Bir Araya Gelenler

Kraliyet başkentinin yakınlarına bir uçan savaş gemisi filosu yaklaştı.

Kraliyet ordusuna ait bir uçan savaş gemisi, yaklaşmakta olan filoya doğru ilerledi.

Toplar her an ateş etmeye hazır hale getirilmiş, güverteye zırhlı askerler çıkmıştı.

Her an savaşmaya hazır durumdaki askerler, filonun kime ait olduğunu görünce tetikte beklemeye başladılar.

"Fanoss Dükalığı'nın arması mı?! Ne yapmaya çalışıyorsunuz siz!! Başkente kadar nasıl bu kadar yaklaşabildiniz?!"

Kaptan köşkündeki Hertrude, telsizden gelen, endişe ve öfkenin birbirine karıştığı kaptanın sesinden bıkmıştı.

"Bu kaçıncı konuşma oldu acaba?"

Bakışlarını hafifçe çevirdiğinde gördüğü kişi, kendisi için hazırlanan koltukta oturan Livia oldu.

Livia, Fanoss hanesinin bir askerinden mikrofonu aldı ve dış hoparlörden cevap verdi:

"Ben Dük Bartfort'un nişanlısı Livia. Gerekli izinler alındı, lütfen geçmemize izin verin."

"Dük Hazretlerinin mi?!"

Şaşkına dönen kaptan mikrofonu kapatmayı unutmuş olacak ki, astlarıyla yaptığı konuşmalar buraya kadar ulaştı.

Anlaşılan gerekli talimatlar henüz onlara ulaşmamıştı.

"Şey, bize sadece Livia-sama'nın döneceğine dair bilgi verilmişti?"

"Bir sorun yok. Lütfen geçmemize izin verin."

"T-Teyit edip hemen dönüyorum."

Başkentin hemen önünde durup beklemek zorunda kaldıkları için Hertrude derin bir iç çekti.

Bu tarz konuşmaların sürekli tekrarlanmasından iyice gına gelmişti.

Yine de bunun haklı bir sebebi vardı.

İki yıl önce eski Fanoss Düklüğü ile yapılan savaşta yaşanan acı tecrübeler nedeniyle kraliyet ordusu son derece temkinli davranıyordu.

"Kafaları epey karışmış durumda. Şu an sadece biz bile başkenti yok edebiliriz gibi görünüyor."

Hertrude'un bu tehlikeli sözleri üzerine Livia ona dönüp gülümsedi.

Bu gülümseme Livia'ya özgü, son derece yumuşak bir gülümsemeydi ancak Hertrude'a bir meydan okuma gibi gelmişti.

"Liconne burada olduğu için bunu yapamazsınız."

Livia'nın bu kesin cevabı karşısında Hertrude'un keyfi kaçtı.

Çünkü bunun bir gerçek olduğunu o da biliyordu.

"Sadece öylesine söyledim. —Aa? Görünüşe göre tek misafir biz değiliz."

Hertrude'un baktığı yönde, pek de aşina olmadıkları başka bir filo belirdi.

Yabancı bir ülkenin uçan savaş gemileri olmalıydı.

Armaya bakılırsa...

"—Alzer Cumhuriyeti."

Livia'nın cevabı üzerine Hertrude durumu biraz gecikmeli de olsa hatırladı.

"O ülkenin buraya filo göndermesi gerçekten şaşırtıcı. Şu an kendi ülkelerini korumakla bile başları beladadır herhalde."

Livia elini göğsüne koydu.

"Noelle sayesinde. Alzer Cumhuriyeti'ni o ikna etti."

Livia, bu zor durumlarında kendilerine askeri güç desteği sağlayan Alzer Cumhuriyeti'ne içten bir minnet duyuyordu.

Hertrude'un dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı.

"Tek sebebin bu olduğunu sanmıyorum."

"Efendim?"

Livia merakla başını yana eğdi ancak Hertrude az önceki sözün intikamını almak için ona cevap vermedi.

Kraliyet sarayındaki odalardan biri.

Alzer Cumhuriyeti'nden temsilcilerin geldiğini duyan Noelle, aceleyle odaya girdi.

Kapıyı açıp içeri döküldüğünde onu bekleyen kişi, ikiz kız kardeşi Lelia Jile Lespinasse idi.

Noelle'in aksine, sol taraftan tek kuyruk yaptığı dümdüz, pembe saçları ve yeşil gözleri vardı.

Noelle'den daha zayıf görünmesi, Kutsal Ağaç'ın rahibesi olarak her gün çok yoğun çalışmasından kaynaklanıyor olmalıydı.

Biraz bitkin görünen Lelia'nın karşısında Noelle'in solukları düzensizleşti.

"Lelia!"

Adını duyan Lelia, oturduğu kanepeden acı bir gülümsemeyle ayağa kalktı.

"Uzun zaman oldu, abla."

Noelle hemen Lelia'ya sarıldı ve gözyaşlarına boğuldu.

"Geldiğin için teşekkür ederim. Gerçekten çok teşekkür ederim."

Lelia, ağlamakta olan Noelle'in sırtına kollarını dolayıp ona şefkatle sarıldı.

Lelia'nın da gözleri dolmuştu.

"Siz kaybederseniz bizim de sonumuz gelecek, değil mi? Tabii ki yardım edecektim."

"Senin bile geleceğini hiç düşünmemiştim."

"Ben gelmeseydim Emile'i kim kontrol altında tutacaktı?"

"Ne?"

Emile ismini duyunca şaşıran Noelle'e cevap, kanepede biraz rahatsız bir şekilde oturan ve hafifçe boğazını temizleyen adamdan geldi.

Bu kişi Alberg Sara Rault idi.

İnce yapılı, uzun boylu, çizgili bir takım elbise giymiş bir adamdı.

Keskin bakışları ve düzgün kesilmiş sakalıyla sert bir mizaca sahipti.

"Cumhuriyet'in Kutsal Ağacı'na Emile diyoruz. Onu amiral gemisine yükledik."

Tıpkı Noelle ve diğerleri gibi onlar da yanlarında Kutsal Ağaç getirmişlerdi.

Alberg, getirdikleri uçan gemiler hakkında da bilgi verdi:

"Cumhuriyet'in uçan savaş gemilerine gelince; bunlar daha önce Ideal'in hazırladığı gemiler. Sayıları az olsa da performansları konusunda garanti verebilirim. Siz de zaten biliyorsunuzdur."

Alzer Cumhuriyeti'nin gönderdiği filo, aslında kendi ülkelerini koruması gereken en seçkin birliklerdi.

Sayıca az olsalar da Alberg ve Lelia'nın bizzat buraya gelmiş olması, konuya ne kadar ciddi yaklaştıklarını gösteriyordu.

"Gerçekten çok teşekkür ederim. İkinizin burada olması bana çok büyük bir güven veriyor."

Böylece Leon'a yardımcı olabilecekti. Noelle tam bunu düşünürken Alberg ve Lelia birbirlerine bakıp acı acı gülümsediler.

Noelle şaşkınlıkla bakınca Lelia durumu açıkladı:

"Abla, buraya gelen sadece biz değiliz."

"Ablacııııım!!"

Başka bir odada Marie ile bir araya gelen kişi, beyaz takım elbisesi ve beyaz peleriniyle Loic Leta Barriere idi.

Kızıl, kısa saçlı bu genç, Marie'yi görür görmez ayaklarının dibine çöküp ağlamaya başladı.

"Loic, sen de mi geldin?"

Marie, Loic'e sarılıp sırtını sıvazladı.

Loic gözyaşlarını silerken Cumhuriyet'teki durumu anlattı:

"Ablamın başı beladayken tabii ki koşup gelecektim! O Hugues denen piç karşı çıkmaya çalıştı ama onu yumruklayıp sesini kestim!"

Filoyu gönderme kararı alırken Alzer Cumhuriyeti içinde epey tartışma çıkmış olmalıydı.

Ancak Marie, zorla da olsa bu izni kopardığını söyleyen Loic'in bu haline hafifçe gülümsedi.

"Yine çok fevri davranmışsın. Ama teşekkürler. Gerçekten çok büyük yardımın dokundu."

"Ablam için bu kadarı hiç önemli değil! Hem, ablam sanki eskisinden daha bir..."

Marie'yi uzun zaman sonra gören Loic, onda bir farklılık hissetmişti.

Marie ayağa kalktı.

"Karizmam daha da bir parıldıyor, değil mi? Ne de olsa ben hâlâ büyüme çağındayım."

Marie'nin göz kırpmasıyla Loic'in yüzü kıpkırmızı oldu.

"E-Evet! Eskiden de çok güzeldiniz ama şimdi çok daha güzelsiniz! Üzerinizde sanki kutsal bir hava var, gerçekten çok şaşırdım!"

Loic'in bu samimi sözleri karşısında Marie'nin yüzünden bir anlık bir gölge geçti.

Ancak hemen ardından neşeli gülümsemesini takındı.

"Teşekkür ederim. Ayrıca, senden de beklentim büyük."

"Siz bana bırakın. Siz burada yokken ben de kendimi gerçek savaşlarda epey geliştirdim."

Cumhuriyet şu an yeniden yapılanma sürecindeydi ve bu boşluktan yararlanmak isteyen gökyüzü korsanları ile diğer ülkelerin saldırılarına maruz kalıyordu.

Bu saldırılara karşı koyma görevi de Loic ve arkadaşlarına düşmüştü.

Kazandığı bu tecrübeler sayesinde Loic, eskisinden çok daha güçlü ve olgun görünüyordu.

Loic etrafına bakındı.

"Şey... Sürekli etrafta dolanıp işimize taş koyan o beş kişi nerede? Ayrıca Dük Hazretlerine de bir selam vermek istiyordum. Ona acilen iletmem gereken bir şey de var."

Loic'in bu sorusu karşısında Marie ne cevap vereceğini bilemedi.

Ancak Loic kendi sorusunun cevabını hemen buldu.

Pencereden dışarı bakarak kendi kendine mırıldandı.

"Ah, demek tam da şimdi döndüler. Einhorn'u görmeyeli de epey olmuştu."

Marie hemen pencereden dışarı baktığında, uzakta süzülen Einhorn'un silüetini gördü.

'O beş piç abimi sapasağlam geri getirdi ya... Çok şükür.'

Saray binasına girdiğimde beni karşılayan kişi şaşırtıcı bir şekilde Loic oldu.

"Uzun zaman oldu."

Noelle'in peşinde dolandığı sapıkça günlerin aksine, artık karakteri yumuşamış olan Loic yüzünde bir tebessümle bize el sallıyordu.

Onu gören bizim beş aptalın yüzü aynı anda asıldı.

"Senin ne işin var burada?" diye sordu Julius, kalın ve tehditkar bir ses tonuyla. Loic ise sadece omuz silkmekle yetindi.

"Donanmasını yardıma göndermiş dost bir ülkenin temsilcisine böyle mi davranılır? Az önce ablanızla görüşüyordum, çıkarken bir selam vereyim dedim."

Marie ile görüştüğünü duymak bizimkilerin suratını iyice ekşitti.

Brad, Loic'in üzerine yürüdü.

"Marie'ye ahlaksızca bir şey yapmaya cüret etmedin umarım!"

"Ablama saygısızlık edecek değilim. Ondan ziyade, Büyük Dük Hazretleri'ne iletmem gereken önemli bir husus var."

Brad'i tamamen görmezden gelen Loic, bana döndüğünde yüzünde endişeli bir ifade belirdi.

Tavırlarında sadece selam vermeye gelmiş birinin rahatlığı yoktu.

"Bana mı?"

Ben şaşkınlıkla kafamı yana eğerken Loic tarif edilemez bir ifadeyle yüzüme baktı.

Gözlerini etrafta gezdiriyor, kelimelerini dikkatle seçmeye çalışıyor gibiydi.

"Şey... Aslında Louise-san geldi."

"Louise-san mı?"

Alzer Cumhuriyeti'nde tanıştığım o kadının adı zihnimde eski günlerin sıcaklığını canlandırdı. Ben geçmişi yad ederken Loic konuşmaya devam etti.

"Kendisini Büyük Dük ile görüşeceği odaya bizzat ben götürdüm. Ancak... Nasıl desem..."

Konuşmakta zorlanan Loic'in bu hali Jilk'i sabırsızlandırmıştı. Hemen araya girdi.

"Zamanımız dar. Lütfen sadede gelin. Yoksa yine bir sorun mu çıkardınız?"

Jilk'in bu iğneleyici sözlerine Loic'in canı sıkılsa da benimle konuşmaya öncelik verdi.

"Götürdüğüm odada başka hanımlar da vardı."

Soğuk terler döken Loic'in bu tepkisi karşısında kafam karıştı.

"Yanlış odaya mı götürdün yoksa?"

"Hayır, mesele o değil. Büyük Dük ile görüşmek isteyen tüm kadınların o odaya alınması yönünde bir talimat verilmiş."

Ne demek istediğini bir türlü çözememiştim. Fakat benim aksime Julius ve diğerlerinin tepkisi çok garipti.

Hepsinin alnından soğuk terler süzülüyordu.

Julius, bakışlarını Greg'e çevirdi.

"Hey, sence ne oluyor?"

"Ne bileyim ben..."

Greg cevap vermekte zorlanırken, Chris ve Brad de kendi aralarında fısıldaşmaya başladı.

"İçimde çok kötü bir his var."

"Aynı histen bende de var. Hem bu Leon'un meselesi, bizim burnumuzu sokmamız doğru olmaz."

Ardından Jilk, Julius'a döndü ve bir öneride bulundu.

"Ekselansları, Leon-kun'un misafirleri beklediğine göre biz yollarımızı ayıralım mı? Birlikte gitmemiz hem saygısızlık olur hem de... Dürüst olmak gerekirse bu işe bulaşmak istemiyorum. Neredeyse eminim ki Clarice-san da o odadadır."

Eski nişanlısı Clarice Senpai'nin adını anan Jilk'in yüzü kireç gibi olmuştu.

Bunlar da mı yorulmuştu ne?

Hafifçe iç çekip beş aptala dinlenmelerini söyledim.

"Siz gidip dinlenin. Loic, beni odaya götür."

Loic'ten bana rehberlik etmesini istediğimde, nedense yüzünü benden kaçırdı.

"Maalesef şu an halletmem gereken başka işler var."

Beni reddetmişti ama yanımda Luxion olduğu için yolumu bulmak sorun olmayacaktı.

Luxion'a döndüm.

"Duydun işte. Louise-san'ın olduğu odayı biliyor musun?"

'Evet. Yol gösterme işini bana bırakın. Ancak...'

Luxion sanki üstüne basa basa teyit etmek ister gibi sordu.

'...Gerçekten şimdi mi görüşmek istiyorsunuz? İsterseniz bu görüşmeyi sonraya erteleyebilirim.'

Louise-san'ı bekletmek beni de huzursuz ediyordu.

Alzer Cumhuriyeti'nden buralara kadar gelmişken onu bekletmek istemiyordum.

"Sıkıntı yok, gidelim hadi."

'...Peki, Efendim.'

Leon ve Luxion, Louise ile görüşmek üzere oradan uzaklaştı.

Arkasından bakan beş aptal ve Loic, içten içe onun bu cesur duruşuna hayran kalmıştı.

Greg, mahcup bir ifadeyle mırıldandı.

"Kusura bakma Leon! Bu konuda... Sana yardım edemem!"

Onu teselli eden ise her zamanki huysuzluğu üzerinde olmayan Jilk oldu.

Bu seferlik o iğneleyici tavrını bir kenara bırakmıştı. Leon'a gerçekten acıyordu.

"Bu tür meseleler karşısında bizler tamamen çaresiziz. Leon-kun'un oradan sağ salim çıkması için dua etmekten başka çaremiz yok."

Julius, uzaklaşan sırtı izliyordu.

"Gamsızlığı beni deli etse de böyle anlarda sergilediği o sarsılmaz duruş gerçekten takdire şayan."

Karşılaşacağı fırtınadan bihaber şekilde kadınların beklediği odaya doğru yürüyen Leon'un arkasından bakan erkekler grubu, ona karşı derin bir saygı duyuyordu.

Önünde adeta bir cehennem azabı yatan genç adamın oradan tek parça halinde dönmesi için hepsi içten içe dua ediyordu.

Odaya doğru yürürken Luxion ile konuşuyordum.

"Alzer Cumhuriyeti'nden birilerinin geldiğini biliyordum ama Loic'in de aralarında olacağı aklıma gelmezdi."

'Ideal'ın geride bıraktığı o göz bebeği uçan savaş gemisini buraya göndermişler. Muhtemelen Alberg ve Louise arkadan işleri ayarladı.'

"Müteşekkirim."

Kimseden yardım istemediğimi düşünüyordum.

Ancak arkamda duran, beni destekleyen insanların varlığı içimi ısıtıyordu.

"Fanoss donanması da buradaydı."

'Krallık soyluları da kendi gemilerini gönderdi. Baltfault hanedanının uçan savaş gemisini de tespit ettim. Sonrasında alacağınız azara şimdiden hazırlansanız iyi olur.'

Babam, abim ya da her ikisi birden gelmiş olmalıydı.

Yaptığım şeyleri düşününce bana ne kadar kızsalar hakları vardı.

"Beni yumruklasalar bile gıkım çıkmaz. Neyse, gideceğimiz odada Angelica ve diğerleri de var mı?"

'Hayır, aslında...'

Luxion tam cevap verecekken kapının önüne gelmiştik bile. Kapıyı çaldım.

İçeriden onaylayan bir ses gelince kapıyı açıp içeri adımımı attım.

"Aman tanrım, yine ne büyük delilikler yapmışsın böyle. Biraz zayıflamış mısın sen?"

Odada beni karşılayan ilk kişi Clarice Senpai oldu.

"Kayıplara karıştığınızı duymuştum ama sizi sapasağlam görmek ne güzel."

Yelpazesini açıp yüzünün alt kısmını gizleyen ise Deirdre Senpai'ydi.

Bu ikisini burada görmek beni şaşırtmadı. Ne de olsa krallığın önde gelen soylu ailelerinin kızlarıydılar, sarayda bulunmaları son derece doğaldı.

Ancak diğer ikisi gerçekten sürpriz olmuştu.

"Her zamanki gibi yine belanın tam ortasındasın."

"Uzun zaman oldu, Louise-san. Sana yine ablacığım dememi ister misin?"

Karşımda duran kişi Louise Sara Rault'tu.

Omuzlarına dökülen sarı saçları, menekşe rengi gözleri ve göz alıcı fiziğiyle Alzer Cumhuriyeti'nde bana çok yardımı dokunmuş olan kadındı.

Ona şakayla karışık ablacığım dediğimde yanakları hafifçe pembeleşti.

Bana doğru birkaç adım atıp sağ elini uzattı ve sol yanağıma hafifçe dokundu.

"Şaka yapabildiğine göre durumun iyi demektir. Sağlıklı olduğunu görmek içimi rahatlattı."

"Elbette iyiyim. Sağlığım yerinde, hatta fazlası bile var."

"Abartma istersen. Yalancılığın da hiç değişmemiş."

Sıcak bir sohbet dönerken Hertrude-san araya girdi.

"Artık bana da sıra gelebilir mi acaba? Kendisiyle konuşmam gereken şeyler var."

Ben şaşkınlıkla bakarken Clarice Senpai bana doğru gülümsedi.

Ancak bu gülüşün ardında gerçek duygularını gizleyen bir maske var gibiydi.

"Bu ne tesadüf. Benim de Leon-kun ile konuşacak önemli bir konum vardı. Ama neden burada üç tane davetsiz misafir var, anlayamadım?"

Clarice Senpai bakışlarını diğer kadınların üzerinde gezdirince Deirdre Senpai yelpazesini kapattı.

"Bu odada başkalarının da olduğunu gördüğümüz an durumu anlamalıydık. Angelica... Hayır, Mylene-sama'nın bir oyunu mu acaba? Pek bir kötü niyetli davranmış."

Neden Angelica ve Mylene-san'ın isimleri geçiyordu ki?

Ben henüz durumu kavrayamamışken Louise-san bana seslendi.

"Leon-kun, ablanın seninle konuşmak istediği bir konu var, dinlemez misin?"

"Konuşmak mı?"

Göz ucuyla Luxion'a baktığımda, bir sonraki programa daha vakit olduğunu belirtir gibi başını salladı.

Ben de başımla onaylayınca Louise-san ellerini birleştirdi.

"Alzer Cumhuriyeti, Holfort Krallığı'na bir filo gönderdi ama bizim ülkemiz de bu süreçte sınırlarını epey zorladı. Bu yüzden, bunun karşılığında bir ödül alamazsak geri döndüğümüzde Hugues gibi muhalifleri ikna edemeyiz. —Bize yardımcı olur musun?"

Hafifçe başını eğip yukarıdan bir bakışla ricada bulunan Louise-san, onu görmediğim şu kısa sürede sanki daha da olgun bir kadın olmuş gibiydi.

Alzer Cumhuriyeti, Holfort Krallığı'nı kurtarmak için gerçekten de sınırlarını zorlamış gibi görünüyordu.

Bir devlet olarak bunun karşılığını istemeleri son derece doğaldı.

Yine de bu konuyu Louise-san'ın açmasında ufak bir gariplik vardı.

Üstelik Hertrude-san da fırsattan istifade araya girdi.

"Sınırlarını zorlayan tek taraf siz değilsiniz, Fanoss hanedanı da aynı durumda. Krallığı kurtardık diye her şeyin öylece bitip gitmesi bizi zor durumda bırakır."

İkisinin de iddiaları haklıydı.

Ben Luxion'a bakınca, o benim yerime ödül konusunu konuşmaya başladı.

'Mevcut durumda beyaz altın sikkeler hazırlayabiliriz. Bunun dışında istediğiniz başka bir şey varsa—'

Benim kişisel olarak bir ödül hazırlamam fikrine ket vuran kişi Clarice Senpai oldu.

"Kendi kafanıza göre konuyu ilerletmeyin. Bu bahsettiğiniz ülkeler arası bir mesele değil mi? Bunu Leon-kun ile konuşmanız hiç doğru değil."

Bu görüşe Deirdre Senpai de katıldı.

"Kesinlikle öyle. Ayrıca bir ödül konuşulacaksa öncelik bizimdir. Bu iş için harekete geçenler sadece yabancılar değil, ülkenin soyluları da aynı şekilde çabalıyor. Tabii ki Roseblade hanedanı da tüm gücüyle destek veriyor."

Clarice Senpai ve Deirdre Senpai'nin aileleri de harekete geçmişti.

Louise-san ya da Hertrude-san'a öncelik verirsem bu durumdan hoşnut kalmayacakları aşikardı.

Ben kara kara düşünürken Luxion kulağıma fısıldadı.

'Efendim, sizce de ortada tuhaf bir durum yok mu?'

"Ne gibi?"

'Lütfen şu dördüne bakın.'

Bakışlarımı dört kadına çevirdiğimde, karşı karşıya gelmiş, gülümseyerek konuştuklarını gördüm.

Louise-san ve Clarice Senpai karşı karşıyaydı.

"Bu sizin kendi ülkenizin sorunu değil mi? Karşılık beklemeniz bana tuhaf geliyor."

"Sizin de bu işle tamamen alakasız olduğunuzu düşünmüyorum ama? Yine de eğer alakasız olduğumuzu iddia ediyorsanız, yabancı bir ülkenin prensesinin bu işe burnunu sokmamasını rica ederim."

Deirdre Senpai ve Hertrude-san ise diğer tarafta çatışıyordu.

"Yoksa düklüğü yeniden canlandırmanın peşinde misiniz? Savaş bittikten sonra yeni hükümdarın size merhamet göstermesini bekleyin bence. —Sizin için araya girip iki kelam ederim elbette."

"Siz pısırık davrandığınız için Fanoss hanedanı harekete geçmek zorunda kaldı. Krallığın bize biraz olsun samimiyet göstermesi gerekir."

Gülümseyen bu dört kadına bakınca durumu nihayet kavradım.

"Şu soylu meseleleri dedikleri şey bu işte. Her biri diğerinden daha fazla ödül koparmak istiyor."

Ben de soylu toplumunda yaşayan bir insan olduğum için bu dört kadının gülüşünün sahte olduğunu anlayabiliyordum.

Beni ikna edip kendilerine daha fazla pay çıkarma niyetindeydiler.

Bu yüzden de birbirlerini tartıp duruyorlardı.

Böyle soylulara has üstü kapalı konuşmaları çözebildiğime göre, ben de bu soylu toplumuna iyice ayak uydurmuşum demektir.

'—Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz?'

"Ondan ziyade, bu oda biraz soğuk mu oldu ne?"

'Evet, öyle görünüyor.'

Koridorda olduğumuz andan daha soğuk hissettiriyordu.

Luxion, bir sonraki randevunun yaklaştığını haber verdi.

'Tahmin ettiğimizden daha uzun sürüyor. Bu şekilde devam ederse bir sonraki randevumuz aksayacak.'

"Anladım."

Hâlâ tartışmaya devam eden dört kadına bakıp dikkatlerini çekmek için ellerimi çırptım.

Dördü de bana dönünce, bu konuyu tatlıya bağlamak için konuştum.

"Durumu anladım. Ödül meselesinin sorumluluğunu ben üstleniyorum."

Bunun üzerine Hertrude-san'ın yüzünde bir tebessüm belirdi.

Boyu ve fiziği eskisiyle aynı olmasına rağmen, üzerinde oldukça olgun bir kadının cazibesi vardı.

Dük vekili olarak soylu toplumunda yoğrulmasının bir sonucuydu herhalde.

İstemese de olgunlaşmak zorunda kalan bu haline biraz olsun acımıştım.

"Kendi adınla bu sorumluluğu alacaksın yani? Bize yazılı bir belge verebilir misin?"

"Eğer bu sizi rahatlatacaksa, olur."

Mümkünse eski günlerden konuşup hasret gidermek isterdim ama pek vaktimiz yoktu.

Her ne kadar içimde kalsa da sadece imzayı atıp buradan ayrılmalıydım.

Clarice Senpai durumdan pek memnun görünmüyordu.

"—Peki, elden bir şey gelmez."

Deirdre Senpai yelpazesiyle ağzını kapatarak hafifçe güldü.

"Kendimi biraz mahcup hissettim doğrusu. Ama ne yapalım, ayağımıza gelen fırsatı tepemeyiz ya."

Louise-san ise yüzüme bakıp tatlı tatlı gülümsüyordu.

"Babama güzel bir haber verebileceğim."

Buna sevindim.

Hertrude-san hemen orada bir belge hazırlamaya başlayınca diğer üçü de ona ne yazması gerektiği konusunda direktifler verdi.

Hazırlanan metnin içeriği kabaca şöyleydi: "Leon, bu odada bulunan dört kadının arzuladığı şeyleri temin edeceğine söz verir."

Daha ağır ve resmi kelimelerle yazılmıştı ama temel olarak anlamı buydu.

Hertrude-san başını salladı.

"Sözlü bir vaatten daha iyidir herhalde. Umarım daha sonra sözünden dönmezsin."

İmzayı atan ben, acı acı gülümseyerek konuştum.

"Bana hiç güvenmiyorsunuz. —İşte, düzgünce imzaladım."

"Kontrol ettim. O halde bir dahaki sefere görüşmek üzere."

Böylece bu dört kadınla olan görüşmemiz nihayete erdi.

Kabul salonunun bekleme odasına vardığımızda henüz kimse gelmemişti.

Koltuğa oturduğumda Luxion az önceki mesele yüzünden beni uyardı.

'Böylesine ucu açık bir anlaşma imzalamamalıydınız. Gerçi o dördünün ileride size gerçekten büyük bir zarar verecek bir anlaşmayı dayatması da düşük bir ihtimal ama.'

Bu duruma karşı çıksa da araya girmemiş olmasının sebebi, muhtemelen o dördüne güveniyor olmasıydı.

"Bir sorun çıkarsa işi Creare'nin üzerine yıkarız, olur biter."

'Olamaz— En başından beri sözünüzü tutmamayı mı planlıyordunuz?'

Luxion nihayet benim asıl niyetimi anlamıştı.

Onlara karşı içimde bir suçluluk hissetsem de Luxion'a kendimi savundum.

"Oradan sağ dönme ihtimalim zaten düşük değil mi? Onları kandırıyor gibi olmak istemezdim ama orada ölebileceğimi söyleyip ortamın havasını bozmak da istemedim."

Sağ salim döneceğimin bir garantisi yoktu.

Fakat o odada sanki son kez görüşüyormuşuz gibi vedalaşmak da istemiyordum.

'Bu yüzden mi bu kadar kolayca o anlaşmayı imzaladınız?'

"O anda endişelenmelerini istemedim çünkü."

Dördüne karşı kendimi suçlu hissediyordum ama eğer geri dönemezsem— o zaman bana istedikleri kadar yalancı deyip küfredebilirlerdi.

Daha sonra Luxion'a bir miktar para hazırlatıp yola çıkmadan önce onlara ulaştırsam beni affederler miydi acaba?

Konuşmamız bittiği sırada, bekleme odasının kapısı aniden açıldı ve Angelica içeri daldı.

"Leon!"

"Angelica."

Yerimden kalktığımda, gelinliğin kırmızıya boyanmış halini andıran bir elbise giymiş olan Angelica tam karşımda duruyordu.

Saçlarını yaptırmış, makyajını tamamlamıştı.

Bana bakan gözleri yaşlarla doluydu.

Her an ağlayacakmış gibi bir yüz ifadesiyle göğsüme atıldı ve alnını göğsüme bastırdı.

"Bir daha dönmeyeceksin sandım. Seni bir daha göremeyeceğim diye çok korktum."

"Özür dilerim."

"Defalarca, durmadan kalbimi oyuncak ediyorsun. Gerçekten en aşağılık adamsın."

"Beni terk edebilirsin."

Bunu söylediğimde, Angelica başını kaldırdı.

Gözlerinden yaşlar süzülürken yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.

"Sen istemesen bile seni terk etmeyeceğim. O yüzden... Lütfen beni terk etme."

Angelica'nın sözleri üzerine gözlerim doldu.

Ağladığımı görmesini istemediğim için onu sıkıca kucakladım.

Cevap vermedim ama Angelica duygularımı hissetmiş gibiydi.

Kucağımdayken bana mevcut durumu anlatmaya başladı.

"Senin için toplayabildiğim kadar askeri güç topladım. Krallıktaki soylular, şövalyeler ve hatta askerler bile huzur salonuna geldi. Seni, senin sözlerini bekliyorlar."

"Kesin benden şikayetçi olacaklar."

"Kim bilir? Ama onları bir araya getirmek için epey çılgınca şeyler yaptım. Bu durum sana da çok büyük bir yük bindirecek. İstersen yol yakınken vazgeçebilirsin."

Bu saatten sonra reddedip Angelica'nın çabalarını boşa çıkarmak içime sinmezdi.

Üstelik benim de kaçacak yerim kalmamıştı.

Ne kadar büyük bir yük olursa olsun umrumda değildi.

Savaştan sağ salim döndüğümde, ne kadar sızlanırsam sızlanayım tüm o yükü sırtlanacaktım.

"Sorun değil."

"Gerçekten mi? Ama sen..."

Şu an her türlü zorluğun altına girmeye hazırdım.

Çünkü Angelica... Benim gibi biri için elinden geleni yapmıştı.

"Sorun değil. Angelica, teşekkür ederim. Gerçekten çok teşekkür ederim."

"Eğer teşekkür edeceksen Livia ve Noelle'e de et. Fanoss Hanedanı'nı ve cumhuriyeti harekete geçiren o ikisiydi."

"Kesinlikle söyleyeceğim."

Birbirimize sarılmaya devam ederken kapı çalındı.

Angelica benden ayrıldı.

"Vakit geldi. Git artık, Leon."

Ağlamaklı yüzümü görmesin diye Angelica'ya arkamı döndüm ve her zamanki halimi takınmak için şaka yaptım.

"Kalabalığın önüne çıkmayı hiç beceremem, hitabetim de kötüdür, o yüzden konuşma yapmak tam bir işkence. Çuvallarsam gülme sakın."

"Bu halini gördüğüme göre endişelenmeme gerek yok sanırım."

Angelica kıs kıs gülüyordu.

Yanımda duran Luxion ise yine gereksiz bir laf ortaya attı.

'Konuşma metnini ben hazırlayayım mı?'

"Kulağa cazip geliyor ama bu seferlik kalsın."

'Neden?'

"Hiç değilse bu kez onlara kendi kelimelerimle seslenmek istiyorum."

Bundan sonra benimle birlikte savaşacak insanlarla kendimce yüzleşmek istiyordum.

Huzur salonuna geldiğimde içerisi mahşer yeri gibi kalabalıktı.

İçeri girdiğimde beni yüksek kürsüye yönlendirdiler. Az önce uğuldayan salonun ben girer girmez sessizliğe bürünmesi garip bir histi.

Roland ve Mylene-san'ın kürsüden inip aşağıda yan yana durması dikkatimi çekti.

Onların yanında Usta'yı görünce biraz olsun rahatladım.

Beş Aptal da yan yana durmuş törene katılıyorlardı, hemen yanlarında Loic de vardı.

Lelia ve Alberg-san da oradaydı.

Soylular da nizami bir şekilde sıraya girmiş, benim ağzımdan çıkacak sözleri bekliyorlardı. Bu manzara bana çok tuhaf geliyordu.

En azından birkaç hakaret duyarım diye düşünmüştüm ama aralarında bana parıldayan gözlerle bakan Kont Motrey bile vardı.

Babamlar ise arkalarda, bir hata yapıp yapmayacağımı büyük bir gerginlikle izliyorlardı.

Ve... Okul üniformalı erkek öğrenciler de buradaydı.

Daniel ve Raymond. Fakir baron ailelerinden gelen o grubun burada olmasına biraz şaşırmıştım.

Salondakileri gözlerimle süzmeyi bitirdikten sonra konuşmaya başladım.

"Birlik kurma töreni yapılacağını duyup geldiğimde salonda kimseyi bulamamaktan korkuyordum. Neyse ki böyle bir durumla karşılaşmadım. Şu anki hissim tam olarak büyük bir rahatlama."

Şaka yapmıştım ama huzur salonu sessizliğini korudu.

Bir an esprimin havada kaldığını düşündüm fakat herkesin yüzü son derece ciddiydi.

Bunu görmezden gelerek konuşmaya devam ettim.

"Herkesin durumdan haberdar olduğunu varsayarak konuya giriyorum. Voltenois Kutsal Sihir İmparatorluğu, Holfort Krallığı'na savaş ilan etti. Bu şekilde sessiz kalmaya devam edersek, onların bu krallığı kesinlikle yok edeceğine yemin edebilirim."

Halka açıklanamayacak bazı bilgiler vardı ancak İmparatorluk'un Krallık'a savaş açtığı bir gerçekti.

Üstelik sonrasında neredeyse teslim olmaya zorlayan şartlar sunmuşlardı.

Holfort Krallığı'nın soyluları muhtemelen öfkeden kuduruyor olmalıydı.

"İmparatorluk çok güçlü. Ellerindeki en büyük kozu bile sahaya sürerek bizi yok etmeye çalışıyorlar. Bu yüzden savaşmaya karar verdim ama... Dürüst olmak gerekirse, bu krallık yıkılsa bile umrumda olmazdı."

Huzur salonunda uğultular yükseldi ama onlara aldırmadan konuşmayı sürdürdüm.

"Şimdiye kadar bu ülke beni defalarca hayal kırıklığına uğrattı. Yine de, sadece bugüne özel olarak ne görüyorum dersiniz? Dışarıya baktığımda devasa bir uçan zırhlı gemi filosu var. Huzur salonu ise insan kaynıyor. Bugün bana, bu ülkenin henüz tamamen gözden çıkarılamayacağını gösterdiniz."

Şimdiye kadar bu ülkenin berbat bir yer olduğunu düşünüp durmuştum.

Buna rağmen, bu en zorlu dönemeçte herkesin tek bir vücut olabilmesi bana bir mucize gibi geliyordu.

Bu manzarayı Angelica ve diğerleri yaratmıştı.

Gözlerimi onlara çevirdiğimde, Livia ve Noelle'i gördüm.

Hemen yanlarında, elinde Azize'nin kutsal eşyalarını tutan Marie de duruyordu.

Üzerinde beyaz, tek parça elbise benzeri bir kıyafet vardı ve etrafında tapınak görevlileri bekliyordu.

Tapınak güçlerini kendi taraflarına çektiklerini duymuştum, görünüşe göre bu doğruydu.

"Normalde her şeye sövüp sayıp insanların kıçına tekmeyi basmak benim tarzımdır. Ama bu sefer durum farklı. İmparatorluk çok güçlü ve tek başıma bunun üstesinden gelemem. Bu yüzden..."

Başımı kaldırıp tavana baktıktan sonra gözlerimi yeniden kalabalığa çevirdim.

"...Lütfen, bana gücünüzü ödünç verin."

Ben başımı eğip eğilince, başta soylular olmak üzere salondaki uğultu daha da büyüdü.

"Benim için olmak zorunda değil. Kendiniz için... Korumak istediğiniz birileri için, lütfen sizden bunu rica ediyorum."

Şimdiye kadar sürekli kasım kasım kasılan benim gibi birinin, onların önünde başını eğeceğini hiç tahmin etmemişlerdi herhalde.

Huzur salonundaki uğultu bir süre devam ettikten sonra Kont Motrey sesini yükseltti:

"Lütfen başınızı kaldırın. Ben bu canı Leon-sama'ya adadım. Lütfen beni dilediğiniz gibi kullanın."

Başımı kaldırdığımda, önüme doğru adımlayan Kont Motrey'in diz çöküp başını eğdiğini gördüm.

Bu manzarayı izleyen Vince-san da seslendi:

"Biz zaten her şeyi göze aldığımız için buradayız. Bizi küçümsemeyin."

Kont Motrey ve Vince-san sayesinde diğer soylular da konuşmaya başladı.

"Yahu, o koca kafalı Bartfahrt-sama'nın önümüzde baş eğeceği hiç aklıma gelmezdi."

"Hayatta bir kez görülecek bir manzara bu."

"Sırf bunu görmek için bile buraya gelmeye değerdi."

Şakalar havada uçuşurken salona bir kahkaha tufanı yayıldı.

Şaşkınlığımdan ne yapacağımı bilemediğimi gören Usta, öne çıkarak bana yardımcı oldu.

"Sanırım bir yanlış anlaşılma var, onu düzeltelim. Bay Leon... Biz, kendisinden ricada bulunulacak konumda olan kişiler değiliz."

"Usta?"

Herkes tek dizinin üzerine çöküp önümde saygıyla başını eğdi.

Ve o gururlu Roland bile öne çıkıp önümde son derece hürmetkar bir tavır takındı.

Krallığın hükümdarı olan Roland bile önümde diz çöküyordu.

"Leon Fou Bartfahrt... Lütfen, krallık için bir kez daha gücünü bize ödünç ver. Bu, hepimizin ortak arzusudur."

O gururlu Roland bile işin içine hiç şaka karıştırmadan herkesin ortak arzusunu dile getiriyordu.

Görüşme salonunda bulunan herkes önümde başını eğmişti.

Beni toy bir delikanlı diye aşağılamıyorlar, savaşmamı emretmiyorlardı. Sadece, yardım etmem için yalvarıyorlardı.

Asıl yalvarması gereken kişi benken üstelik.

Bu salondaki herkes, birlikte savaşmamız için bana yalvarıyordu.

"Size minnettarım. Birlikte savaşacağımız için çok mutluyum."

Bu savaşı ne olursa olsun, kesinlikle kazanmak zorundaydık.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.