Savaşın Eşiğindeki Vedalar

Kraliyet başkentine döndüğümde ilk işim, şu an adeta arı kovanına dönmüş olan saraya gitmek oldu.

Bir araya gelen devasa uçan zırhlı savaş gemisi filosuna mühimmat ve malzeme sağlamak için herkes canını dişine takmış, harıl harıl çalışıyordu.

Sivil memurlar için sanırım tam şu an, bu krizin en can alıcı noktasıydı.

Savaş bittikten sonra da ortalığı toparlamak için epey meşgul olacaklardı ama o kadarına da katlanmak zorundaydılar.

Sarayın koridorunda yürürken bir yandan da Luxion ile konuşuyordum.

"Yapay zekaları destek için onların yanına mı verseydik acaba?"

Memurların iş yükünü biraz hafifletse miydik? Benim bu soruma karşılık Luxion her zamanki soğuk tonda cevap verdi.

'Kaynaklarımızı oraya bölme lüksümüz yoktu, bu yüzden herkesin elinden gelenin en iyisini yapmasını beklemekten başka çare yoktu. Onların bu çabası sayesinde bize de yüzde birkaçlık bir hareket alanı kaldı.'

"Kulağa sanki insanları köle gibi çalıştırıyormuşsun gibi geliyor."

'Zaferi elde etmek için gerekli bir fedakarlık. Zaten bu onların asıl işi, bu yüzden bu kadarına da katlanmalılar.'

Laf dalaşına girdiğim Luxion ile bu şekilde konuşmak, gereksiz kibarlıklar ve çekinceler olmadan insanı rahatlatıyordu.

Yıllardır süren bir dostluğumuz varmış gibi hissettiğimde, yüzümde kendiliğinden bir tebessüm belirdi.

Yoluma devam ederken, karşıdan beni fark eden biri adımlarını hızlandırarak yaklaştı.

Alzer Cumhuriyeti'nden gelen Luise-san'dı.

"Sonunda dönebildin."

Sarayda olmadığım için bana biraz kızgın görünüyordu, ellerini beline koymuştu.

Fakat yüzümü görür görmez hemen gülümsedi.

"Sizin tarafınızdan karşılanmak garip bir his, Luise-san."

Kendi memleketimde yabancı bir ülkenin prensesi tarafından karşılanmak hakikaten tuhaf bir duyguydu.

Yine de tanıdık birini görmek beni biraz olsun rahatlatmıştı.

Luise-san omuzlarını silkti.

"Buralarda yapacak pek bir şey bulamadım. İşlere doğrudan yardım etmem de pek doğru olmazdı, ben de kendimi Cumhuriyet tarafının rehinesi konumuna alıştırdım."

"Rehine mi? Yok artık, o kadar da değil..."

Bize yardım teklif eden Alzer Cumhuriyeti'nden rehine almanın ne kadar doğru olduğunu düşünürken, kendisi halime güldü.

"Kendi ülkemize karşı yapılan bir gösterişten ibaretmiş. Yabancı bir orduya güvenemeyeceğini söyleyen pek çok soylu var sonuçta. Mylene-sama'nın önerisiydi, ben de kabul ettim."

"Mylene-san'ın mı?"

Yüzümün istemsizce gevşediğini fark etmiş olacak ki, Luise-san memnuniyetsiz bir ifade takındı.

"Ona karşı epey boş olmadığın kulağıma çalınmıştı, demek doğruymuş?"

"Olamaz öyle şey. Benimle Mylene-san arasında asla aşılamayacak devasa bir duvar var."

Gülerek geçiştirmeye çalıştım ama Luise-san bana hiç de inanmayan gözlerle bakıyordu.

"Neyse, her neyse. Ondan ziyade, nişanlıların Licorne tarafında son hazırlıkları yapıyorlar. Dönmeleri herhalde birkaç saati bulur, değil mi?"

Luxion'a baktığımda, tek gözünü aşağı yukarı hareket ettirerek onayladı.

Görünüşe göre durum tam da dediği gibiydi.

"Öyleyse biraz beklemem gerekecek. Önce diğer işleri mi halletsem acaba?"

Ben bunu düşünürken Luise-san bir öneride bulundu.

"O zaman neden gidip önce Dük-sama'ya bir selam vermiyorsun?"

"Dük mü? Ah, doğru ya."

Ustamın çalışma odası olarak kullandığı odaya doğru yöneldim.

Odanın içi dağ gibi birikmiş evrak yığınlarıyla doluydu.

Ustam her ne kadar yorgun görünse de dış görünüşü hâlâ kusursuzdu.

Onunla karşı karşıya oturmuş, çayın enfes kokusunun tadını çıkarıyordum.

Evrak ve mürekkep kokularının arasına karışan çayın o güzel aroması odaya yayılıyordu. Durumun ciddiyetinden dolayı bundan tamamen keyif almak zordu ama bu kadarı bile huzur vericiydi.

"Ustamın aslında bir Dük olduğunu ve o Roland'ın amcası olduğunu öğrendiğimde gerçekten çok şaşırmıştım."

Mahcup bir gülümsemeyle bana bakan ustam, duruşunu dikleştirdi.

"Geçmişte unvanımı ve göbek adımı geride bırakıp, akademide sıradan bir öğretmen olarak krallığı gözlemliyordum. Zaten bunu kendi kendime sağda solda anlatacak halim de yoktu. Ancak işler bu noktaya geldikten sonra, Mystarion olarak sana yalnızca özür dileyebilirim."

Hafifçe eğilerek özür dilemeye yeltenen ustamı aceleyle durdurdum.

"Lütfen bunu dert etmeyin! Sizin de kendinize göre sebepleriniz olduğunu gayet iyi anlıyorum. Üstelik şimdi bize yardım ediyorsunuz."

Gülümseyerek konuştuğumda, ustam önce biraz şaşırdı, ardından yüzünde içten bir tebessüm açtı.

"Benim gibi bir ihtiyar işinize yarayacaksa, bu gençlerin arkasında durmaktan memnuniyet duyarım. Kendi sorumluluklarımdan kaçmamam gerektiğini bana sert bir şekilde hatırlattınız."

Kendiyle hafifçe alay eden ustamın yüzünde, yine de her şeye rağmen huzurlu bir ifade vardı.

"Usta..."

İkimiz arasındaki bu sessiz an uzayıp giderken, sonunda daha fazla dayanamamış olacak ki, Mylene-san hafifçe öksürerek araya girdi.

"Öhöm, öhöm! Şey, ikiniz de beni tamamen görmezden gelmeyi bırakır mısınız lütfen? Kendimi gerçekten çok dışlanmış hissettim."

Kendini aralarında fazlalık gibi hisseden Mylene-san, gözleri hafifçe dolarak sitem etti.

Ustamla göz göze gelip acı acı gülümsedikten sonra Mylene-san'a içtenlikle teşekkür ettim.

"Mylene-sama, bu süreçte bize gerçekten çok büyük desteğiniz oldu. Angelica'dan gelen mektuplarda okudum. Her an onun yanında olup ona destek vermişsiniz. Size minnettarım."

Teşekkür ettiğimde, Mylene-san hafifçe kızararak gülümsedi.

"Rica ederim. Zaten Angelica benim için aynı zamanda bir öğrenci sayılır. Bu vesileyle onu tam anlamıyla yetiştirmek fena bir fikir değil diye düşündüm."

"Öyle mi?"

Yetiştirmek derken tam olarak neyi kastettiğini merak ettim ama sormak yerine Mylene-san'ın yorgun haline takıldı gözüm.

O kadar yoğun çalışıyordu ki, ellerinde hâlâ mürekkep lekeleri duruyordu.

Gözlerinin altında hafif halkalar oluşmuştu ancak bunu makyajla ustaca gizlemeye çalışmıştı.

Onu bu kadar zor bir duruma soktuğumuz için kendimi gerçekten suçlu hissettim.

Az önce Luxion'a "bırakalım herkes elinden geleni yapsın" demiştim ama bizi desteklemek için sınırlarını zorlayan bu insanları kendi gözlerimle görünce, kendi düşüncelerimin ne kadar bencilce ve sığ olduğunu bir kez daha anladım.

Yine de pat diye ağzımdan kaçan o düşüncesiz laflarım yüzünden kendime kızıyordum.

Mylene-san gözlerimin içine dik dik baktı.

"Bunu baştan açıkça söylemeliyim. Bu savaşta eğer kaybedersek, bizim için bir daha 'sonrası' olmayacak."

Mylene-san'ın bu kesin uyarısının ardından ustam da araya girerek durumu detaylandırdı.

"Kraliçe Mylene-sama haklı. Holfort Krallığı'nın elindeki tüm yedek kaynaklar ve mühimmat bu savaşla birlikte tamamen tükenecek. Elbette sıfırlanmayacaktır ama İmparatorluk karşısında ikinci bir savaşı kaldıracak gücümüzün kalmayacağını çok iyi bilmelisin."

Savaşlar yüzünden zaten yıpranmış olan krallık için bu son şanstı.

Savaşmak istesek bile elimizde bunu yapacak mühimmat kalmayacaktı. Doğrusu buydu.

Eğer kaybedersek, İmparatorluk bizi çiğneyip geçecekti.

"Zaten bunu tek atımlık bir kurşun olarak görüyorum, sonrasını hiç düşünmedim."

Çayımdan bir yudum alırken, ustam ve Mylene-san sessizce bakıştılar.

Yüzlerindeki o endişeli ifadeyi görünce ne sormak istediklerini anladım ve daha fazla konuşmalarına fırsat vermeden ayağa kalktım.

"Ustamın çayı her zamanki gibi harika. Savaşa gitmeden önce bunu tadabildiğim için minnettarım."

"Ölüme doğru giden bir dosta, sadece bu kadarcık ikramda bulunabildiğim için kendimden utanıyorum."

Ustam mahcubiyetle konuşurken, bana "dostum" demesi içimi ısıtmıştı.

"Hayır, benim için bundan daha büyük bir ikram olamazdı."

Bu kez Mylene-san da ayağa kalktı ve ellerini önünde birleştirerek bana baktı.

"Dualarım seninle. Yolun açık olsun."

Sırf benim güvenliğim için tüm kalbiyle dua eden Mylene-san’ı görünce kendimi suçlu hissettim.

Bu hissi gizlemek için ağzımdan kelimeler kendiliğinden dökülüverdi ve bir şaka yaptım.

"Mylene-sama benim için dua edince, gerçekten işe yarayacakmış gibi hissediyorum."

"O alaycı tavrın hiç değişmiyor."

Sürekli şaka yapmama kızıp ciddileşmemi isteyen o hali çok sevimliydi.

Bu yüzden kelimeler bir anda ağzımdan kaçtı.

"Ben böyleyim işte. Bir de... Sizi seviyorum, Mylene-san."

"Hya?!?"

Şaşkınlıktan yüzü kıpkırmızı olan Mylene-san’a bakıp şakamın işe yaradığına sevinirken, Usta’nın gözlerini belerttiğini fark ettim.

"Mystarion, sen gerçekten neden her seferinde..."

"Ah, elbette sizi de seviyorum Usta. Bana çay demlemeyi öğrettiğiniz için size gerçekten minnettarım."

Yaptığım şakaya muhtemelen içten içe pes etmişti.

Ortam biraz gerilince kaçar gibi odadan çıktım ve son bir kez arkama döndüm.

"Her şey için teşekkürler. İkinize de minnettarım."

Benim gibi birine çay gibi harika bir hobiyi öğreten Usta.

Ve bir yetişkin olmasına rağmen içindeki o çocuksu çekiciliği koruyan Mylene-san.

Bana çokça emeği geçen bu iki insana teşekkür ettikten sonra odadan ayrıldım.

Sessizce durumu izleyen Luxion, sağ omzuma doğru yanaştı.

'Sizi seviyorum demek oldukça iddialı bir çıkış oldu.'

"Sevginin de çeşitleri var. Saygı sevgisi, arkadaş sevgisi gibi."

'Eğer sevgiden bahsedecekseniz, önceliği nişanlınız olan o üç hanıma vermeniz gerekmez miydi?'

"Ben söylesem şaka gibi gelmez mi?"

'Buraya kadar gelmişken, şaka gibi geleceğini düşünüp söylememeyi mi tercih ediyorsunuz? Normalde de daha sık sevgi sözcükleri fısıldamalısınız.'

"Sevgiyi sürekli dile getirince sanki değerini kaybediyormuş gibi hissediyorum."

'Creare’nin verilerine göre, sevgiyi düzenli olarak ifade etmek, o duygunun azalmasını engelliyor.'

"Bana Roland gibi mi olmamı söylüyorsun?"

Herkese sevgi fısıldayan Roland’ın halini hayal ederek koridorda yürürken, tam da üstüne kendisiyle karşılaştım.

Ortalık bu kadar karışıkken, Roland sarayda çalışan bir kadınla gülümseyerek sohbet ediyordu.

Resmen flört ediyordu.

"Kralımız bu yoğunlukta bile kız peşinde koşuyor demek."

Ben lafı sokunca, konuştuğu kadın yüzüme bakıp bir an şaşkın bir ifade takındı.

Yüzümde tuhaf bir şey mi vardı? Yüzüme dokunup kontrol ederken, Roland kadının kulağına bir şeyler fısıldayıp onu gönderdi.

Sonra da karşımda her zamanki iğneleyici laflarını... Etmedi.

"Ooo, Krallık’ın Kahramanı-dono. Sonunda dönebildiniz demek. Mylene sizin için çok endişeleniyordu."

"Konuşma tarzın iğrenç."

Roland’ın bu yapay üslubuna karşı gerileyince, kendisi haksızlığa uğramış gibi bir tavır takındı.

"Yine de senin için endişeleniyorum. Bu defa, ben bile sana fazla yük bindirdiğimi düşünmüştüm."

"Öyleyse kendin daha çok çalış. Herkes harıl harıl çalışırken kızlarla flört etmen tam bir rezillik."

Roland’ın bu davranışını ayıpladığım sırada Luxion derin bir iç çekermiş gibi bir hareket yaptı.

Gözünü benden kaçırıp merceğini hafifçe aşağı eğerek yukarı aşağı oynattı.

'Az önce Mylene’e karşı sergilediğiniz tavrı düşünürsek, Efendim, Roland’ı suçlayacak durumda değilsiniz.'

"Nedenmiş o?"

Ben başımı yana eğerken, Roland alışılmadık derecede ciddi bir ifadeyle bana baktı.

Taht odasında takındığı o resmi ifadeden farklı olarak, bu kez yüzünde samimi bir endişe vardı.

"Artık sana söyleyeceğim yeni bir şey yok. Ancak bir büyüğün olarak sana bir tavsiye verecek olursam... Hak ettiğinden çok daha fazla sorumluluk yükleniyorsun."

"Sen bana tavsiye mi veriyorsun? Yanlış bir şey mi yedin?"

Endişesini dalgaya almama rağmen Roland’ın ifadesi değişmedi.

"Alay etme. Ciddi bir şey konuşuyorum."

Ben susunca Roland konuşmaya devam etti.

"Biraz rahatla. Benim Mylene’e sığındığım gibi, senin de Angelica’ya sığınabilecek kadar rahat olman gerek. Yoksa bir gün sırtındaki o yükün altında ezileceksin."

Roland’ın benim için endişelenmesi şaşırtıcıydı ama yine de içimde kalmasın diye ekledim.

"Bence senin biraz daha sorumluluk yüklenmen gerekiyor."

"Hâlâ o çeneni tutamıyorsun, velet."

Bu saatten sonra ona "Majesteleri" diye hitap etmeye ya da karşısında el pençe divan durmaya niyetim yoktu.

Bu yüzden Roland ile hep senli benli konuşuyordum ama o da bunu hiç sorun etmiyordu.

Kendince bana değer verdiği doğruydu sanırım.

"Gerisini tamamen sana bırakıyorum. Sakın ölme, velet."

Arkasını dönen Roland, bu son sözleriyle birlikte yanımdan uzaklaştı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.