Uzaya kaçarsam her şeyin son bulacağını sanıyordum.
Holfort Krallığı'ndan ben silinirsem, hedefini kaybeden İmparatorluk da silahını indirecektir diye düşünmüştüm.
Fakat görünüşe göre işler o kadar basit değilmiş.
O otome oyununda bu kadar köklü ve baş belası bir sorun olacağını tahmin bile edemezdim.
—Ne demek eski insanlık ve yeni insanlık?
Keşke daha barışçıl bir dünyayı konu alan bir oyun olsaydı.
Erika'nın tedavi gördüğü oda, Licorne'da hazırlanan revirdi.
Luxion ve Creare'nin üzerine titreyerek tasarladığı anlaşılan bu odada her türlü donanım mevcuttu.
Ne olursa olsun Erika'yı yaşatacaklarına dair o ikisinin güçlü iradesi odanın her köşesinden hissediliyordu.
Erika'nın uzandığı yatağın hemen yanındaki sandalyede oturuyordum.
Yüzüme bir tebessüm kondurmuştum ama gerçekten gülümseyebiliyor muyum, emin değildim.
"Sadece biraz uykusuzum, iyiyim. Odaya dönünce biraz kestiririm, endişelenme. Ondan ziyade, Erika, sana sormak istediğim bir şey var."
"Bana mı?"
Yatakta doğrulmuş olan Erika, başını hafifçe yana eğdi.
"Bizden bir şeyler saklıyordun, değil mi?"
Hastalığının bir anda iyileşip sonra tekrar kötüleşmesi... Kendi vücudunda bu kadar kısa sürede yaşanan bu büyük değişime rağmen Erika fazlasıyla sakindi.
Geçmiş yaşamının anılarına sahip olsa bile bu sakinlik hiç doğal değildi.
Creare'nin anlattıklarını dinledikten sonra kafamda tek bir ihtimal belirdi.
Tavırlarına bakılırsa bu tahminim tam isabet etmişti.
Erika bakışlarını yere indirip suçlulukla fısıldadı.
"Affedersiniz..."
"Şunu bana bir detaylıca anlat bakalım. Geleceğimizi ilgilendiren çok önemli bir konu bu."
O otome oyununun üçüncü oyununu dibine kadar oynayıp bitiren, bildiğim kadarıyla sadece Erika'ydı.
Marie yarım yamalak oynayıp bırakmıştı, Finn ise sadece kız kardeşinin oynamasını kenardan izlemişti.
Bense sadece ilk oyunu bitirmiştim ve üçüncü oyun hakkında hiçbir bilgim yoktu.
Erika'dan önceden bazı şeyler dinlemiştim ama en baştaki varsayımlarımız bile tamamen farklı çıkmıştı.
Zaten o üçüncü oyunun senaryosu çoktan çöktüğü için, biz de duruma göre en uygun adımları atma kararı almıştık.
İşte tam da bu yüzden o ihtimali gözden kaçırmıştık.
Erika'nın bizden bazı bilgileri tamamen gizli tutmuş olması ihtimalini.
Erika duraksayarak anlatmaya başladı.
"Ben küçükken annem işleri yüzünden çok meşguldü, bu yüzden benimle neredeyse hiç oynamazdı. Yalnızdım ama annemi suçlamak istemiyorum. Yine de onunla bir bağ kurmak, en azından onun oynadığı oyunları oynamak istemiştim."
Evdeki oyun konsolunu açtığında, o otome oyununun üçüncüsünün yüklü olduğunu görmüş.
Boş kaldığında, yalnız hissettiğinde hep o oyunu oynamış.
"Defalarca kez bitirdim. Oyunu çok sevdiğimden değil de, annemin sevdiği bir şeyle vakit geçirme hissi hoşuma gidiyordu sanırım."
Yani otome oyunlarına meraklı olduğundan değil, sadece Marie'nin oynadığı şeylere ilgi duyduğu içindi.
Kafamı kaşıyıp o beceriksiz kız kardeşimin hatası için özür diledim.
"O aptal, sana başka oyuncaklar da bulabilirdi. Kusura bakma, dayın olarak onun adına senden özür dilerim."
"Sorun değil, gerçekten."
Erika tatlı bir tebessümle anlatmaya devam etti.
"Annemin akıllı telefonundan tam çözüm yazılarını okumuştum. Orada, kötü kalpli prenses Erika'nın aslında gerçekten de ölümcül derecede hastalıklı bir bünyesi olduğu yazıyordu. Oyunda herkes onun yalan söylediğini düşünüyordu ama."
Erika acı acı gülümseyerek devam etti. Kötü kalpli prenses, o ana kadar söylediği yalanlar yüzünden çevresindekilerin güvenini tamamen kaybetmişti. Sonuç olarak gerçekten hastalık içinde kıvranırken bile herkes bunun yeni bir yalan olduğunu düşünmüştü. Acınası bir son.
Hastalık hakkında daha detaylı bilgi istedim.
"Peki o kötü kalpli prensesin hastalığının sebebi neymiş?"
"Ben de o kadarını tam bilmiyorum. Ama... Mia-chan'ın gücünün uyandığı anla aynı zamana denk geldiği için, tetikleyicinin bu olduğunu düşünüyorum."
Erika yüzünü benden kaçırıp önüne baktı.
Yani Erika, Mia-chan'ın durumu iyileşirse kendi durumunun kötüleşeceğini zaten biliyordu.
Erika iyileşirse Mia-chan acı çekecekti.
Mia-chan iyileşirse Erika'nın hastalığı ağırlaşacaktı.
Sanki eski insanlık ile yeni insanlığın soyundan gelenlerin aynı dünyada bir arada yaşayamayacağı gerçeği yüzüme vuruluyordu.
"Yani sen, Mia-chan yaşasın diye kendi canından vazgeçmeye razı oldun."
İç çeker
Hafifçe iç geçirdiğimde Erika mahcup bir ifadeyle bana baktı.
"Ben geçmiş hayatım da dahil olmak üzere yeterince yaşadım, benim için sorun değil. Üstelik burada annemle ve seninle çok güzel anılarım oldu."
Yüzünde hem hüzünlü hem de minnettar bir tebessüm vardı.
Geçmiş yaşamın olgunluğu yüzünden mi bu kadar kolay pes ediyordu? Yoksa bu tamamen onun kendi karakteri miydi?
Bir dayı olarak onunla gurur duymuyor değildim ama kendi canını böyle kolayca feda etmesini de kabul edemezdim.
"Yaramaz bir çocuksun sen. Anne babadan önce ölmenin en büyük hayırsızlık olduğunu hiç öğrenmedin mi? Ben yetişmeseydim gerçekten ölecekti."
Marie'yi geride bırakıp gitmek bu kadar kolay mıydı? Bu sözlerim üzerine Erika ne diyeceğini bilemedi.
"Bunu söyleyecek en son kişi sensin bence, dayı?"
"Orası doğru, bak!"
Sağ elimi alnıma vurup güldüğümde onun da yüzü aydınlandı.
Ben de zoraki bir tebessümle ona baktım.
"Bundan sonra bir şey olursa bana önceden haber ver, tamam mı?"
"Tamam. Ama çok eski anılar olduğu için bazen hatırlamakta zorlanıyorum. Aklıma geldikçe sana söylerim."
Erika, kendi seçimlerinin ardında yatan gerçek sonuçlardan habersiz bir şekilde gülümseyerek söz verdi.
Koridora çıktığımda, kapıda bekleyen Luxion hemen yanıma süzüldü.
"Efendim, kendinizi biraz dışarıdan bir gözle değerlendirmelisiniz. Erika-san'a söylediklerinizin büyük bir kısmı sizin için de geçerli."
"Kulak misafiri olmayı kes."
"Bilgi paylaşımından kaçınan efendimi asiste etmek benim görevim."
"İyice bilmiş oldun başıma."
Ben yürümeye başladığımda Luxion da her zamanki pozisyonunu aldı.
Adımlarıma ayak uydurarak sağ omzumun hizasında süzülürken tek kırmızı gözünü bana çevirdi.
"Erika-san'a gerçekleri anlatmadınız."
"Bilmesine gerek yok. Kendi seçimleri yüzünden bunca insanın öleceğini öğrenirse kahrolur."
Kahrolur demiştim ama hiçbir şeyden haberi olmayan o küçük kızı suçlayamazdım.
Mia-chan'ın iyileşmesi için gereken adımları atan bendim.
Eğer ortada bir suç varsa, bu tamamen bana aitti.
Yüzümdeki karanlık ifadeyi fark eden Luxion endişeli bir ses tonuyla sordu.
"Buradan kaçmak en doğru karar. Yanlış bir şey yapmıyorsunuz, efendim."
"Ne yani, bu saatten sonra planı değiştireceğimi mi sandın?"
"O halde tahliye planını tasarlandığı gibi uygulamaya koyuyorum?"
"Tanıdıklarımızı da yanımıza alacağız, bu yüzden sayı biraz artacaktır."
Nasılsa kazanamayacaktık. Bu durumda ailemi, yakınlarımı ve tanıdıklarımı Luxion'un ana gövdesine bindirip uzaya kaçmaktan başka çarem yoktu.
Yine de... Her ne kadar bilmeden yapmış olsam da içimdeki o sorumluluk hissini söküp atamıyordum.
Benim bu içsel çatışmamı hisseden Luxion, fikrimi değiştirmemi engellemek istercesine konuşmaya devam etti.
"Efendim, son derece mantıklı bir karar verdiniz."
"Bu kargaşanın ortasında kalanlar bizi pek hayırla anmayacak ama."
"Sizin bu kaçış kararınız sayesinde eski insanlığın soyu tamamen tükenmekten kurtulacak. Yok olmaktansa, hayatta kalmayı seçmek en bilgece yaklaşımdır."
"Umarım öyledir."
Verdiğim kararın mantıklı olduğunu ısrarla vurgulayan Luxion, sanki benim için endişeleniyor gibi görünüyordu.
──Bu herif gerçekten de adalet duygumu kabartıp Arcadia’ya kafa tutacağımı falan mı sanıyor?
Yoksa vicdan azabıyla ezilip, sorumluluk hissederek savaşacağımı mı?
Ben bir yetişkinim.
Hem de çıkarcı bir yetişkin.
Kendime kılıf uydurma konusunda sınır tanımayan biri olarak, bu durumdan da pekala kaçıp kurtulabilirim.
Zaten, çok eski zamanlardaki bir savaşın henüz bitmediğini kim tahmin edebilirdi ki?
Büyü kullanamayan ve büyü elementi denilen o zehir yüzünden acı çeken eski insanlığın bu gezegende hâlâ hayatta olduğunu kim öngörebilirdi?
Üstelik, o eski insanların büyüye el atıp genetikleriyle oynadıklarını mı?
Bu, kılıç ve büyülü fantezi dünyası hikayelerinden biri değil.
Benim suçum değil. ──Her şey o otome oyununun berbat kurgusunun suçu.
"Ne olursa olsun ailemi de yanımda götürmek istiyorum. Onları ikna edeceğim, o yüzden önce baba ocağına dönüyoruz."
'Einhorn'un kalkış hazırlıkları tamamlandı. İstediğimiz an hareket edebiliriz.'
"──İmparatorluk elçiliği yola çıktıktan sonra gideriz."
Finn ve diğerleri yakında İmparatorluk'a doğru yola çıkacaktı.
Onların ayrılışını gözlerimle gördükten sonra hareket etsek de olurdu.
İmparatorluk elçiliğinin Krallık'tan ayrılacağı gün.
Liman rıhtımında bekleyen Mia'yı almaya gelen hava gemisindeki elçi, kaşlarını çatmış durumdaydı.
"Herring-dono gibi birinin suikastta başarısız olacağını hiç düşünmezdim. Eğitiminiz sırasında onunla epey yakınlaşmıştınız sanırım── Yoksa İmparatorluk'a ihanet mi ettiniz?"
Leon ile yakın ilişki içinde olduğu bilgisi anlaşılan elçinin de kulağına gitmişti.
Arkadaş oldukları için suikastın çocuk oyuncağı olacağını düşünmüş olmalıydı.
Fakat başarısızlık haberini alınca, bu sefer de Finn'in ihanetinden şüphelenmeye başlamıştı.
Finn'in yanında duran Brave, öfkeden gözü dönmüş bir halde atıldı.
'Benim ortağımdan mı şüpheleniyorsun lan!'
Zırhın çekirdeğinden gelen bu gazap karşısında elçinin gözü korktu, tavrı hemen yumuşadı.
"H-Hayır, kesinlikle öyle bir şey demek istemedim. S-Sadece── Herring-dono'nun başarısız olacağını tahmin etmemiştim. En kötü ihtimalle hedefi yaralayacağını düşünmüştüm."
Finn'in üzerinde tek bir çizik bile olmaması, elçinin şüphelerini körüklüyordu.
Hafifçe iç çeken Finn, durumu açıklamaya çalıştı.
"Yanındaki yapay zeka tetikte bekliyordu. Yaklaşmak bile kolay değildi."
"Hımm, anlıyorum."
Şüphe dolu bakışlarını esirgemeyen elçi, Finn'in sözlerine pek de inanmış gibi görünmüyordu.
O sırada koltukta oturan Linhardt söze girdi.
"Hangi tarafta olduğunun ne önemi var ki? Nasıl olsa hepsini yok edeceğiz, o zaman savaşırız işte. Amaaa~ Senpai, beni biraz hayal kırıklığına uğrattın."
Finn'e hayranlık duyan Linhardt, onun suikastta başarısız olduğunu görünce gözündeki değeri düşmüştü.
"Ne derseniz deyin."
Finn kestirip atarak odanın penceresinden dışarıdaki manzarayı izlemeye koyuldu.
Holfort Krallığı limanında, onları uğurlamaya gelen kalabalık bir grup toplanmıştı.
Linhardt ve elçi, "Yakında yok edileceklerini bilmeden bekliyorlar, zavallılar" diyerek alaycı bir tavırla gülüştüler.
Finn limanı izlerken Brave, Leon'un da orada olduğunu fısıldadı.
'Ortak, Leon da gelmiş.'
"Gerçekten mi?"
Finn, Brave ile temas kurup görüş alanını paylaştığında rıhtımdaki Leon'u gördü.
Yanındaki Luxion, Leon'un görebilmesi için Finn'lerin görüntüsünü yansıtmaktaydı.
Leon, yüzünde tarifi zor bir ifadeyle orada öylece duruyordu.
"O herif niye buraya kadar gelmiş ki?"
'Beni uğurlamaya gelmene gerek yoktu. Benim── senin tarafından uğurlanmaya hakkım yok.'
Mia'yı seçip Krallık'ı kaderine terk eden biri olarak, uğurlanmayı hak etmediğini düşünüyordu.
Brave araya girdi.
'Gerçekten gitmelerine izin mi vereceksin ortak? Onları salarsan sonradan kesinlikle pişman olacaksın. İşi burada bitirmek en iyisi.'
"──Artık çok geç. Onlar da bize karşı tetikte zaten."
'Kaç git buradan Leon. Seninle savaşmak istemiyorum.'
Finn'leri uğurlamak için geldiğim rıhtımda, Luxion'un büyüterek önüme getirdiği görüntüyü izliyordum.
Havaya yansıtılan ekranda, Finn pencerenin arkasından bize bakıyordu.
"Görüş alanını paylaşabilmek mi? Şu zırhların da amma kullanışlı özellikleri var ha."
Ben gevşek gevşek gülerken Luxion, her zamanki gibi rakip zırha karşı rekabet hissiyle dolup taştı.
'Bu kadarlık bir şeyi birkaç araç hazırlayarak ben de yapabilirim. İsterseniz gözlerinizi mekanize edip görsel verileri doğrudan paylaşalım mı efendim?'
"Modifiye edilmiş insan fikri kulağa cazip gelse de ben orijinal bedenimden memnunum."
Böyle şakalaşmak, bana sanki her şey normalmiş hissi veriyordu.
Ancak Luxion bu şakayı hemen yarıda kesti.
'──İsterseniz şu an bile ana gövdeyle saldırı başlatabilirim.'
"Kaçıp gidecek olan bizlerin böyle bir şey yapması neyi değiştirecek? Sadece onlara saldırmak için geçerli bir bahane vermiş oluruz."
'Bir bahaneleri olsa da olmasa da zaten saldıracaklar.'
İmparatorluk hava gemisinin limandan ayrılıp gözden kayboluşunu sessizce izledik.
Etraftaki insanlar yavaş yavaş dağılırken Luxion konuştu.
'Büyük ağabeyiniz kraliyet başkentine gelmiş durumda.'
"Abim mi?"
'Roseblade hanedanının başkentteki malikanesini ziyaret ediyormuş. Memlekete dönmeden önce kendisiyle görüşüp onu ikna etmek ister misiniz?'
"Doğru ya. Öyle yapalım."
Başkente geleceğinden haberim yoktu, acaba acil bir işi mi çıkmıştı?
Kraliyet başkentindeki Roseblade malikanesi.
Bölge yöneten soylular, eğer büyük hanedanlardan birine mensuplarsa başkentte mutlaka bir malikane bulundururlardı.
Bunun asıl sebebi, saraydaki haberleri ve gelişmeleri sıcağı sıcağına alabilmekti.
Ayrıca başkentte bulunmanın getirdiği pek çok diplomatik avantaj da vardı; bu yüzden büyük soyluların malikaneleri yan yana dizilmişti.
Öğleden sonra Roseblade malikanesini ziyaret ettiğimde── içeride sadece Nicks'in değil, Jena ve Finley'nin de olduğunu gördüm.
Tüm aileyi bir arada bulmayı hiç beklemiyordum.
Üzerine tam oturan şık bir takım elbise giymiş olan Nicks, bu ani ziyaretimden son derece memnun görünüyordu.
"Aniden çıkıp gelmen şaşırttı doğrusu. Hayırdır, bana bir işin mi düştü?"
"Yok be abi, senin burada olduğunu duyunca uğrayayım dedim."
"Demek sadece yüzümü görmeye geldin. Ama hazır buradayken benim de sana vermem gereken bir müjde var. Dorothea, gelebilirsin."
Abim kapıya doğru seslendiğinde hizmetçi kapıyı araladı.
İçeri giren kişi, karnı iyice burnunda olan Dorothea von Bartfahrt'tı.
İki eliyle karnını şefkatle sarmış, bana bakarak tatlı tatlı gülümsüyordu.
"Sana daha sonra sürpriz yapmayı planlıyorduk ama ne yazık ki planımız bozuldu."
Dorothea yengemi o halde görünce şaşkınlıktan donakaldım.
"O-O karın..."
Hafifçe güler "Bebek işte, ne sandın?"
Gülümseyen Dorothea yengemin yanına giden Nicks, ona sevgiyle sarıldı.
"Dorothea'nın hamile olduğunu fark etmediğin için sana böyle bir sürpriz hazırlayalım demiştik."
Karnının büyüklüğüne bakılırsa, yaz tatilinin sonlarına doğru eve döndüğüm dönemde zaten hamileymiş demek ki.
Jena ve Finley halime bakıp iç çektiler.
"Gerçekten çok odunsun. Bu kafayla bir de dük rütbesine kadar yükseldin ya, hayret bir şey."
"Diğer herkes çoktan fark etmişti bile."
Ablam ve kız kardeşimin ayıplayan bakışları altında, Dorothea yengem beni yanına çağırdı.
Tereddüt ederek yaklaştığımda, karnını bana doğru yaklaştırdı.
"Dokunmak ister misin?"
"Ha? Yok, ben almayayım. Yani, pek uygun kaçmaz diye düşünüyorum."
Telaşla reddettim.
Önceki hayatımdan kalan duyguyla, hamile bir kadının karnına öylece dokunmamanın daha doğru olacağını düşünmüştüm.
Fakat Dorothea yengem hafifçe mahcup bir şekilde gülümsedi.
"Haberim olmadan dokunsaydın o kolunu uçururdum herhalde. Ama bu seferlik izin veriyorum. Hem ne de olsa, ailemize yeni bir üye katılıyor."
—Arada göz ardı edilemeyecek kadar tehlikeli bir laf kaynamıştı ama "yeni bir aile üyesi" sözleri kalbimi her şeyden çok sızlatmıştı.
Çekingence uzattığım elim, Dorothea yengemin karnına değdi.
Hafif bir kıpırtı hissettim sanki.
"Ooo..."
Etkilenmiş bir halde gözlerimi kocaman açıp şaşırırken, Nix de Dorothea yengem de kıkır kıkır gülüyordu.
Bizim bu halimizi gören Jena ve Finley de sohbete dahil oldu.
"Ah, keşke ben de bir an önce Oscar-sama'nın çocuğuna hamile kalsam. Böylece eşi olarak konumum garantiye alınır."
"Jena Abla, niyetin çok bencilce. Terk edilmemek için dikkat etsen iyi edersin."
"Hiç de bile! Oscar-sama bana resmen deli oluyor~"
"—Sana katlanmak ne zor be."
İkisinin konuşmasını kulak ardı edip Dorothea yengemin karnına dokunmaya devam ederken düşüncelere daldım.
'Bu çocuk hangisi olacak? O da tıpkı Erika gibi mi...'
Yeni çevreye uyum sağlamak için atalarına mı çekecekti acaba?
Bu çocuğu da uzaya götürmek en güvenli yol olur diye düşünürken Nix bana seslendi.
"Aslında Roseblade ailesi tebrik etmek için bizi mutlaka başkente davet etti. Hava gemisi yolculuğu beni biraz endişelendiriyordu ama Dorothea'nın kendi ailesinin yanında olmasının daha rahat hissettireceğini düşündüm."
Dorothea yengem, başını hafifçe Nix'in omzuna yasladı.
"Akrabalar da toplanınca her şey çok yorucu oldu aslında. Bartfort hanesinde kalıp dinlenmek çok daha kolaydı."
"Kusura bakma ya. Bu kadar çok insanın tebrik etmek için geleceğini tahmin edemedim."
"Yine de o tanıdık yüzleri görmek içimi rahatlattı."
"Yalnız, Roseblade ailesinin akrabası da ne çokmuş be. Ben bile şaşırdım."
"Sadece yakın olduğumuz akrabalar bile epey kalabalık. Bu arada, babamın arkadaşları yakında kutlama hediyeleri getireceklermiş. Küçükken beni çok seven amcalarımdır, onlarla buluşmayı ben de dört gözle bekliyorum."
—Sıradan, önemsiz sohbetler akıp gidiyordu.
Roseblade gibi bir hane söz konusu olduğunda, akrabaların sayısı ve çevreleri de doğal olarak geniş olacaktı.
Eğer şu an burada kaçış planından bahsetseydim... Acaba yanlarında kaç kişiyi daha götürmek isteyeceklerdi?
Elimi Dorothea yengemin karnından çektiğimde Jena benimle dalga geçmeye başladı.
"Leon, yeğenin doğunca kesin üstüne çok düşer, şımartırsın sen onu."
Finley de başını sallayarak onayladı.
"Biz kız kardeşlerine karşı çok katıdır ama onda kesinlikle öyle bir damar var. Çocuğun peşinden ayrılmayıp canını sıkacağına eminim."
İkisi halime gülüyordu.
Normalde olsa kesin bir laf yetiştirirdim ama hiç o havada değildim. Sadece buruk bir tebessümle yetindim.
Nix bu halimi fark edip endişeyle sordu.
"Ne oldu? Kendini iyi hissetmiyor musun?"
"Yok, iyiyim."
"Öyle mi? Ha, bu arada, senden bir şey rica edebilir miyim?"
Nix benden bir şey mi rica edecekti? Başımı sallayıp onayladığımda açıklamayı Dorothea yengem yaptı.
"Bu, Roseblade ailesinin bir geleneğidir. Yeni doğan çocuk hava gemisine bindirilir. Görkemli bir hava gemisine bindirilir ki büyüyünce ona layık, asil bir insan olsun diye dua edilir. Bu gelenek için Einhorn'u kullanmamıza izin verir misin?"
"Einhorn'u mu?"
Nix karşımda iki elini birleştirip yalvaran gözlerle baktı.
"Lütfen! Einhorn gibi ünlü bir gemiyle bu iş kesinlikle kusursuz olur! Hem doğacak çocuğuma o uçsuz bucaksız gökyüzünü göstermek istiyorum."
—Gökyüzünü göstermek mi?
Dorothea yengem gülümseyerek, Nix'in kurduğu hayallerden bahsetti.
"Zaten her fırsatta, çocuk doğduğunda hep birlikte ailece tatile çıkmak istediğini söyleyip duruyor."
Nix utanarak güldü.
Onların bu halini gördükçe... İçim tarif edilemez bir acıyla doldu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.