Arcadia’nın dışında savaşın seyri değişiyordu.
Krallık ordusu toparlanmış, İmparatorluk ordusunu geri püskürtüyordu.
Bunun tek sebebi, düşmanın bir kısmının kale içine çekilmiş olmasıydı.
Lion ve diğerlerinin Arcadia’nın kalbine dalmasıyla, Büyülü Şövalyeler gibi hayati bir güç savaş alanından çekilmek zorunda kalmıştı.
Kendi kalelerinin saldırıya uğradığı gerçeğiyle paniğe kapılan İmparatorluk ordusu, bocalıyordu.
Süreci köprüden izleyen Gilbert, vakit kaybetmeden çevredeki müttefiklerle koordinasyon sağlayarak İmparatorluk ordusuna karşı taarruz başlattı.
"Bu fırsatı kaçırmayın! Bastırmaya devam edin!"
İki taraf da var gücüyle çarpışıyordu; kayıp oranları muhtemelen akılalacak gibi değildi.
Bu sıradan bir savaş olsaydı, her iki ülke de gelecek nesiller tarafından geri çekilme vaktini kestiremeyen aptallar olarak Değerlendirme alırdı kuşkusuz.
Ön saflarda komutayı elden bırakmayan Gilbert’e bakan kaptan endişeliydi.
"Gilbert-sama, lütfen geriye çekilin! Siz Redgrave Hanedanı’nın varisisiniz. Vince-sama’nın akıbeti belirsizken hayatta kalmak zorundasınız!"
Ancak Gilbert bu uyarıya kulak asmadı.
"Buradan kaçarsam nesiller boyu sürecek bir utanç kalır geriye. Bana bu utancı mı reva görüyorsun?"
"Katlanılması gereken utançlar da vardır! Hem şu an müttefiklerimiz üstün durumda. Şimdi çekilmeniz utanç sayılmaz."
"Utanç dediğin lafın gelişi. Buradan kaçmaya sadece benim gururum elvermiyor."
"Gilbert-sama..."
Kaptan ikna etmekten vazgeçtiği sırada, uçan savaş gemisinin yakınından iki beyaz zırh süzülüp geçti.
Canavarları biçe biçe ilerleyen bu iki zırhın heybeti gerçekten güven veriyordu.
Zırhların kalitesi yüksek olmalıydı ama pilotların yeteneği çok daha göz alıcıydı.
Gelgelelim...
Telsizden sızan konuşmalar, dövüş tarzları kadar rafine değildi.
"Böylece en çok düşmanı ben devirmiş oldum, ben kazandım!"
"Benim avımı elimden çalıp bir de böbürlenme ulan!"
Redgrave Hanedanı’na ait uçan savaş gemisine, modifikasyon sırasında ekranlar yerleştirilmişti.
O ekranlarda beliren şey, garip maskeler takmış iki adamdı.
Gilbert, ikisinin sesini duyar duymaz kim olduklarını anladı.
Eliyle alnını tutup dizlerinin üstüne çöktü.
Panikleyen kaptan hemen Gilbert'in durumunu kontrol etmeye çalıştı.
"Gilbert-sama!? Kendinize gelin!!"
Kaptan da durumu içten içe anlamıştı herhalde. Gilbert’in hislerini gayet iyi kavramış gibiydi.
"S-Sorun yok. Ondan ziyade, kaptan... Şu iki zırhı hedef alabilir misiniz?"
"Ha?"
Gilbert, gözlerinin önünde bir yandan kavga edip bir yandan savaşan maskeli şövalyelere ifadesizce bakıyordu.
"Tek bir atış yapsak... Yanlışlıkla oldu desek yemezler mi?"
"Yok artık, yapmayın! Ne olursa olsun onlar bizim müttefikimiz?!"
Gilbert acı bir ifadeyle yüzünü ekşitti.
"Biliyorum! Biliyorum ama... Yine de?!"
'Böyle bir yerde ortaya çıkarken akıllarından ne geçiyordu acaba?'
İkisinin sesi hâlâ ekrandan yankılanıyordu.
"Ulan sen gerçekten kimsin ha? Dönüşte seni yakalayacağım! Sarayın zindanına tıkılmaya hazır ol!"
"Asıl sen bana karşı geldiğine pişman olacaksın piç! Seni o zindana atayım da gününü gör!"
Ne yazık ki maskeli şövalyeler karşılarındakinin kim olduğunu henüz kavrayamamıştı.
Arcadia’nın güç çekirdeği.
Orada dövüştüğüm rakip, benim gibi doping yapmış olan Finn’di.
İkimiz de makinelerimizin tüm sınırlarını zorluyorduk.
Performans açısından bakarsak... Brave sanırım bir adım öndeydi?
"Arroganz’ın bu kadar sıkıştırıldığını en son Siyah Şövalye morukta görmüştüm."
Aklıma Siyah Şövalye geldi.
Eski Düklük kahramanı olan, boşluğumdan yararlanıp beni köşeye sıkıştıran o ihtiyar.
O zamanki tecrübem olmasaydı, şimdiye Finn’e çoktan kaybetmiş olurdum.
O gün çektiğim zorluklar sayesinde bugün ayakta kalabiliyordum.
"Güç çekirdeğini yok etmene izin vermeyeceğim!"
Brave uzun kılıcını savurdu. Saldırıyı savuştursam da güç farkı yüzünden savrulup duvara çakıldım.
Gövdem duvara gömüldüğünde, Brave’in iki omzundan boynuz benzeri çıkıntılar belirdi; Qi yükleyip üzerime bir elektrik dalgası fırlattı.
Epey Büyü Gücü harcıyor gibiydi ama yakında güç çekirdeği olduğu için çevredeki mana kaynağını tepe tepe kullanıyordu.
Savaş alanı Finn’in lehine dönmüştü.
"Luxion!"
"Zırh yüzeyinde kalkan konuşlandırılıyor."
Fırlatılan elektrik dalgasını durduran şey, Arroganz’ın yüzeyinde açılan ince bir büyü bariyeriydi.
İlave zırhı attığım için, Brave’in şimdiki saldırıları Arroganz’a doğrudan nüfuz edebiliyordu.
Arroganz sağlam kalmıştı kalmasına ama çevre aynı durumda değildi.
Yıldırımın vurduğu alan eridi, hemen ardından şiddetli bir patlama meydana geldi.
O noktadan havalandığım an Brave uzun kılıcını tepemden aşağı indirdi.
Duvarı devasa bir yarıkla belinden kesen bu güç tüylerimi ürpertti.
"Ben... Biz kaybedemeyiz!"
"Sanki benim kaybetmeye niyetim var piç!"
Dikkatsizce üzerime çullanan Brave’e doğru Arroganz sol kolunu uzatıp bir şok dalgası saldı.
Son anda Sıyrılmayı başardığı için doğrudan hasar almadı.
Yine de araya mesafe koyabilmiştim, bu kadarı kâfiydi.
Bu kez taarruza geçen bendim.
Yatayda savurduğum devasa kılıcı Finn savuşturdu ve hemen ardından bana doğru bir tekme savurdu.
"Ayağını hiç rahat tutamıyorsun di mi!"
"Senden duyacak değilim!"
Tekmenin ivmesiyle geriye doğru süzülürken lazer fırlattım; zırhının yüzeyinin yanmasını umursamadan aradaki mesafeyi kapatmaya devam etti.
Finn gibi Brave de hırslanmış olmalı ki aldığı hasarı zerre umursamıyordu.
"Daha fazla vakit kaybedemem."
Pedala sonuna kadar bastım. Schwert’in değişken itiş nozülleri daraldı, mavi alevler püskürterek Arroganz’ın hızını katladı.
Brave de aynı şekilde hızlandı.
Yasa denecek yarasa benzeri kanatlarını çırparak peşime takıldı.
O kanatları hedef alıp lazer yağdırdım; yansa da, delik deşik olsa da anında Rejenerasyon gerçekleşiyordu.
Ardından, kaçmakta olan bana doğru tekrar elektrik püskürttü.
Sıkıştırılmış elektrik küreleri sürü halinde Arroganz’a yöneldi.
"Güdümlü büyü tespiti. Sayı... Seksen bir!"
"Vur şunları!"
Schwert lazerlerle karşılık verdi ama sayı çok fazla olduğu için hepsini imha edemedi.
Luxion, Schwert’in kalan enerjisini hesaplayarak savunma yapıyordu fakat Finn gibi bir rakibe karşı enerji su gibi akıp gidiyordu.
"Nasıl bu kadar hızlı hareket edebiliyor!? Lion ve Arroganz ne kadar güçlü olursa olsun, bu kadarı imkânsız!"
Finn ve yanındaki, Arroganz’ın hareketlerindeki tuhaflığı sezip kuşkulanmaya başlamıştı.
Kendi güçlendirici ilacı kullandığı halde kazanamıyor oluşu, Finn’e kötü şeyler hissettirmiş olmalıydı.
Ne yaptığımı anlayan ise Brave oldu.
"...Yaptın demek."
"Ne oldu, Siyah Kafa?"
"Müttefikim, Luxion denen o pİç sınırları aştı! O yaratık kendi efendisini öldürmeye çalışıyor!"
"Yalan söylüyorsun?!"
Kulağıma gelen seslerle birlikte Luxion’a döndüm.
"Kafana takma. Hepsi benim emrimdi."
Duymazdan gelebilirdi ama Luxion bu sözler karşısında hafifçe titredi.
"Hiçbir şey bilmeden konuşuyorsun."
Brave, Luxion’u suçlamaya devam etti.
"Bizi yenmek uğruna kendi efendini kurban mı ediyorsun?! Kullandığınız o güçlendirici ilaç normal bir şey değil. Canınızdan çalan türden bir lanet bu! Tam da eski insanlığın teneke makinelerine yakışan bir pislik!"
Suçlamalar karşısında öfkesine hakim olamayan Luxion, sertçe karşılık verdi.
"Siz olmasaydınız, Efendim böyle bir ilaca asla elini sürmezdi! Siz yeni insanlık, en başından beri hiç var olmamalıydınız!!"
Duygular tırmandıkça savaş daha da şiddetleniyordu.
Bu curcunanın ortasında Finn bana seslenmeye devam etti.
"Léon! Nasıl böyle kolayca canını ortaya koyabiliyorsun?! Sen hayatına daha çok değer veren biriydin! Nasıl bu kadar kolay...!"
Benim gibi birine canı pahasına savaşmanın yakışmadığını mı söylemeye çalışıyordu? Bunu en iyi ben biliyorum zaten.
Fakat bu iki elin kurtarabileceği şeyler sınırlıydı.
"Açgözlülük edip her şeyi kurtarmak istiyorsan, bazı şeylerden vazgeçmen gerekir!"
Gözüm dönüp her şeye uzanmaya çalışırken, ellerim bir anda yüklerle dolup taşmıştı.
Buna rağmen etrafımda hâlâ kurtarılmayı bekleyen şeyler yuvarlanıyordu.
Elden ne gelir ki?
Bu kolların sarabileceği miktarın bir sınırı vardı neticede.
Finn hareketlerimi ayıpladı.
"Kendi hayatın pahasına olsa bile mi?!"
"Sayenizde bir sürü kişiyi kurtarabileceğim!"
Bu savaşı kazanırsam, tek bir canın tartamayacağı kadar çok insan kurtulacaktı.
Bu yüzden kaybedemezdim.
Karşımdaki Finn bile olsa, yenilmeye niyetim yoktu.
Karşılıklı saldırılar daha da sertleşti.
Gülle şeklini alan elektrik küreleri bizi takip ediyordu. Brave'in öfkesine tepki vererek büyüdüler, hızlanarak Arroganz'a doğru fırladılar.
Etrafımdan dolanan tek bir elektrik küresini büyük kılıçla kestiğimde, hareketim anlık olarak durdu ve Brave aradaki mesafeyi kapattı.
"Tch!"
Yaklaşan Finn'e bir tekme savurdum ama sol eliyle Arroganz'ın bacağını yakaladı.
"Tuzak...!"
Fark ettiğimde iş işten geçmişti, Brave çoktan Arroganz'ın bacağını parçalamıştı.
"Sağ bacak atılıyor."
"Piç kurulusu, iyi iş çıkardın!"
Brave'in yüzeyine baktığımda damarların zonkladığını gördüm.
"Brave de mi ilacı enjekte etti?!"
"Hayır, pilotla zihinsel bağ kurduğu için onun etkisine girmiş görünüyor."
Sınırlarını aşırı zorluyor olmalıydı. Bana karşı inanılmaz bir odaklanma sergiliyordu.
Derken, aklıma tek bir ihtimal geldi.
Gözlerimi güç reaktörüne çevirdim.
"Demek bu yüzdendi... Finn, sen çok fazla zorladın."
Peşimi bırakmayan Finn, ilacın etkisi yüzünden kontrolden çıkmış, etrafındaki hiçbir şeyi göremez olmuştu.
"Léon! Buna bir son veriyorum!"
Finn'in elindeki uzun kılıç ışık saçmaya başladı, ardından adeta yıldırımı hapsetmiş bir biçim aldı.
Namlunun uzunluğu katlanarak büyüdü, sıyrılmak bile tam bir işkenceydi.
Brave, o devasa kılıcı sallayarak üzerime çullandı.
"Eline ne geçerse ateşle!"
"Anlaşıldı!"
Lazer saçarak kaçmaya çalışırken etraftaki manzara korkunç bir hızla akıp gidiyordu.
Silindir şeklindeki dar alanda dönerek birbirimizle ölümüne çatışıyorduk.
Güçlendirici ilacı kullanmasaydım, bu hıza ayak uydurmam imkansızdı.
Kaçmama rağmen Finn, bir gölge gibi peşimi bırakmıyordu.
"Finn... Sen benden daha güçlüydün."
Gerçekten güçlüydü. Fakat... İlaca bel bağlamak senin hatandı.
Sıkışıp arkamı devasa yapıya dayadığımda, Finn elindeki yıldırımlarla kaplı uzun kılıcı havaya kaldırdı... Ve tereddüt etmeden indirdi.
Doğrudan canımı almaya yönelik bir darbeydi.
"İşte şimdi bittiiiiin!"
"Yoldaş, yapma!"
Durumu ilk fark eden Brave oldu ama artık çok geçti.
Finn de uyarısıyla birlikte gerçeği kavradı fakat iş işten geçmişti.
"S-Siktir!"
Telaşla uzun kılıcı durdurmaya çalıştı ama hızı kesemedi.
Kılıç, arkamı verdiğim yapıya derinlemesine saplandı. Finn geri çekmeye çalıştı ama nafileydi.
Arroganz'ın sol kolu, Brave'in kolunu kavrayıp kendine doğru çekti.
Uzun kılıcın keskin ucu reaktörün kalbine gömüldü.
"Finn, senin tek hatan o ilacın etkisini önceden tecrübe etmemiş olmandı. Görüş alanın biraz daralmış sanki!"
Finn'in kullandığı güçlendirici ilacın muazzam bir etkisi vardı, doğru.
Ama bu yüzden onu test etme fırsatı bulamamıştı.
Eğer önceden denemiş olsaydı, ya kendisi kullanmaktan vazgeçerdi ya da Brave onu durdururdu.
Her halükarda, Finn'in görüşü normalden çok daha daralmıştı.
Düşmanı olan bana o kadar odaklanmıştı ki, etrafındaki dünyayı unutmuştu.
Büyülü yaratıkla zihinsel bağ kurduğu için bu körlük Brave'e de bulaşmış, durumu fark etmekte geç kalmışlardı.
Kıstırıldığım yer reaktörün kendisiydi... O devasa sütun.
Finn'in dev kılıcı reaktöre saplanmış, yayılan yüksek ısı iç kısımlara ulaştığı için sütun inlemeye başlamıştı.
Çatlaklar genişledi, etrafa tuhaf sesler yayıldı.
Sanki bir çığlık gibiydi.
"Efendim, reaktörün imhası henüz tamamlanmadı."
Luxion'un sesini duyunca, şaşkınlıktan donup kalan Finn'i bir kenara itip elimdeki büyük kılıcı hırsla indirdim.
Kılıç sütuna derinden saplandığı an Luxion'a bağırdım:
"Şimdi!"
"Anlaşıldı!"
Arroganz'ın iki kolundan kılıca devasa bir şok dalgası aktarıldı, enerji doğrudan reaktörün içinde patladı.
"Daha fazla!"
"Adamantit büyük kılıç bu yüke dayanamaz! Ayrıca Arroganz'ın kendisinin de dayanıp dayanamayacağı şüpheli!"
"Bütün gücünle yüklen! Parçalanacaksa parçalansın!"
"...Anlaşıldı!"
Luxion'un korktuğu gibi oldu; şok dalgasını üreten sağ kol alev aldı ve kılıç bin parçaya bölündü.
Ama başarmıştık.
Sütun içeriden şişmeye başladı, ardından çatlakların olduğu yerden yarıldı.
Kızıl parçacıklar şiddetle fışkırdı, oluşan patlama rüzgarı Arroganz'ı savurdu.
Kıpkırmızı olan devasa sütun gözlerimizin önünde erimeye başladı.
Etrafa yayılan kızıllık yüzünden göz gözü görmüyordu.
"Ne oldu?!"
"Reaktörün imhası başarılı. Ancak reaktör erime fazında. Burada kalmak çok tehlikeli!"
"O zaman hemen tahliye— höh!"
Ağzımı kapattığım an, öksürükle birlikte avuçlarıma bol miktarda kan döküldü.
"Efendim! Panzehir—"
İlacı alalı on dakika bile olmamıştı.
Sürenin dolmasına daha birkaç dakika vardı ama bedenim çoktan iflas etmişti.
"Haha... Biraz daha antrenman yapmalıymışım."
"Panzehir kullanımını onaylayın!"
"Üzgünüm Luxion... İmkansız."
Lövyeyi kavrayıp Arroganz'ı hareket ettirdiğim an, az önce bulunduğum yere devasa bir kılıç indi.
Finn'in sürdüğü Brave, sanki gözyaşı döküyormuş gibi ikiz gözlerinden sıvı akıtıyordu.
"Nasıl yaparsın... Nasıl... Mia'nın geleceğini nasıl yok edersin?!"
Öfkesiyle gözü dönen Finn'e sakince fısıldadım:
"Ben kazandım."
"Uwaaaaaah!"
Çığlık atarak üzerime koşan Finn'den kaçmak için yukarı doğru yükseldim.
Luxion silahların durumunu rapor etti:
"Sağ kol çalışmıyor. Sol kolun şok dalgası üreten mekanizması yandı, saldırı yapılamaz. Efendim, buraya kadar. Panzehiri enjekte edin!"
"Henüz değil!"
Schwert'e lazer atışı yaptırıp tavanda yuvarlak bir delik açtırdım.
Açılan delikten Arroganz'ı dışarı fırlattım.
"Dışarı çıktık mı?!"
"Arcadia'nın güç çıkışı düşüyor. Düşüşe geçtiği doğrulandı!"
Fırladığımız delikten dışarı alevler fışkırıyordu.
Hemen ardından zırhı kavrulmuş Brave belirdi.
Schwert'e dönüp içimden özür diledim.
'Bugüne kadarki her şey için teşekkürler, Schwert.'
Luxion ne yapmak istediğimi anlamıştı. Schwert'i gövdemizden ayırıp Finn'e doğru yönlendirdi.
"Schwert ayrıldı. Uzaktan kumanda başlatılıyor."
İyice hızlanan Schwert doğrudan Brave'e çarptı. Zırhın gövdesini delip geçerek onu geriye doğru sürükledi.
Brave acı dolu bir çığlık attı.
"Kahretsinnn!!"
Schwert'in sivri ucu, devasa zırhın gövdesine derinlemesine saplanmıştı.
İçindeki pilotun sağ kurtulmasına imkân yoktu.
Finn... muhtemelen anında ölmüştü.
Arcadia'nın tavanına, yani güvertesine yuvarlanan Brave artık kımıldayamıyordu.
Arroganz'ı Brave'in yanına indirdim ancak tek bacağı kaldığı için dengede durmakta zorlanıyordu.
"Efendim, ten dakikalık sınırı çoktan aştınız. Derhal panzehiri uygulayın!"
Luxion'un panik içindeki sesini duyduğumda elim refleksle yine ağzıma gitti.
Avucuma bolca kan püskürdü.
"Efendim!"
"Panikleme... Panzehiri... çabuk ver..."
Brave'e doğru yaklaştım. Finn'den hiçbir ses gelmiyordu.
Brave'in çift gözünden kırmızı gözyaşları süzülüyordu.
Luxion, karşımızdaki o devasa zırha doğru seslendi.
"...Hâlâ savaşacak mısın?"
Brave'in savaşmaya hiç niyeti yok gibiydi.
"Niyetim olsa ne yazar? Kadim dostum yokken nasıl savaşayım..."
Brave'in gövdesi yavaş yavaş ufalanmaya, dağılmaya başladı.
Ardından Finn'in son sözlerini bana iletti.
"Leon, kadim dostumdan sana mesaj var... 'Beni öldürdüğü için ona kin beslemiyorum. Birbirimizden kalır yanımız yoktu zaten' dedi."
"Demek... öyle dedi... Tam da ona yakışır bir laf."
Düzgün konuşamıyordum.
Panzehiri enjekte etmiştim ama vücudumdaki o korkunç ağrı bir türlü dinmiyordu.
Brave artık formunu koruyamıyordu. Çökerek yavaş yavaş ortadan kaybolmaya başladı.
"Yine de rahatlamak için henüz erken. Ne de olsa Arcadia'nın çekirdeği hâlâ sağlam. Her ne kadar o pıçten nefret etsem de... Neyse, ondan da ziyade..."
Brave kolunu kaldırıp güverteye saplanmış olan uzun kılıcı işaret etti.
Ne demek istediğini anladığımda Arroganz'a kılıcı çekip çıkarttırdım.
Arroganz'ın o hâlini gören Brave son kez gülümsedi.
"Dostum... özür dilerim..."
Griye dönüp unufak olan Brave rüzgârda savruldu. Geride en ufak bir iz bile kalmamıştı.
Finn'in cesedi bile.
"Finn..."
Kendi ellerimle öldürdüğüm dostumun adını fısıldarken gözlerimden yaşlar süzüldü.
Buna hakkım yoktu oysa.
Duygusallığa kapılmışken Luxion beni uyardı.
"Efendim, henüz bitmedi. Az önceki laflar doğruysa Arcadia'nın çekirdeği hâlâ duruyor. Ana gövdenin rejenerasyon geçirebileceğini sanmıyorum ama yine de onu imha etmeye öncelik vermeliyiz. Müttefiklerimize haber vermeliyim."
Artık sadece o çekirdeği yok etmemiz gerekiyordu. Sonrasında zafer bizim olacaktı.
Kana bulanmış gözyaşlarımı silip kendimi topladım.
"Haklısın. Şunu bir an önce bitirelim."
Her şeyin bittiğini sanıyordum ama fırlayıp çıktığımız o delikten dışarı kırmızı parçacıklar süzülmeye başladı.
Bu ışıklar rüzgârda savrulmuyordu; aksine, bir nokta tarafından emiliyor gibiydiler.
"Efendim... Bir varlık, ortamdaki büyü gücünü muazzam bir hızla emiyor."
Finn'den yadigar kalan uzun kılıcı Arroganz'ın sol eliyle sıkıca kavradım.
"Düşman dediğin de yenilgiyi kabul etmeyi hiç bilmiyor."
Görünüşe göre bu savaş henüz bitmemişti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.