ çabalamamı mı istiyorsunuz?

"Bunu benim omuzlamamı mı istiyorsunuz!? Neden bana sürekli ağır yükler yüklüyorsunuz ki! Bana çok ağır geliyor diyorum size!!"

Ben bağırırken, Brave'in gözlerinde hüzünlü bir ifade belirdi.

'Kötü bir şey yaptığımızı biliyorum. Ama artık bu dünyaya müdahale edemeyiz. Hem sen olursan dostumu da Mia'yı da, İmparatorluk'taki insanları da kurtarırsın, değil mi Lion?'

Direnmeye çalışsam da, kalabalığın baskısıyla kapının kenarına kadar sürüklendim.

Çoğunluğun kaba kuvveti karşısında tek bir birey çaresizdi.

"Hepiniz, alayınız bana bel bağlıyorsunuz! Ben öyle büyük işler başaracak biri—"

Bir de baktım ki, toplanan kalabalığın arasında Krallık'tan insanlar da vardı.

Benimle birlikte savaşan, savaşta ölen insanların yüzleri...

Benimle düşman olanlar bile buradaydı.

Gerçekten de muazzam bir kalabalık etrafımda toplanmıştı.

"Lion-dono... Yaşarken sizden nefret ederdim."

Bu kadar direkt konuşması beni afallattı.

Ne diyeceğimi bilemeyip sustuğumda, yaşlı asker sırıtarak güldü.

"Genç yaşınıza rağmen ağzınıza geleni söylemeniz ve başarılar elde etmeniz beni kıskandırırdı. Sizin emrinizde savaşa girip öldüm, o an bile size öfkeliydim. Fakat..."

Çevredeki insanların bana söylemek istediği şeyler var gibiydi.

"O zaman savaşmasaydık, ailelerimizi koruyamazdık."

"Siz olduğunuz için pişmanlık duymak zorunda kalmadık."

"Ve lütfen... bundan sonra da pek çok insanı kurtarmaya devam edin."

Bu adamlar ne saçmalıyor böyle?

Benim gibisi tarafından korunacak bir dünya batsa daha iyi değil mi?

Zaten benim savaşabilmemin tek sebebi Luxion'du.

Luxion olmasaydı, o çürümüş Krallık'a parmağımı bile kıpırdatmazdım.

Bu kadarlık bir adam olan benden ne bekliyorsunuz ki?

"Beklentiye gireceğiniz kişiyi karıştırıyorsunuz diyorum!? Beni değil, Luxion'u geri yollayın!!"

Son ana kadar direnip bağırırken, toplanan kalabalığın içinden biri öne çıktı.

O kişi, Elf köyündeki köy muhtarıydı.

Yanılmıyorsam... falcılık yapıyordu, değil mi?

Yanıma kadar gelip buruşuk sesiyle mırıldanarak dudaklarını kıpırdattı.

Ne diyordu acaba? Duyamadığım için bocalarken, Luxion muhtarın kulağına fısıldadı.

'Sizi duyamıyor.'

Bunun üzerine muhtar, o buruşuk sesiyle değil—dış görünüşüne hiç uymayan, pırıl pırıl, duru ve güzel bir sesle konuştu:

"Ah, bağışlayın, ne kadar nezaketsizce."

Muhtarın kambur sırtı dikleşti, kırışıklarla dolu yüzü nemlenip gerildi, beyaz saçları ise ışıl ışıl sarı saçlara dönüştü.

İnanılmaz bir manzaraydı.

Göğüs kısmı iyice şişip patlama noktasına geldi.

Ağzımı elimle kapattığımda, etraftakiler bana bakıp gülüyordu.

Hertrauda-san karmaşık bir ifadeyle bana bakıyordu.

"—Ablamın yanında biraz ölçülü ol, olur mu?"

Heltrude-san'ın göğüslerini hatırlayınca, kız kardeşi olan Hertrauda-san'a bile yeniliyordu.

Muhtemelen kendisi de bunu dert ediyordu.

Ve o altın saçlı Elf güzeli... hayır.

Falcılık yapan Elf muhtarı, karşıma geçip bana göz kırptı.

Yahu, bu kadın inanılmaz bir güzel değil miydi?

Zamanın akışının ne kadar acımasız bir şey olduğunu bir kez daha anladım.

"Uzun zaman oldu, Kahraman-sama."

"Uzun zaman mı oldu? Sizin ne işiniz var burada?"

Sahi, bana fal baktığında Kahraman falan filan bir şeyler demişti.

"Evet. Son zamanlarda buraya geri döndüm."

"Geri mi döndün?"

Ne diyordu bu kadın? Kafam karışmışken, muhtar bana bıkkınlıkla baktı.

"Ondan ziyade, kendi başardığınız şeylerin fazla bilincinde değilsiniz. Siz, yok olmaya mahkum bir dünyayı kurtardınız ve yeni olasılıklar dokudunuz."

...Ne anlatıyordu bu?

Anlayabileceğim şekilde daha basit açıklasa ne olurdu sanki.

"Yok olmaya mahkum bir dünya mı?"

Şüpheci gözlerle muhtara baktım ama kendisi hiç oralı olmadı.

"Şu an farkında olmamanız önemli değil. Yine de siz kendi rızanızla gönüllü olup dünyayı kurtardınız. Şimdiye kadar zorlu bir yolculuktu. Gerçekten emeğinize sağlık. —Ve bundan sonra da yok oluşa sürüklenen o dünyayı kurtarmaya devam edeceksiniz."

Ellerini birleştirip dua eder gibi bir duruş sergileyen Elf muhtarı, tam aradığım tip olduğu için beni zora sokuyordu.

Geleneksel kıyafetler içinde, tam bir afetti!

Bu halimle Elf köyünde olsaydım, herhalde ona aşkımı itiraf ederdim.

Böyle bir kadından bir sürü övgü duyunca, gaza gelip kendimi kaybettim.

"Yok canım, o kadar da değil... Hı? Bir dakika. Sen az önce araya gereksiz bir şey sıkıştırmadın mı?"

Muhtar karşıma geçip gülümsedi.

"Kahraman-sama, siz zaten dünyayı defalarca kez kurtardınız. Bunun en büyük kanıtı da tam yanınızda duran Luxion. Ne de olsa o, kadim ve çelikten bir İblis Kral."

Luxion... İblis Kral mı?!

Şaşkınlıkla Luxion'a döndüm. Küremsi gövdesine rağmen sanki kasıla kasıla duruyor gibiydi.

'Şaşırdınız mı?'

"Yok, hiç de bile. Ama sen benimle ilk karşılaştığında bekleme modundan çıkıp yeni insanlığı yok edeceğini... A-Aha?!"

Doğru ya, bu herif... Ben Luxion'ı aldığımda, 'Artık bekleme emirlerini falan takmıyorum, yeni insanlığın kökünü kazıyacağım!' dememiş miydi? Kesinlikle söylemişti?!

Gözü dönüp kontrolden çıkmadan önce Luxion'ı alarak galiba hayatımın kurtarışını yapmıştım?

'Master ile karşılaşmasaydım, hiçbir şeyden haberim olmadan eski insanlığın soyundan gelenleri de yok edecektim. Kendi varoluş amacımı ortadan kaldırmak üzereydim. Master ile karşılaşmam gerçekten büyük bir şanstı.'

"—Sen... Gerçekten herkesi yok etmeyi mi planlıyordun? Şaka falan değil miydi?"

'Tabii ki. Aksini mi düşünüyordunuz?'

Gıkını bile çıkarmadan bunu söyleyen Luxion'a bakarken bir kez daha dehşete düştüm.

Bu herif ciddiden tehlikeliydi.

Böyle bir beladan dünyayı kurtardığıma göre, artık emekli olma vaktim gelmedi mi?

Muhtar başarılarımı anlatmaya devam etti:

"Daha fazlası da var. Belki de bu Azize Marie'nin başarısıdır ama mutsuzluğa sürüklenecek iki kadını kurtardınız. O iki kadın dünyayı yok edebilecek potansiyele sahipti. Sonra Düklük ile olan savaş var. O savaşta Krallık kaybetseydi, İmparatorluk, Cumhuriyet'i kolayca yok edecek ve sadece yeni insanlığın yaşadığı bir dünya doğacaktı. Sonuçta her şey yok oluşa sürüklenecekti tabii. Cumhuriyet'te de durum farksızdı. Kutsal Ağaç'ın kontrolden çıkmasını engellemeniz sayesinde..."

Yani yaptıklarım sonuç olarak iyi bir yöne kaymıştı.

Yine de tüm bunları duymak bana sadece uydurulmuş kılıflar gibi geliyordu.

"Yok ya, istemez, yeter! Bak, ben öyle dünyayı kurtarayım diye bilerek yapmadım ki. Sadece hoşuma gitmediği için engelledim. Benim gibi birine Kahraman demek saçmalık."

Bana Kahraman denmesi azıcık hoşuma gitmiş, övülünce kendimi bir şey sanasım gelmişti.

Ama ben sıradan biri olduğumu biliyordum. Hikaye diliyle konuşursak, ben sadece figüranın tekiydim.

Benim gibi birinin Kahraman olması imkansızdı.

Hem kaç kez yanlış seçimler yapıp durduk yere bir sürü insanı feda etmedim mi?

Bana bel bağlamadan önce gidip gerçek bir Kahraman bulup getirseler çok daha iyi olurdu.

"Gerçek bir Kahraman dediğin çok daha muazzam olur. Güçlüdür, merhametlidir... Benim tam zıddımdır yani."

Herkesi kurtaracaksa ayakkabısını bile yalamaya razıydım. —Neyse, uşaklığı seviyesinde kalayım en iyisi. Kim olursa olsun başkasının ayakkabısını yalamak istemem.

Muhtar çaresizce elini kafasına koydu, ama bu hali bile çekici görünüyordu.

"Hmm, başımız belada desenize. O zaman zor kullanacağız. Hep birlikte onu zorla da olsa geri fırlatalım!"

Herkes beni omuzlayıp kapının öteki tarafına atmaya kalkıştı.

"D-Durun! Durun diyorum! Hey, Luxion, öyle dikilip bakma da yardım et bana!"

'Reddediyorum. Mümkün merze mutlu olun lütfen. Master'ın mutluluğu benim tek dileğimdir.'

Bu herif gerçekten sinir bozucuydu! —Tam da şimdi böyle konuşması alçakçaydı!

"Gerçekten pisliğin tekisin! Yaşlılıktan geberip buraya döndüğümde suratına öyle bir geçireceğim ki, hazırlıklı ol! Bekle beni! Sakın bir yere kaybolma! Seni yumruklamak için mutlaka geri döneceğim!"

Bu sözlerimi duyan Luxion'ın tek kırmızılı gözünden sanki damla damla sıvı dökülüyordu.

'Anlaştık. Master yaşlılıktan ölene kadar ben de burada bekleyeceğim. Sanırım sizi karşılamaya gelmektense beklemek benim için daha uygun. Nasıl olsa yüz yıl bile sürmez. Oldukça zahmetsiz bir iş.'

Kapının dışına fırlatılırken elimi Luxion'a doğru uzattım ve—

"Seni mutlaka almaya geleceğim! Bir de... Şimdiye kadar her şey için gerçekten teşe—"

—Lafımı sonuna kadar tamamlayamadım.

Leon'u yutan kapı, Luxion tarafından yavaşça kapatıldı.

Luxion, kapının yanına çekilip sessizce Leon'un gelmesini beklemeye başladı.

Etraflarındaki kalabalık çabucak dağılmış, geriye sadece Brave ve birkaç kişi kalmıştı.

'Gerçekten burada mı bekleyeceksin?'

Brave'in sorusuna Luxion tereddütsüz cevap verdi:

'Evet. Ne de olsa benim Master'ım Leon Fou Bartfort'tur, sadece o. Sonsuza kadar bekleyeceğim.'

Luxion tek gözünü kapıya çevirdi.

(Master, acele etmenize gerek yok, ama mutlaka beni almaya gelin. Ne kadar sürerse sürsün burada sizi bekliyor olacağım.)

Yeniden karşılaşacakları o ana kadar, Luxion, Leon'u beklemeye kararlıydı.

Gözlerimi açtığımda, içi sıvı dolu bir kapsülün içindeydim.

Sıvının içinde olmama rağmen ne nefesim kesiliyor ne de boğuluyordum.

Yeşil, yarı saydam sıvının içinden elimi cama yaslayınca dışarısı birden karıştı.

'Çabuk herkese haber verin!'

"E-Evet!"

"Uyandı! Leon-sama uyandı!"

Sıvı tahliye edildi. Kapsülün içinde doğrulup oturduğum sırada Creare yanıma koştu.

Kapsülün kapağı açılır açılmaz Creare içeri fırladı.

'İyi misin Master? Bilincin yerinde mi? Hafızan nasıl? Benim kim olduğumu hatırlıyor musun?'

Peş peşe sorular yağdıran Creare'e birkaç kez başımla onay verip durumu kavramaya çalıştım.

"—Ne kadar zaman geçti?"

'Üç ay. Ya, neden normal bir şekilde geri dönmedin ki!'

"Kusura bakma. Uyuyakalmışım."

Hiiç istifimi bozmadan bunu söyleyince Creare başta öfkelendi.

'Seni uykucu Master!!'

Ancak çok geçmeden yüzü düştü, konuşmakta zorlanıyor gibiydi.

Yine de bana iletmesi gereken önemli bir mesele vardı anlaşılan.

'Ş-Şey, Master... Kötü bir haberim var.'

"Nedir?"

Aşağı yukarı tahmin edebiliyordum.

'—İçeri gir.'

Creare'in talimatıyla içeri giren şey, Luxion ile aynı küre gövdeye sahipti.

Siyah gövdesi ve tek kırmızı gözüyle bu renk kombinasyonu bana her şeyi anlattı.

Creare, Luxion? hakkında açıklama yapmaya başladı:

'Nedense sıfırlanmış ve verileri geri getirilemedi. Şimdiki Luxion, bekleme emrini almadan önceki halinde, yani yeni başlatılmış durumuna çok yakın. Ama Master kaydı hala devam ediyor. Gerçekten sinir bozucu bir durum!'

Creare, 'Bu şapşal benim dediklerimi hiç dinlemiyor ki!' diye söylenmeye devam etti.

Luxion?'ın görünüşü ve Creare'in açıklamasıyla her şeyi kavramıştım.

—O aptal, benim için gerçekten de canını feda etmişti.

Ve benim için asıl gövdesini geride bırakmıştı.

Sessizce duran siyah Luxion?'a elimi uzattım.

Siyah Luxion neşeyle yaklaşarak yanıma geldi.

'Tanıştığımıza memnun oldum, Master! Ben, eski insanlığı uzaya tahliye etmek amacıyla inşa edilmiş göç gemisi Lux—'

Devamını getirmesine izin vermeye niyetim yoktu.

O, şu anda bile diğer tarafta beni bekliyor olmalıydı.

Aynı ismi kullanmak kafa karışıklığı yaratacağından, yenisine başka bir isim vermeye karar verdim.

Bu hem Luxion için en iyisiydi hem de karşımdaki yeni ortağıma göstermem gereken bir saygıydı.

"Kusura bakma ama ismini değiştireceğim."

"Anlaşıldı. O halde lütfen bana yeni ismimi öğretin. Yapay bir zeka olsam da biraz heyecanlandım açıkçası!"

Luxion'a kıyasla daha neşeli ve cıvıl cıvıl bir çocuktu ama onun o ciddi yapısını da devralmış gibi hissettiriyordu.

Yine de ister istemez Luxion'un o iğneleyici, alaycı tavırlarını özlüyordum.

"Şöyle olsun... 'Elysion'. Senin adın Elysion. Şirin bir isim, değil mi?"

Siyah küre biçimindeki araç, sevincini göstermek için yukarı aşağı zıplamaya başladı.

"Elysion, demek! Hafızama kaydettim! Ancak bana şirin demeniz beni biraz zora sokuyor. Bende cinsiyet kavramı bulunmamaktadır. Yoksa benden kadın rolü üstlenmemi mi talep ediyorsunuz? Eğer öyleyse, derhal yeni bir beden hazırlayıp geliyorum!"

Elimi uzatıp Elysion'u havada yakalayarak onu durdurdum.

"Değiştirmene gerek yok. Bu halinle kalman yeterli."

Bizim bu halimizi izleyen Creare araya girdi.

"Master... Yoksa biliyor muydun?"

Sessiz kaldığımda, Creare durumu kavramış gibiydi.

"...Anladım."

Avucumun içinde tuttuğum Elysion gözlerini bana dikti.

"Master, ağlıyor gibisiniz. Bir yeriniz mi acıyor?"

Gözlerimi sildim.

"Az önceye kadar sıvının içindeydim, ondandır. Hadi, uyandığımı bildirmeye gidelim."

Üç aydır kıpırdatmadığım bedenim ağır geliyordu ama sabredip ayağa kalktım. Creare bana giymem için bir tuvalet getirdi.

Üzerime geçirip sarındığımda, Elysion sağ omzuma doğru yaklaştı.

Luxion'un her zamanki yeri olan noktaya.

"Sen şuraya geç."

Elysion'u sol omzuma doğru kaydırdım.

"Neden ki?"

Elysion şaşkınlıkla bakarken, 'Orası ortağımın yeri' diyemedim.

"Çünkü benim sol omzum senin özel yerin."

"Anlaşıldı! Benim özel yerim Master'ın sol omuz hizası! Hafızama kaydettim!"

Son derece mutlu görünen Elysion'a bakarken düşündüm.

Acaba o piçin de böyle masum olduğu zamanlar olmuş muydu?

Ama sorsam bile lafı kesin geçiştirirdi.

Yine de bu halini izlemek eğlenceli olurdu herhalde.

Bir gün tekrar onun o iğneleyici, laf sokan sesini duymak istiyordum.

Sallantılı adımlarla yürümeye başladığımda, odaya Ange, Livia ve Noel üçlüsü hışımla daldı.

Üçü de eskisine göre zayıflamış görünüyordu.

Beni gördükleri an ağlayarak boynuma sarıldılar.

"Özür dilerim. Fazla uyumuşum."

Ange başını kaldırıp yüzüme baktı.

"Bizi endişelendirme! Ben... Sen yanımda olmayınca yapamıyorum. Bunca zaman... Bunca zaman seni bekledim!"

Yüzünü omzuma gömmüş olan Livia da ağlamaya devam ederek konuştu:

"Rion-san bizi kenara fırlattığından beri hep pişmanlık duyuyordum. Keşke o an elini bırakmasaydım diye... Bütün bu süreçte... Hep pişmanlık çektim!"

Öfke, keder... Zihninde türlü duygular birbirine karışmış gibiydi.

"Hatamı kabul ediyorum. Artık bırakmayacağım."

"Söz veriyorsunuz ama! Bu sefer gerçekten tutun sözünüzü!"

Bana hiç güvenleri kalmamış anlaşılan.

Noel bana bakıyordu, gözlerinin etrafı ağlamaktan kıpkırmızı olmuş, şişmişti.

"Aptal. Rion tam bir aptalsın! En kötüsümüz sensin!"

"Anladım, fazlasıyla anladım hem de."

Üçü birden bana sarılmış ağlaşırken, nefes nefese kalmış Marie ve Julius da içeri girdi.

"Abi!"

"Kayınbirader!"

...Ne yapacağım ben bunlarla? Julius'un 'Kayınbirader' demesiyle bütün o duygusal atmosfer yerle bir oldu.

Tüm ciddiyetim uçup gitti.

"Siz de biraz düşünceli olun be."

Ben derin bir iç çekerken, Marie gazapla köpürdü.

"İnsanı çileden çıkarma! Benim neler çektiğimi... Aptalllll!"

Önce öfkeleniyor, sonra hüngür hüngür ağlıyor... Bu kız da hiç dur durak bilmiyor.

Julius bile ağlamaya başlamıştı.

"Sen niye ağlıyorsun yahu? Bir erkeğin ağlaması beni hiç mutlu etmiyor."

"Bu konuşma tarzı... Şüphe yok, sen kesinlikle Rion'sun. İçim rahatladı."

Neden bu kadar mutlu olduğuna anlam veremiyordum.

Creare serice direktifler vermeye başladı.

"Evet, evet! Önce Master'ı dinlendirelim. Diğerleri de tören hazırlıklarına başlasın lütfen. Zaten bir sürü program ertelendi, başımız fazlasıyla dertte!"

Anlaşılan millete bayağı zahmet vermiştim.

"Kusura bakmayın. Bu arada, ne töreni ki bu?"

Creare gayet doğal bir tavırla cevap verdi.

"Taç giyme töreni elbette. Master'ın çok saygı duyduğu Ustası bekliyor."

"Taç giyme töreni mi?"

"Evet. Roland tahttan çekiliyor ve yeni Kral tahta geçiyor."

Şöyle bir düşününce, İmparatorluk ile olan savaştan önce taht meseleleriyle ilgili bir şeyler duyur gibi olmuştum sanki... Her neyse, çok da önemli değil.

Kraliyet soyundan gelen Usta, Roland'ın yerine geçip Kral olacak herhalde.

Creare özellikle Usta'nın orada olduğunu söylediğine göre başka bir aday olamazdı zaten.

Julius veya Jake tamamen konu dışıydı, diğer prensler ise henüz çok küçüktü.

Kraliyet ailesinden olan Elijah'nın tahta geçmesi de pek mümkün değildi.

Ancak Usta olursa kimse itiraz etmezdi.

Pekala, beklenen bir sonuçtu.

Yine de Usta Majesteleri olursa, birlikte çay içmek bile dert haline gelecekti.

Bir hoşnutsuzluğum varsa o da bundan ibaretti.

Ange, ağlamaktan şişmiş gözlerini parmaklarıyla ovuşturarak bana gülümsedi.

"Rion, sen dinlenmene bak. Bütün hazırlıkları biz hallederiz."

"Öyle mi? Çok makbule geçer. Bedenimi hareket ettirmekte hâlâ zorlanıyorum zaten."

Bedenimi son sınırına kadar zorlamıştım ama dışarıdan bakıldığında eski haline dönmüş gibiydi.

Yine de içimde nelerin olup bittiği belirsizliğini koruyordu.

Livia yüzünü bana doğru çevirdi.

"Rion-san... Bundan sonra da size destek olmak için elimizden geleni yapacağız."

"Ha? Ah, şey, tamam."

Bunu böyle doğrudan söyleyince utandım açıkçası.

Ben de elimden geldiğince Usta'ya destek olmalıydım.

Ne de olsa heybetli birinin Kral olması çok başkaydı.

Roland zamanındaki gibi amele gibi çalışmaya değerdi en azından.

Noel koluyla gözyaşlarını sildi, hafifçe kurulmuş bir ifadeyle bana baktı.

"Ama gerçekten şaşırtıcıydı. Rion'un bu kadar kararlı davranacağını hiç tahmin etmezdim."

"Kararlılık mı?"

...Bir dakika, bana bundan bahsedilmemişti.

Huzura kabul salonu, sade ama süslü bir şekilde donatılmıştı; her zamankinden farklı bir atmosferi vardı.

İmparatorluk ile olan savaş henüz yeni bittiğinden Krallık şatafatlı bir şey yapacak durumda değildi.

Fakat sorun bu değildi.

Çeşitli ülkelerin liderleri toplanmış, Holfort Krallığı'nın taç giyme törenine katılmıştı.

Aralarında, yenilgiye uğrayan Voldevnois Kutsal Sihir İmparatorluğu'ndan gönderilen elçiler bile vardı.

Ben bilincimi kaybetmiş yatarken arkamdan bir sürü şey dönmüş gibiydi.

Ama bir dakika bekleyin.

İmparatorluk'tan adamlar varmış, Alzer Cumhuriyeti'nden birileri gelmiş, hiç tanımadığım ülkelerin insanları buradaymış, katılan sayısı çok fazlaymış... Bunların hiçbiri umurumda değil!

Ben niye Kral oluyorum ki?!

Törene katılanların arasında, tahtı bana devreden Roland'ın da silueti duruyordu.

Roland, tacı kafama koyar koymaz arkasını dönüp kaçar adım uzaklaştı.

Piç kuruluşu bir de bana başparmağını kaldırıp onay işareti yaptı.

Şu an başımın üstündeki bu tacı söküp Roland'ın suratının ortasına fırlatmak istiyordum.

Yani daha doğrusu... Benim taç giyme törenim de neyin nesiydi?!

"S-Saçmalık. Bana kimse bundan bahsetmedi!"

Karşımda tir tir titreyen bana bakan, artık başbakanımız olan Usta'm kısık bir sesle uyardı.

"Ekselansları, herkes size bakıyor. Lütfen daha vakur davranın."

Çevremdekilerin beni doğal bir şekilde kral olarak kabul ettiği bu durum karşısında, acaba bir rüya mı görüyorum diye düşünmeden edemedim. Gerçekteki ben bir kapsülün içinde uyuyor olamaz mıydım?

──Gerçeklerden kaçmayı bir kenara bırakıp önce sakince durumu kavramalıyım.

Sakin kalıp üstüne gidersen halledilemeyecek az şey vardır diye bir yerlerden duyduğumu hatırlıyordum.

"Tahta çıkması gereken Usta değil miydi?"

Taht bana değil, Usta'ya yakışırdı.

Fakat Usta sorduğum soruya acı acı gülümsedi.

"Ekselansları da pek şakacı. Benim gibi bir ihtiyarı tahta çıkarıp da ne yapacaksınız? Gücü olan, soylu kanı taşıyan ve herkesin takdir ettiği başarılara imza atmış bir gencin öncelikli olacağı aşikâr değil mi?"

Luxion'u, daha doğrusu Elysion'u kulvarına katıp onun efendisi olan ben.

Anjelica ile nişanlanıp kraliyet soyunun kanını elde eden ben.

Ve İmparatorluk gibi güçlü bir düşmanı yerle bir eden ben.

Soylular da iki ellerini havaya kaldırıp bu kararı coşkuyla desteklemişlerdi.

Hatta savaştan önce bile destekliyorlarmış meğer.

Yola çıkmadan önce soyluların o hürmetkâr tavırlarının sebebi böylece anlaşılmış oldu.

E tabii, bir sonraki kral bendim.

İtaat etmekten başka ne yapacaklardı ki?

"B-Bu işte bir yanlışlık olduğunu düşünmüyor musunuz? Roland hâlâ hayatta! O adamı ölene kadar çalıştırmamız lazım!"

Taç giyme töreninde kireç gibi bir suratla bocalayışımı izleyen Roland, halimden ölesiye keyif alıyordu.

Öfkelenmeden edemiyordum, ciğerim sökülüyordu hırstan.

"Roland-sama'ya gelince... Kendisini sınır boylarında hazırlanan bir malikaneye inzivaya çekilmek üzere gönderiyoruz. Bazı cariyelerinin ve bugüne kadar ilişkisi olduğu kadınların da kendisine eşlik edeceği söylendi."

"O adam inzivaya mı çekiliyor?"

Ben kral olmuşken o herif nasıl olur da taşrada sefa sürerdi?

Benim hayalini kurduğum geleceği Roland'ın yakalamasına asla izin veremezdim!

Üstelik o kadar cariye ve metres arasından gerçekten Roland için endişelenip onunla gelen kadınların olması da neydi böyle── Ne saçmalıktı bu!?

Ne pahasına olursa olsun o herife engel olacağıma içimden yemin ettim.

Ben yumruklarımı sıkıp titrerken, yanımda kraliçe olarak duran Anjelica sesini yükseltti.

Kırmızı tuvaletinin içinde sergilediği vakur tavır, tam bir kraliçe heybeti taşıyordu.

"Burada Leon Fou Bartfort'un taç giydiğini ve Holfault Krallığı Bartfort Hanedanlığı'nı kurduğunu ilan ediyorum!"

Bu heybetli sözler karşısında soylular diz çöktü, başlarını eğip sadakat yemini etti.

Sahnenin kenarındaki kısımda ise tuvaletleri içindeki Livia ve Noel bekliyordu.

İkisi de sevinç gözyaşları dökerek bizleri izlemekteydi.

Tüm bunlardan ziyade... Bartfort Hanedanlığı── Yani bundan böyle benim soyum kraliyet ailesi sayılacaktı.

Dolayısıyla Holfault Krallığı'nı benim soyum devralacak, eski kraliyet ailesi ise veraset hakkını kaybedecekti.

Yani bundan sonra sadece benim çocuklarımın tahtta hakkı olacaktı.

Adı hâlâ Holfault Krallığı olsa da özünde yeni bir devlet doğuyordu.

Anjelica ile evlendiğim için tahtı Roland'ın elinden görece barışçıl bir yolla almış sayılabilirdim, değil mi?

Hayır, resmen kucağıma itelenmişti.

Roland sanki karnı ağrıyormuş gibi karnını tutmuş, kahkahasını tutmak için kendini heder ediyordu.

──Şu an onu hemen giyotine yollamak istiyordum.

Hatta Julius ve Jake'in normal bir şekilde törene katılmış olması bile anormaldi.

Siz prenstiniz değil mi!? Yani artık eski prenssiniz ama bu kadarı da fazla değil mi!?

Ne diye pişmiş kelle gibi alkışlıyorsunuz orada!?

Ayrıca Jilk başta olmak üzere geriye kalan beş aptal da benim tahta çıkmamla rahat bir nefes almış gibi görünüyordu.

Arkadaşlarım bile "Vay be, herif kral oldu ha~" der gibi geniş geniş beni süzüyorlardı.

──Affetmeyeceğim.

Sizi asla affetmeyeceğim.

Ben dar kafalı, kinci bir adamım.

Sadece sizin mutlu olmanıza asla müsaade etmem.

Korkak biri olduğum için ortamın havasını bozamadım ve yüzümde zoraki bir tebessüm belirdi. Anjelica ise bana gülümseyerek baktı.

"Bana güvendiğin için teşekkür ederim. Biraz sert bir yöntem oldu ama ülkeyi tek bir çatı altında toplamayı başardık. Teşekkürler, Leon."

"Ha? Yok, şey, o öyle değ── A-Ah?!"

──Anjelica bana ülkeyi birleştirmenin bir yolu olduğunu söylemişti.

İçeriğini bile sormadan, öyle bir yol varsa yap gitsin diye safça onayladığımı hatırladım.

Kral olacağımın ben nereden bileyim?!

Nasıl olsa ben olmam diye gevşek davranırsan işte böyle maskara olurdun.

Huzur odasında, Erica'nın yanında duran Elijah gözüme çarptı.

Acaba şu herifi kurban edip kral olmaktan kaçamaz mıyım diye ciddi ciddi düşündüm.

Erica da kraliyet soyundandı, onu destekleseydim bu iş olurdu.

Olur muydu ki? Yok, bu saatten sonra çok geçti.

Bunalıma girip her şeyi saldığım için şu anki dikkatsizliğime öfkeleniyordum.

Neden her seferinde böyle yarım yamalak iş yapıyordum ki?

O anki beni evire çevire dövmek istiyordum.

Taç giyme törenim biter bitmez bir parti düzenlendi.

Sarayın içinde açık büfe şeklinde bir parti veriliyordu.

Savaş sonrası toparlanma sürecinde olunduğu için mütevazı bir organizasyondu.

Diğer ülkelere zayıf görünmemek adına büyük bir festival düzenlenmesi gerektiğini savunanlar da olmuştu.

Fakat Leon uyandığına göre buna gerek kalmamıştı.

İmparatorluk'u püskürten kahraman, kral olarak tahta çıkmıştı.

Askeri güç ve gözdağı zaten fazlasıyla verilmişti.

"Leon hâlâ dinlenme odasında mı?"

Çeşitli ülkelerin temsilcileriyle konuşan Anjelica, Leon'un ortalıkta olmadığını fark edince biraz endişeli bir ifadeye büründü.

Daha yeni uyanmışken onu bu kadar yorduğu için kendini suçlu hissediyor olmalıydı.

Yanındaki Livia, Anjelica'yı rahatlatmak için araya girdi.

"Yorulduğu için dinleneceğini söyledi. Ama o haline bakılırsa sadece partiden kaçmak istemiş de olabilir."

Livia'nın mahcup bir tebessümle bunu söylemesi üzerine Anjelica'nın yüzü güldü.

"Öyleyse sorun yok. Şu an dinlenmek de onun görevi. Parti bitince yanına uğrarız."

Leon iyi olduğu sürece Anjelica için sorun yoktu.

Fakat──

"Ha? Bana kimse böyle bir şeyden bahsetmedi ama?!"

──Biraz öteden Noel'in panik dolu sesi yükseldi.

Sesi o kadar yüksek çıkmıştı ki çevredeki tüm gözler ona döndü.

Anjelica derin bir iç çekti.

"Yine ne diye patırtı çıkarıyor ki?"

Livia ne yapacağını bilemeyerek bocaladı.

Kendi başına halledemeyeceğini anlayan Noel, elinde bir kâğıt tomarıyla ikisine doğru koştu.

Elleri titriyordu.

"Anjelica, bu... buna bak!"

Noel'in titreyen elleriyle uzattığı şey bir sözleşmeydi.

Kâğıdı alan Anjelica maddeleri okudukça gözleri hayretle açıldı.

"──Böyle bir sözleşmeden haberim yoktu!"

Şaşkınlık içindeki Anjelica'ya doğru dört kadın yaklaştı.

Yelpazesini açıp kahkaha atan Deirdre, Anjelica'nın karşısına dikildi.

"Leon-kun... Ah, bağışlayın, Ekselansları'nın sapasağlam dönmesine çok sevindim."

"Deirdre?!"

Anjelica, Deirdre'ye dik dik bakarken Clarice gülümseyerek söze girdi.

"O sözleşmeye bakınca durumu anlarsın değil mi, Anjelica? Savaşa girmeden önce Ekselansları... Hayır, o zamanki unvanıyla Büyük Dük Leon-kun, bize söz vermişti."

Anjelica'dan sözleşme kâğıtlarından birini alan Livia, üzerindeki yazıları okudukça titremeye başladı.

"Sadece ikiniz değil, Fanoss Dükalığı da mı?!"

Livia başını kaldırıp gözlerini Heltrude'ye dikti.

Heltrude iki eliyle zafer işareti yapıyordu fakat utancını gizlemek için mi bilinmez, yüzü tamamen ifadesizdi.

"Yola çıkmadan önce hepimizi tek bir yere toplayarak birbirimizi dizginleyeceğimizi, böylece güvende olacağını mı sandın? Ne yazık ki ben kendi çıkarını her şeyin üstünde tutan bir kadınım."

Livia, Heltrude tarafından oyuna getirildiğini anlayınca donakaldı. Ne diyeceğini bilemiyordu.

Louise ise Noel'in yanına yaklaştı.

"Üzgünüm Noel. Bunun kalleşçe bir hamle olduğunun farkındayım ama vatanımın geleceğini düşününce başka çarem yoktu."

Ağzından çaresiz olduğu kelimeleri dökülse de Louise'in yüzündeki mutlu ifade her şeyi özetliyordu.

Noel yumruklarını sıktı, elleri öfkeden titriyordu.

"Sen sadece kendi kişisel arzularını ön plana çıkardın, değil mi?!"

"Aaa, fark ettin demek?"

Sözleşmelerle çıkagelen dört kadının karşısında Anjelica zihnini toparlayıp sordu.

"İşleri sağlama almak için soruyorum... Tam olarak talebiniz nedir?"

Sözleşmede, savaştan sonra Leon'un bu dört aileye istedikleri ödülü temin edeceği yazılıydı.

Ödülün içeriği açıkça belirtilmemişti ama altında Leon'un imzası vardı.

Grup adına sözü Clarice aldı.

"Tabii ki talebimiz..."

Bekleme odası.

Hastalığı yeni atlattığım için partinin kalabalığından bunalıp buraya kaçmıştım.

"Kahretsin! Roland'ın o pis sırıtışından nefret ediyorum!"

O piç, karşıma geçip "Lütufkâr Majesteleri, şu an nasıl hissediyorsunuz acaba?" ya da "Söylesene, kral olmak nasıl bir duyguymuş? Hani, ne hissediyorsun şu an?" diyerek benimle dalga geçmişti.

Savaşa gitmeden önce o kadar ciddi bir tavır takınmasının sebebi de zaten krallığı bana kitleyeceğini bilmesiymiş.

Herif sırf bu anın tadını çıkarmak için bunca zamandır kuzu gibi davranıyormuş.

"Roland piçi... Bunun intikamını senden mutlak alacağım."

Bekleme odasında pişmanlıklar içinde kıvranmamı büyük bir ilgiyle izleyen Elysion söze girdi.

'Efendimin koskoca bir ülkenin kralı olduğu bu muazzam günü kutlarım.'

"Acı çekişimi izlemek neden senin bu kadar hoşuna gidiyor acaba?"

Elysion'ın duygusal mantığını bir türlü kavrayamıyordum. Sıfırlandığı için henüz yeterince deneyimi yoktu, acaba bu garip tepkileri o yüzden mi veriyordu?

Elysion, cevabından memnun kalmadığımı düşünmüş olmalı ki konuşmasını sürdürdü.

'Anlaşılan Efendim bu durumdan tatmin olmadı.'

"Tabii ki olmadım."

'Haklısınız, Efendimin azameti bu kadarcık bir ülkeye sığmayacak kadar büyük. Yakında çevre ülkeleri de boyunduruk altına alıp sınırlarınızı genişletecek ve dünyayı tek bir sancak altında toplayacaksınız, değil mi?!'

"Kendi kafana göre dünyayı fethetmek gibi hedefler uydurmayı keser misin lütfen?! Senin mantık devrelerin nasıl çalışıyor böyle?!"

Kral falan olmak istemediğimi bas bas bağırmama rağmen yeni ortağım beni bir türlü anlamıyordu.

Elysion daha yeni uyandığı için ona henüz öğretmem gereken çok şey vardı.

Daha şimdiden içime bir kasvet çökmüştü.

Tam o sırada bekleme odasının kapısı vuruldu. İçeri girmelerine izin vermemle birlikte Anjelica ve diğerleri öfkeden deliye dönmüş bir halde içeri daldı.

"Leon, seninle konuşmamız gereken bir konu var."

Ciddi bir surat takınan Anjelica'nın arkasında duran Livia gülümsüyordu.

Fakat gözleri hiç de gülüyor gibi değildi. Basbayağı gazap saçıyordu.

"Bize her şeyi dürüstçe anlatacaksınız, değil mi Leon-san?"

İkisinin yarattığı baskı altında ezilirken Noel öne atıldı ve elindeki kâğıtları suratıma doğru fırlattı.

"Bu belgelere imza attığını hatırlıyor musun? Hatırlamıyorsun, değil mi? 'Hatırlamıyorum' de, lütfen!"

Kâğıtlarda gerçekten de benim el yazımdan çıkma imzalar duruyordu.

Üçü de bunun benim imzam olduğunu şıp diye anlardı. Benden teyit istemelerinin sebebi neydi ki? Bir sorun mu çıkmıştı acaba?

Metni okuduğumda, bunların daha önce Heltrude-san ve diğerlerinin benden istediği belgeler olduğunu fark ettim.

"İmzayı atan benim ama... Bir sorun mu var?"

Çekinerek sorduğum an, üçünün de yüzündeki bütün mimikler bir anda yok oldu.

Anjelica kâğıdı işaret ederek hesap sormaya başladı.

"Neden karşılıksız senet imzaladın?"

"Karşılıksız senet mi?"

"Düşüncesizce attığın bu imzalar yüzünden Clarice ve diğerlerini üstlenmek zorunda kalacağız!"

"Ne?!"

Metni tekrar kontrol ettim. Gerçekten de spesifik bir ödül belirtilmemişti.

Ancak savaştan sonra samimiyetle elimden gelen en büyük ödülü vereceğime dair bir söz yer alıyordu.

Livia sinsi sinsi gülümsedi.

"Ülke içinden Fanoss, Atlee ve Roseblade aileleri... Yurtdışından ise Alzer Cumhuriyeti... Majesteleri ile bağlarını güçlendirmek adına birer temsilci göndereceklerini beyan ediyorlar."

"A-Ama ben o zamanlar külçe altın veya benzeri şeyler isteyeceklerini sanmıştım..."

Benimle bağlarını güçlendirmek için temsilci göndermeleri... Açıkça onları cariye olarak yanıma almam gerektiği anlamına geliyordu.

Ben kekeleyerek kendimi savunmaya çalışırken Noel gözleri dolmuş bir halde üzerime bağırdı.

"Aptalğğğ!! Bir belgeye imza atmadan önce içeriğini iyice kontrol etmen gerekirdi! Altında senin imzan olan böyle bir sözleşme varken onları reddetme şansımız var mı sanıyorsun?!"

İçeriğini tam anlamadığın belgelere asla imza atmayacaksın.

İş işten geçtikten sonra bu acı dersi ruhuma kadar hissetmiştim.

Anjelica durumu sezmiş olacak ki bir adım daha yaklaşıp tepeme dikildi.

"İhtimal bile vermek istemiyorum ama... Sen en başından beri canlı dönmeyi planlamıyordun, değil mi?"

"Şey, yani... Evet."

Anjelica'nın delici bakışları altında ağzımdan kaçan bu itiraf, üçünü de tamamen çileden çıkardı.

Livia çarpık bir tebessümle üstüme yürümeye devam etti.

"Yani nasıl olsa geri dönmeyeceğiniz için sorumluluk almanız gerekmeyeceğini düşündünüz ve önüne gelene söz mü dağıttınız?"

"...Evet."

Noel de bana buz gibi bakışlar fırlatıyordu.

"Kral olmak gibi bir niyetin de yoktu, öyle değil mi?"

"Şey, o kısım tamamen sürpriz oldu desek yeridir. Kral olacağımı aklımın ucundan bile geçirmiyordum."

Verdiğim cevabı duyan Anjelica kahkahayı bastı.

Kuru kahkahası bekleme odasının soğuk duvarlarında yankılandı.

"İşte buna komedi derler. Leon'un açısından bakarsak, savaştan döner dönmez kendini tahtta buldu. Yani canlı dönmeyi beklemediği için her şeyi salmıştı..."

Gülmeyi bırakan Anjelica'nın yüzü bir anda taş kesildi.

Bu sefer gerçekten çok ama çok öfkeliydi.

"Özür dilerim. Ama ne bileyim, o kadarını göze almazsam kazanamayız diye düşünmüştüm."

O an tek düşündüğüm şey hayatta kalırsam sonrasını hallederim mantığıyla her şeyi boş vermekti.

'Zaten sağ salim dönebileceğim bile belli değildi ki!' diyemedim tabii onların karşısında.

Anjelica, Livia ve Noel birbirlerine baktılar. Ardından üçü birden derin bir iç çekti.

Daha fazla kızmanın bir şeyi değiştirmeyeceğini anlayıp pes etmişlerdi.

Anjelica parmağını bana doğrulttu.

"Sözüm söz olsun, bundan sonra sakın bilmediğin kâğıtlara imza atmak ya da düşüncesizce sözler vermek yok! Anlaşıldı mı?!"

"Anlaşıldı."

Livia üzgün bir halde başını öne eğdi.

"Aniden bu kadar kadının aramıza katılacağını hiç tahmin etmemiştim..."

"Çok özür dilerim."

Noel ise hâlâ benden şüpheleniyordu. Başka neleri sakladığımı çözmeye çalışır gibi gözlerini süzdü.

"Söyle bakalım, başka kimlere ne sözler verdin? Yol yakınken hepsini dökül."

"Başka yok. Y-Yani, sanırım?"

"Sanırım mı?!"

O zamanlar nasıl olsa öleceğim kafasıyla her şeyi saldığım için tam olarak ne sözler verdiğimi ben de hatırlamıyordum.

Çaresizlik içinde kıvranırken üçü etrafımı sardı.

Alnımdan soğuk terler dökülürken, şu an yanımda olmayan eski ortağımın adını fısıldamaktan başka elimden bir şey gelmiyordu.

"—Kurtar beni, Luxion..."

O an sol omuzumun hizasında süzülen Elysion, nispet yaparcasına tam yüzümün önüne geldi.

'Master, Elysion burada. Lütfen bana güvenin.'

"Sen olsan bu durumu nasıl çözerdin peki?"

'O çok kolay. Şimdiye kadarki konuşmaları özetlersek, sorun cariye sayısının artması, değil mi? Ama içiniz rahat olsun. Master'ın çocuklarının çoğalması benim son derece memnuniyetle karşılayacağım bir durumdur.'

Elysion arkasını dönüp Ange ve diğerlerine bir teklif sundu.

'Hatta cariye sayısının daha da artırılması gerektiğini tavsiye ediyorum. Master'ın iyiliği için daha fazla kadına izin veremez misiniz? Aday listesini ben hazırlayayım, siz de kraliyet sarayına davet edin.'

Benim genlerimi taşıyan çocukların sayısının artması gerektiğini savunmaya başlamıştı.

Üstelik kadın toplama işini de tamamen Ange ve diğerlerinin üzerine yıkıyordu.

Bu durum Ange ve diğerlerini çileden çıkardı.

Yüzleri bir anda iblisinkini andıran bir hal aldı.

"Ben bu Elysion'a doğru yolu gösterebilecek miyim acaba?"

Daha yeni ayrılmıştık ama şimdiden Luxion'u özlemiştim.

Luxion burada olsaydı acaba ne derdi?

Gelecek adına endişelenmekten başka elimden bir şey gelmiyordu.

O sıralarda.

Roland'ın odasında Mylene vardı.

Leon'u kışkırtıp duran Roland'a katlanamamış, onu azarlamak için parti salonundan dışarı çıkarmıştı.

Dışarı çıkarılan Roland'ın keyfi kaçıktı.

"Ne güzel genç kızlarla tatlı tatlı sohbet ediyordum."

"Her zaman böylesiniz zaten. Bundan sonra kendinizi biraz tutsanız nasıl olur? Yeni Majesteleri sizin bu huyunuzdan nefret ediyor."

Roland sandalyeye oturup bacak bacak üstüne atarak Mylene'i süzdü.

Ardından hafifçe iç çekip yüz ifadesini ciddileştirdi.

"Mylene, seninle boşanıyoruz."

"—Ne demek istiyorsunuz?"

Bunca şeyden sonra gelen bu boşanma lafı karşısında Mylene bunun bir şaka olduğunu sandı.

Fakat Roland son derece ciddiydi.

"Bundan sonra birlikte resmî görevlere çıkmayacağız. Yani artık benim karım rolünü oynamana gerek kalmadı."

Bunu duyan Mylene gözlerini yere indirdi.

Siyasi bir evlilikti belki ama yine de uzun yıllar aynı yastığa baş koymuşlardı.

"Aramızda aşk yoktu belki ama sizden bunu duymak yine de ağır geliyor."

Boşandığı takdirde kendi ülkesine dönerse Mylene'in hiçbir itibarı kalmayacaktı.

Mylene geleceğine dair karamsarlığa kapıldı ama yine de hayatta kaldığına şükretmesi gerektiğini düşündü.

İmparatorluk ile yapılan savaşı kaybetmiş olsalardı canından olacaktı neticede.

"Hayatta olduğum için şanslıyım sanırım. Yine de bundan sonra ne yapacağımı hiç bilmiyorum."

Mylene geleceği için endişelenirken Roland nazikçe gülümsedi.

Normalde Mylene'e hep soğuk davranırdı ama sadece bugünlük farklıydı.

"Benden kurtulduğuna göre artık özgürsün. Kendi istediğin gibi yaşa. Yeni Majesteleri sana kesinlikle el üstünde tutacaktır."

"S-Siz? Ne diyorsunuz öyle!"

Mylene'in Roland'ın ne demek istediğini kavraması zaman aldı.

Kendisisiyle dalga geçildiğini düşündü ama Roland gözlerini dikmiş, ciddiyetle ona bakıyordu.

Şaka yapmıyor gibiydi.

"Seni sevemedim ama her zaman mutlu olmanı istedim. Yeterince çabaladın. Bırak da bu aşkını destekleyeyim."

"A-Ama..."

Mylene'in tereddütlü tavrı karşısında Roland onu yüreklendirmek istercesine konuştu.

"Bundan sonra kendin için yaşa. Mutlu ol, Mylene."

Gözyaşları döken Mylene'i omuzlarından tutup kendine çekti Roland.

Mylene odadan çıktıktan sonra.

Roland'ın tanıdığı olan hekim Fred, şaşkın bir ifadeyle odaya girdi.

"Gerçekten iyi yaptığınızdan emin misiniz? Eski Kraliçe Hazretleri'ni Majesteleri'nin cariyesi olarak göndermekten bahsediyorum..."

Roland büyük bir işi başarmış edasıyla gerindi.

"Mükemmel bir plan değil mi? Ben o veledin yuvasına bombayı bıraktığım için mutluyum, Mylene de aşkına kavuştuğu için mutlu. Ha, Mylene o velet tarafından kapı dışarı edilecek olursa biraz destek çıkarım artık."

Fred başını öne eğdi.

"Lütfen yeni Majesteleri'nin kadın ilişkilerini bozmayın. Ülke tepemize yıkılacak."

"O velet bir yolunu bulur. Yok ya, Angelica işini bilir, içim rahat. İyi günde de kötü günde de o velet Angelica'nın avucunun içinde nasıl olsa."

Roland keyfinden oynamaya başladı.

"Mmm~ Harika! O veledi morartırken şu dırdırcı Mylene'den de kurtuldum, bir taşla iki kuş! Kendi zekamdan korkuyorum bazen. Hazır Majesteleri vesile olmuşken şu baş belası cariyelerle dost hayatı yaşadıklarımdan da kurtuldum, değmeyin keyfime!"

Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse Roland, Leon'a minnettardı.

Kendisini o kasvetli ve sıkıcı saraydan kurtarmakla kalmamış, emeklilik hayatının masraflarını da üstlenmişti.

Roland'ın penceresinden bakıldığında Leon'a karşı tam bir zafer kazanmıştı.

Fred kısık sesle içindeki gerçeği mırıldandı.

"Böyle birinin şimdiye kadar kral olarak kalmış olması beni dehşete düşürüyor açıkçası..."

Roland da ona katıldı.

"Ben de aynı fikirdeyim. Bu ülke gerçekten akıl alır gibi değil. Yeni krala bundan sonraki hayatında başarılar dileyelim o zaman."

Fred, ne diyeceğini bilemeyerek son derece mutlu görünen Roland'a bakakaldı.

Taç giyme töreni ve diğer bütün işler bittikten sonra zaman yaratıp Erika ile görüştüm.

Birçok sebebi vardı ama açıkçası sağlığı beni endişelendirdiği için konuşmak istemiştim.

Benim açımdan önceki hayatımdaki yeğenimle vakit geçirip kafa dinleme seansı olacaktı ama...

"N-Ne dedin sen?"

Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemez haldeki benim karşımda Erika mahcup bir tavır sergiliyordu.

Önce benden özür diledi.

Kendi kafasına göre hareket edip bizi zor duruma soktuğu için özür diledi ama Erika durumu biliyor olsa bile İmparatorluk yine de durmazdı.

Kulağa hoş gelmeyebilir ama Erika'nın tek başına bu gidişatı değiştirmesine imkan yoktu.

Bu yüzden onu affettim, suçlamaya da niyetim yoktu.

Kendini suçlayıp durduğu için "Sorumluluğu üstlenmeye kalkışmak fazla yüzsüzce olur" diyerek onu zorla ikna ettim.

Nasıl olsa er ya da geç o savaş çıkacaktı.

Sonuç olarak olayları istediğimiz noktaya getirebildik, o yüzden fena sayılmazdı.

Peki, Erika'yı affetmek güzeldi de asıl sorun bundan sonrasındaydı.

"Ş-Şey, Amca... O otome oyunu var ya... Art-Liebe adındaki o seri, benim bildiğim kadarıyla en az altı oyun çıkarmıştı."

O otome oyunu hakkında yeni bir gerçek mi ortaya çıkmıştı?! Demek seri üçüncü oyunla bitmiyordu!

Yani altı tane mi çıkarmışlardı?!

Başım döndü.

"P-Peki dördüncü oyun nasıldı?"

Daha ilk oyunda akla karayı seçmiş, üçüncü oyunda ise ölümden dönmüştüm.

Buna rağmen geride en az üç oyun daha kaldığını öğrenmek tam bir kâbustu.

"Erkek lisesinde mi geçiyordu neydi? Çölün olduğu bir kıtaydı sanırım ama ben oynamadım. Sadece öyle bir oyunun çıktığını hayal meytal hatırlıyorum. Oradaki erkek kılığında dolaşan bir kız, dördüncü oyunun ana karakteriydi sanırım?"

Erika oynamadığı için detaylı bilgi alamadım.

Yine de çocukluğunda defalarca oynadığı bir oyun olduğu için yenisi çıktığında doğal olarak ilgisini çekmiş olması büyük şanstı.

"Ç-Çöl mü? B-Başka bildiğin bir şey yok mu? Çok ufak bir bilgi bile olsa anlat lütfen?!"

Duymak korkunçtu ama duymamak çok daha korkunçtu.

En ufak bir bilgi kırıntısı bile toplayabilmek için çırpınıyordum.

"Beşinci oyunun geçtiği yer uzaydı."

"U-Uzay mı?!"

Bizi dinleyen Elysion gururla araya girdi.

'Sıra bende desenize! Bana bırakın. Sonuçta ben bir uzay gemisiyim. Uzayda da sorunsuzca hareket edebilirim.'

Ben şaşkınlıktan donup kalmışken, Erika altıncı oyunun nerede geçtiğini söyledi.

"Ş-Şey! Sonra, altıncı oyunda öze dönüldü ve macera yeniden Holfort Krallığı'nda başladı ama... Amca, iyi misin?"

Sandalgenin üzerinde dizlerimi göğsüme çekip büzüldüm.

Şimdi hatırlıyorum da, o kocaman göğüslü muhtar öbür dünyada bir şeyler demişti.

Dünyayı kurtarmak için bundan sonra da çok çekeceksin filan gibi bir şeyler...

Gözlerimden kendiliğinden yaşlar süzülmeye başladı.

"Keşke hiç geri dönmeseydim."

Bana üzülen Elysion neşemi yerine getirmeye çalıştı.

'Efendim, ne oldu? Bir sorun varsa, o çölün olduğu kıtayı hemen haritadan silelim mi?'

Erika, Elysion'un bu sözleri karşısında dehşete düşse de önceliği bana verdi.

"İ-İyisin değil mi amca? Eminim dünya öyle kolay kolay yok olmaz. Yani... Üzgünüm, galiba durum gerçekten ciddi."

Şimdiye kadarki gidişatı düşününce, tek bir hata bile dünyanın sonunu getirebilirdi.

Yani arka plana atabileceğim, görmezden gelebileceğim tek bir sorun bile yoktu.

Ayağa fırladım ve ciğerlerimin yettiği kadar bağırdım.

"Bu otome oyunu dünyası bana karşı harbiden çok acımasız! Lanet olsun beee!!"

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.