Yaz tatilinin eli kulağındayken, akademide heyecanlı ve sabırsız öğrenciler göze çarpmaya başlamıştı.
Akademide edindiği arkadaşlarını memleketine davet edenler...
Birlikte bir yerlere gidip eğlenmek için planlar yapanlar...
Elde olmayan sebepler yüzünden Kraliyet Başkenti'ndeki Zindan'a meydan okumaya hazırlananlar...
Çoğu öğrencinin kafasında, yaz tatili denen bu uzun ve özgür zamanı nasıl değerlendireceğine dair tatlı bir beklenti var gibiydi.
Tüm bu telaşın ortasında ben, Leon Fou Bartfort, henüz bir öğrenci olmama rağmen resmi olarak Dük unvanı taşıyan, üzerine sorumluluklar yıkılmış zavallı bir adamım.
Bir öğrencinin en büyük ayrıcalığı olan yaz tatilini boş boş geçirme hakkı elimden alınmış, devlet işlerine zorla dahil edilmiştim.
Şu anda da saraya gitmek için hazırlık yapıyordum.
Süslü, törensel şövalye kıyafetini üzerime geçirmiş, göğsüme takılacak nişanların yerleştirilmesini bekliyordum.
Boy aynasının karşısında dikilirken, yüzümde durumdan ne kadar tiksindiğimi belli eden bir ifade vardı.
"Roland piçi... Beni ayağına çağırırken kendini ne sanıyor acaba?"
Şövalye kıyafetimi sandıktan çıkarıp üzerime geçirmemin tek sebebi, Kral Roland Rapha Holfort tarafından bizzat çağırılmış olmamdı.
Saray gelmemi tek taraflı bir emirle buyurmuştu.
Kendi kendime söylenip dururken, göğsüme nişanları tek tek iğneleyen Olivia —yani Livia— karşılık verdi.
"Kendini ne sandığı belli, o bu ülkenin kralı."
Hazırlanmama yardım eden Livia'nın yüz ifadesi hiç değişmemişti.
Sadece kendi kendime söylendiğimi bildiği halde, her zamanki kibarlığıyla bana cevap veriyordu işte.
"Bir kral olacaksa, en azından saygı duyulabilecek biri olmasını isterdim."
"Şey, o konuda haklısınız tabii."
Livia da bu sözüme acı acı gülümseyerek hak verdi.
Aptal kral, tembel, pislik, kadın düşmanı... Arkasından binbir türlü laf edilen Holfort Kralı, soylular için tam bir baş belasıydı.
Eğer düzgün bir hükümdar olsaydı, ona saygı duyup sadakat yemini edecek soylular mutlaka çıkardı.
Fakat herif, tüm işleri Kraliçe Milaine Rapha Holfort-sama'nın üzerine yıkıp kendisi başkentin sokaklarında kadın peşinde koşan bir tipti.
Böyle birine saygı duymamı beklemek imkansızdı.
Üstelik benim için de en büyük düşmandı.
Ne de olsa rütbe almaktan nefret ettiğimi bildiği halde beni sürekli terfi ettiren baş şüpheli kendisiydi.
Bu durum bir yanlış anlaşılmadan ibaret olsaydı bir çıkış yolu bulunurdu belki ama adam, benim bundan nefret ettiğimi bile bile inadına yapıyordu.
Gerçekten çok adi bir adamdı.
Livia nişanları son kez kontrol edip üzerimdeki duruşuna baktıktan sonra memnuniyetle başını salladı.
"Tamamdır. Leon-san, çok şık oldunuz."
"Eşeğe altın semer vursalar da eşek yine eşektir derler. Böyle gösterişli giyinince ben bile adam akıllı birine benziyorum işte."
Omuz silktim. Livia ise bıkkın bir ifadeyle hafifçe iç çekti.
"Arada bir de olsa yapılan iltifatları düzgünce kabul edin lütfen."
Boy aynasındaki aksime baktığımda, Livia'nın yardımı sayesinde üzerimdeki kıyafetin gayet düzgün durduğunu gördüm.
Üstelik giyinme işi de çabucak bitmişti.
"Livia, sayende çok rahat ettim. Bunu tek başıma giymek tam bir işkence."
"Leon-san, normalde çok salaş giyinmeyi seviyorsunuz ya ondandır. Sadece bir gömlek ve pantolonla gezdiğiniz günler hiç de az değil."
"Yetiştirilme tarzı diyelim."
"Ailenizin diğer üyeleri gayet derli toplu olduğuna göre, bu tamamen sizin kişisel tercihiniz olmalı."
Son zamanlarda Livia bana karşı biraz fazla dişli olmaya başlamıştı.
Aslında sadece o değil, nişanlılarımın hepsi bana karşı olan çekingenliklerini tamamen üzerlerinden atmıştı.
Bunun kötü bir şey olduğunu düşünmüyordum. Aksine, kişisel olarak bu halleri hoşuma gidiyordu.
Yine de sadece benim pasaklı biri olarak görülmem haksızlıktı.
"Livia, sen babamla abimin gerçek yüzünü henüz görmedin. Biz Bartfort hanesinin erkekleri, yaz aylarında sadece bir donla göle atlamayı gelenek haline getirmişizdir. Salaşlığın zirvesiyizdir yani."
Çocukken çıplak halde göle atlayıp oynardık.
Geçen yıl Colin de çıplak geziyordu ama sanırım bu yıl en azından altına bir don giymeyi akıl etmiştir.
Az önce gayet rahat görünen Livia, aniden gözlerini benden kaçırdı ve yanakları hafifçe kızardı.
Anlattığım şey onu utandırmış gibiydi.
"Ailenizde kadınlar da varken nasıl böyle şeyler yapabiliyorsunuz?"
Bartfort hanesinin kadınlarını düşündüm.
Annem, Jenna ve Finley.
Fakat biz erkeklerin çıplaklığı karşısında en ufak bir şaşkınlık belirtisi göstermezlerdi, üçü de bu duruma tamamen kayıtsızdı.
"Kimsenin umurunda değildi ki. Aile dediğin böyle olur zaten. Peki ya senin ailen?"
Livia hâlâ kızarık olan yüzüyle cevap verdi:
"Hiç erkek kardeşim olmadığı için bu tür şeyleri pek bilemiyorum."
Yazık olmuş... Yoksa öyle değil miydi?
Livia utancını gizlemek için elini yumruk yapıp ağzına götürdü ve hafifçe öksürdü.
"Her neyse, hazırlıklar bitti. Sustuğunuz sürece çok asil görünüyorsunuz, bu yüzden lütfen huzura çıktığınızda ağzınızı kapalı tutun."
Lafı gediğine koymuştu resmen.
Sanki ağzımı açtığım an tüm karizmam yerle bir oluyormuş gibi konuşuyordu.
İçimde uyanan muziplik hissiyle Livia'ya doğru bir adım yaklaştım.
"Hakkımda böyle düşünmene üzüldüm doğrusu. İnsanlar beni sık sık yanlış anlar ama senin beni gerçekten tanıdığını sanıyordum."
Elimi beline dolayıp onu kendime doğru çektiğimde, Livia aniden panikledi.
"Le-Leon-san! Benimle dalga geçiyorsunuz değil mi? Değil mi?!"
"Bilmem ki? Neden bahsediyorsun?"
Kollarımın arasında kalıp hafifçe geri çekilmeye çalışsa da direnci oldukça zayıftı.
O göstermelik karşı koyuşunun altında, üzerimdeki şövalye kıyafetini kırıştırmama endişesi yatıyordu. Aynı zamanda bu anın tadını çıkardığı da her halinden belliydi.
Yüzümü ona doğru yaklaştırdığımda, Livia pes ederek hareket etmeyi bıraktı ve gözlerini yumdu.
Çenesini hafifçe kaldırıp öpüşme pozisyonu aldığımız tam o anda...
'Harika gidiyorsunuz çocuklar! Aynen böyle! Hiç bozmayın! Bu anı sonsuza dek kaydetmek için kameraya alıyorum, beni hiç kafanıza takmayın!'
Ortamın tüm büyüsünü bozan, nerede nasıl davranacağını asla bilmeyen —daha doğrusu bilerek yapmayan— yapay zeka Creare'den başkası değildi.
Havada süzülen metal kürenin üzerinde, tek bir göz gibi duran mavi bir lens parıldıyordu.
Lensin içindeki halkalar hareket ediyor, görüntüyü yakınlaştırıp uzaklaştırıyordu.
Creare'nin sesini duyar duymaz gözlerini açan Livia'nın yüzü kıpkırmızı kesilmişti.
Bakışlarını Creare'ye çevirdiğinde, gözlerinde hem utanç hem de sitem dolu bir ifade vardı.
"Creare-chan..."
'Aman tanrım, utanması da ayrı bir tatlı!'
Creare tarafından dikizlendiğimizi fark edince ben de panikle toparlanmaya çalıştım.
"Neden bizi dikizliyorsun be! Defol git şuradan!"
'Buradaydım ki zaten. En başından beri buradaydım.'
Hiçbir suçluluk duymadan, odada zaten bulunduğunu iddia ediyordu.
Üstelik bu yüzden odadan çıkmaya da hiç niyeti yok gibiydi.
'Efendim ve Livia-chan aniden çok romantik bir havaya büründüler sadece. Buna dikizlemek denmez ki.'
"Siz yapay zekalar laf ebeliği yapmaya gelince gerçekten üstünüze yok."
'Bunu bir övgü olarak kabul ediyorum.'
Ne dersem diyeyim lafın altında kalmayan Creare karşısında pes eden ben oldum.
Kayıt altına alındığımı bildiğim bir durumda daha ileri gitmeye benim bile cesaretim yoktu.
Livia'dan uzaklaşmak için hamle yaptığımda, belimdeki ellerin beni daha sıkı sardığını hissettim.
"Livia? Şey, şey..."
Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemez halde kalakalmıştım. Alnını göğsüme yaslamış olan Livia, başını kaldırıp utangaç ama kararlı bir şekilde doğrudan gözlerimin içine baktı.
Bana aşağıdan yukarıya doğru bakıyordu.
Belimdeki ellerini yavaşça yukarı kaydırıp yanaklarımı avuçlarının arasına aldı.
İstesem kolayca kurtulabileceğim bir güçteydi ama tuhaf bir şekilde ona karşı koyamadım.
Nemli gözleriyle bana bakan Livia, utangaç bir ses tonuyla mırıldandı:
"Yarım bırakmayın lütfen. Sonuna kadar devam edin."
"Ş-Şey, ama!"
Gözüm gayriihtiyari Creare'ye kaydı; mavi lensiyle pürdikkat bizi izlemeye devam ediyordu.
'Livia-chan da amma cesur çıktı ha!'
Sataşıp duran Creare'yi futbol topu gibi tekmelemek gelse de içimden, şimdilik kendimi tutup Livia'ya döndüm.
"Ş-Şey... Evet."
İkimizin de yüzü kıpkırmızı kesilmişken, dudaklarımı Livia'nın dudaklarına yaklaştırdım.
O sırada.
Akademinin kızlar yurdunda sesini yükselten kişi Marie Fou Lafan'dı.
Marie, toplantıya yüzünü bile göstermeyen önceki hayatındaki abisine öfke kusuyordu.
Marie'nin bu öfkesine maruz kalan ise Leon'un ortağı Luxion'du. Havada süzülen metalik renkli, tek göz gibi kırmızı bir lense sahip bir küreydi bu.
Elektronik bir ses tonuyla, biraz da bıkkın bir edayla Marie'ye eşlik ediyordu.
'Korkaklığının geçmesi bir gelişim sayılabilir ancak bu sefer de fazla havaya girdi. Şu an bile Olivia ile mukoza teması kuruyor.'
Creare'den gelen bilgileri Marie ile paylaşıyordu.
Marie bunu duyduğunda neredeyse çıldıracaktı.
Önceki hayatındaki abisinin aşk hayatını zerre kadar bilmek istemiyordu.
"Mukoza deme şuna! Kulağa daha da iğrenç geliyor!"
'Anlaşıldı. O halde "öpüşüyorlar" diye düzeltiyorum.'
"Abimin şu vıcık vıcık ilişkilerini bana anlatma artık!"
Marie'nin feryadını duyan Luxion, gerçekten de çok az olsa da keyiflenmiş gibiydi.
'Marie'nin tepkilerini gözlemlemek son derece eğlenceli.'
"Beni ne sanıyorsun sen? Hem ondan önce, abim olmadan mı plan yapacağız?"
Aslında bugün Leon ve Marie baş başa verecek, yanlarına yapay zekaları da katarak bundan sonraki hamlelerini planlayacaklardı.
Marie son zamanlardaki gelişmeleri düşündükçe kafayı yiyordu.
"Rashel Kutsal Krallığı'ydı değil mi? Orası ittifakın lideri olup krallığın çevre ülkeleriyle el sıkışıp bize saldıracak?"
Marie'nin üstünkörü açıklamasına Luxion ekleme yaptı.
'Henüz saldırmış değiller.'
"Ama eninde sonunda gelecekler, değil mi?"
'Bu, bugünkü kabul törenine bağlı. Rashel Kutsal Krallığı'ndan Holfort Krallığı'na bir elçi geldi ve Kral Roland ile görüşecek. Efendim de bu kabule katılıyor.'
Leon'un saraya çağrılma sebebi, Rashel Kutsal Krallığı'ndan gelen bu elçiydi.
O elçi ne diyecekti?
Holfort Krallığı'nın soyluları bunu deli gibi merak ediyor, kimse kendilerini çağırmadığı halde akın akın kraliyet başkentine geliyorlardı.
Soylular saraya hücum etmiş durumdaydı.
"Görüşmeden önce onunla konuşmak istiyordum ama son zamanlarda aklı fikri sadece kadınlarda. Bence o aptal abimin krala laf etmeye hiç hakkı yok."
Karı kız düşkünü Roland hakkında her gün ileri geri konuşurdu ama son zamanlarda Leon da kadınlarla olan ilişkilerine fazlasıyla öncelik veriyordu.
Özellikle de nişanlılarına karşı çok hassastı.
'Karşısındakiler nişanlıları olan Angelica, Olivia ve Noelle. Bir sorun göremiyorum.'
"Her tarafı sorun dolu! Böyle önemli bir zamanda randevudur, çay partisidir diye bahaneler uydurup toplantıya bile yanaşmıyor!"
Kafasını ellerinin arasına alıp kıvranan Marie'yi izleyen Luxion, kırmızı lensinin içindeki halkayı hızlıca döndürüyordu.
Marie'nin bu hallerini kaydediyordu.
'Yakınlarının elinden alınması seni yalnız mı hissettiriyor?'
"Alakası yok be!"
Marie en yakındaki yastığı kapıp Luxion'a fırlattı.
Luxion sıyrılabilecek durumdaydı ama bunu yapmayıp yastığın çarpmasına izin verdi.
Pek bir hasar vermeyeceği için sıyrılmaya gerek duymamış olmalıydı.
'Nişanlılarıyla iyi ilişkiler kurması efendim için son derece önemli. Şimdiye kadarki süreç fazla yetersizdi zaten.'
"Buna katılıyorum tabii ki. Ama bir insanın aynı anda üç nişanlısının olması bile saçmalık. Hem o abimin üç nişanlısının olması tam bir mucize."
Bunu duyan Luxion, Marie'ye döndü.
'Peki ya senin parmağında oynattığın beş erkek ne olacak, Marie?'
"Öğğ!"
Marie sevimli bir çığlık attı, ardından kalbini tutarak acı içinde olduğu yere diz çöktü.
Yüzündeki bütün kan çekilmişti, tir tir titriyordu.
Leon'u suçlamıştı ama o sözler dönüp dolaşıp kendi göğsüne saplanmıştı.
"Dur, söyleme artık. Pişmanım zaten. Ama... Ama hiçbiri yanımdan ayrılmak istemiyor ki! Ben onları serbest bırakmak istiyorum ama tek bir tanesi bile gitmiyor!"
Gözleri yaşaran Marie, parmağında oynattığı o beş erkeği, yani bir zamanlar soylu olan o beş fetih hedefini bir keresinde serbest bırakmayı denemişti.
Ancak ne düşündülerse, hiçbiri Marie'nin yanından ayrılmaya yanaşmamıştı.
'Senin mevzunu burada kapatıp az önceki konuya dönelim. Efendimin son zamanlarda fazla havaya girdiği doğru. Nişanlılarına aşırı öncelik verip diğer şeyleri boşluyor.'
Kafası biraz rahatlayan Leon ile uğraşmanın artık pek keyifli olmadığını söylüyordu Luxion.
Marie başını kaldırdı.
"Tam bir baş belası abi işte. Korkaklığı azaldı derken şimdi de havaya girip kadın peşinde koşuyor. Bir gün kesin bıçaklanacak. Hatta bir kere bıçaklansa iyi olur. Belki o zaman aklı başına gelir."
'Böyle bir şey imkansız.'
"Nedenmiş o?"
'Çünkü efendimin hayatını ben koruyorum.'
Luxion'a bakan Marie'nin yanağı seğirdi.
"Gittikçe gözüme en tehlikeli varlık senmişsin gibi görünmeye başladın."
'Tehlikeli mi? Anlayamadım. Açıklama bekliyorum.'
Sarayın kabul salonu.
Devasa cam pencerelerden içeri güneş ışığı süzülüyordu.
Sıcaklık büyüyle dengelense de saraya doluşan soyluların kalabalığı yüzünden ortam oldukça basıktı.
Bu baskı insanı terletiyordu.
Ancak benim dikkatim Roland'ın karşısındaki adama odaklanmıştı, terlemeyi düşünecek durumda değildim.
Takım elbiseli, çıtkırıldım adam sesini kabul salonunda yankılatıyordu.
Tiyatrovari konuşma tarzı etraftakileri fazlasıyla irite ediyordu.
"Rashel Kutsal Krallığı'nın Kutsal Kralı, yüce hükümdarımız bu durumdan derin endişe duymaktadır. Muazzam bir güç elde eden o sapkın şövalye! Onun bu hadsiz tavırları, krallığın çevresindeki tüm devletlerin huzur ve barışını tehdit eden asıl unsurdur!"
Çıtkırıldım adamın bakışları, bir köşede sessizce bekleyen bana kaydı.
O anda kabul salonundaki tüm gözler üzerime dikildi.
Adam el kol hareketleri yaparak Roland'ın önünde sesini daha da yükseltti.
"Holfort Krallığı'nın yüce kralından istirham ediyorum. Eğer barış istiyorsanız, o sapkın şövalyenin elindeki tüm kayıp eşyaları diğer ülkelere paylaştırmanız gerekmez mi?"
Sapkın şövalye... Bir ara bana bu lakabı takmışlardı ama Rashel'de bile böyle çağrılmak canımı sıkıyordu.
Böyle birinin elimdeki kayıp eşyaları almaya yeltenmesi de hiç hoşuma gitmemişti.
Yine de lafını sonuna kadar dinlemek gerekiyordu.
Ben sessizce çevreye göz atarken tahtta oturan Roland sırıtmaya başladı.
Benim canımın sıkıldığını görmek onu fazlasıyla keyiflendirmişe benziyordu.
"Yaa, demek bir dükün elindeki kayıp eşyaları diğer ülkelere devretmesini istiyorsunuz?"
Roland'ın hemen yanındaki koltukta.
Kraliçe makamında Mylene-sama oturuyordu.
Sessizce Rashel elçisini süzüyordu ama o duruşu bile asalet doluydu.
Her zamankinden farklı olan o soğuk bakışları, adeta bir buz kraliçesini andırıyordu.
Sırf bu kadını görmek için bile gelmek istemediğim şu saraya adım atmaya değerdi.
Ah, ne kadar da güzel... diyerek gerçeklerden kaçma çabam da buraya kadardı.
Rashel elçisi bana söyle bir bakıp dudak bükerek sırıttı.
"Bu kadarı yetmez. Alzer Cumhuriyeti'nden ele geçirdiğiniz Kutsal Ağaç'ı ve onun Rahibe'sini de teslim etmeniz gerek."
Bu sözler üzerine huzur salonu bir anda çalkalandı.
Soylular birbiri ardına beni savunmaya başladı.
"Rahibe, Dük'ün nişanlılarından biri!"
"Kendi karısını teslim etmesini istemek de fazla oluyor ama!"
"Sizin hiç müzakere etmeye niyetiniz var mı?"
Ancak salondaki soylulardan biri, Redgrave Dükü Vince-san, yani Angelica'nın babası tamamen ifadesizdi.
Şimdi Redgrave Dükalığı ile bağları koparmıştık; düşman sayılmasak bile aramız limoniydi.
Beni savunmaya hiç niyeti yok gibi görünüyordu.
Sessiz kaldığımı gören elçi konuşmasını sürdürdü.
"Hatta tüm nişanlılarınızı Krallık dışından birileri yönetse nasıl olur? Dışlanmış Şövalye-dono... pardon, Leon-dono, siz de diğer ülkelere gider gelirsiniz. Nişanlılarınızla görüşmenize izin veririz elbette."
Böyle hadsiz bir talep karşısında nutkum tutulmuştu ama içten içe öfkeden kuduruyordum.
Her şeyimi teslim edip Rashel'in keyfine göre yaşamam söyleniyordu resmen.
Sağ omzumun üzerinde süzülen ve görünmez olan Luxion bana seslendi.
Sesini çevredeki kimse duyamıyordu.
'Müzakere etmeye niyetleri yok gibi. Zafere bu kadar kesin gözüyle bakan Rashel Kutsal Krallığı'nın elinde acaba nasıl bir koz var?'
Rashel Kutsal Krallığı'nın kozu denince akla o Şeytani Zırh taklitleri geliyordu.
Şeytani Zırh parçalarını bedenlerine alıp onları kontrol eden Şövalye adında bir güruh vardı.
Hayatları pahasına Şeytani Zırh'ın gücünü açığa çıkarır, savaş alanında sadece bir kez parlayıp ölürlerdi.
Bununla gurur duydukları için de durum daha çekilmez bir hal alıyordu.
Ancak bu Şeytani Zırhlar'dan ne kadar çok olursa olsun, Luxion'ın karşısında hiçbir hükümleri yoktu.
Şimdiye kadar pek çok Şeytani Zırh ile savaşmıştım ama en zayıfı Rashel'inkiydi.
Finn'in sahip olduğu Brave ile, yani kusursuz bir Şeytani Zırh ile kıyaslandığında çok zavallı kalıyorlardı.
Luxion da "Bir tehdit unsuru bile olamazlar," diye kestirip atmıştı.
İşte bu yüzden olmalıydı. Luxion, Rashel'in Şeytani Zırh yerine geçecek başka bir koz hazırlamış olma ihtimali üzerinde duruyordu.
Tam ağzımı açacakken, benden önce davranan Mylene-san oldu.
Her zamankinden daha soğuk bir tonda konuşmasının sebebi, Rashel denen ülkenin Mylene-san'ın kendi vatanı için de bir düşman olmasıydı herhalde.
"Bu kadarı da fazla. Sizin müzakere etmeye niyetiniz yok."
Mylene-san'ın sözleri üzerine elçinin gözleri parladı.
"Durumun ciddiyetini kavrayamayan taraf sizler değil misiniz? Rashel Kutsal Krallığı önderliğindeki askeri ittifak, Holfort Krallığı'nı kuşatmış durumda. Leon-dono ne kadar güçlü olursa olsun, her savaş alanında aynı anda beliremez ya?"
Holfort Krallığı her cepheden aynı anda saldırıya uğrarsa, Luxion bile zayiat verilmesini engelleyemezdi.
Ama hepsi bu kadardı.
Zayiat versek bile günün sonunda kazanan biz olurduk.
Asıl sorun, benden ziyade sınırları koruyan soylulardı.
Saray salonuna doluşan soylular arasında sınır boylarını tutanlar da vardı.
Hepsinin yüzü asılmıştı.
Luxion onların ne hissettiğini tahmin etti.
'Aynı anda saldırırlarsa, ben yardıma yetişene kadar tek başlarına savunma yapmak zorunda kalacaklar. Krallık da tüm sınırlara yeterli askeri gücü gönderemez.'
Yani bu durumdan en büyük zararı görecek olanlar, sınırları koruyan soylulardı.
Mylene-san elçiye lafı yapıştırdı:
"Amma da dik durmaya çalışıyorsunuz öyle. Dük'ün gücünden korktuğunuz için diğer ülkelerle el ele verip bu durumun üstesinden gelmeye çalışıyorsunuz... Asıl bizden en çok korkan taraf Rashel değil mi?"
Mylene-san açık açık "Korkudan ne yapacağınızı şaşırmışsınız," deyince, elçinin yüzündeki o yapmacık gülümseme hafifçe bozuldu.
"Deneyip görelim mi?"
Mylene-san elçiye kestirip attı:
"Gidin ve savaş hazırlıklarına başlayın."
Görüşme bittiğinde Rashel elçisi odadan ayrıldı.
Soylular bendleri yıkılmış barajlar gibi birbirleriyle hararetle konuşmaya başlayınca, bu gürültüyü fırsat bilip Luxion ile fısıldaştım.
"Mylene-san sınır boylarının tehlikede olduğunun farkında değil mi? Biraz fazla aceleci davranmadı mı, çevresindekilerin hislerini düşünmesi gerekmez miydi?"
Şüpheme cevap veren Luxion, kendinden oldukça emin bir tonda konuştu.
'Farkında olmalı. Bilerek görmezden gelmiş olamaz mı?'
"Mylene-san hiç öyle bir şey yapar mı?"
'Efendimiz, Mylene'e olan bu güveniniz içinizdeki şehvetten mi kaynaklanıyor?'
"Haddini aşma."
Tahta doğru baktığımda, Mylene-san'ın bana baktığını gördüm.
Ancak o an, normalde gizlemeye çalışsa da dışarı taşan o sevimli halinden eser yoktu.
Bana hafifçe gülümsüyordu ama bu tebessümün ardında soğuk bir ifade saklıydı.
Elçiyle yapılan görüşmenin ardından...
Saray şövalyelerinden biri yanıma gelip beni başka bir odaya davet etti.
Burası lüks mobilyalarla döşenmiş olsa da görsellikten ziyade işlevselliğin ön planda tutulduğu bir odaydı.
Misafir salonu buranın yanında çok daha gösterişli kalırdı.
Böyle bir odaya çağrılınca, buraya daha önce de geldiğimi anımsadım.
"Ah, burası mı? Birkaç kez gelmiştim."
Ben geçmişi hatırlamaya çalışırken Luxion her zamanki ciddiyetiyle araya girdi.
'Efendimizin Düklük savaşında başkomutanlık görevini üstlendiği sırada kullandığı oda burası.'
"Doğru ya, öyleydi."
Luxion ile havadan sudan konuşurken gözlerimi beni buraya çağıran Mylene-san'a çevirdim.
Saygısız tavırlarıma kızacağını düşünmüştüm ama o hâlâ yüzündeki gülümsemeyi koruyordu.
Sandalyeye oturup sağ eliyle ağzını kapatarak geçmiş günleri yad etti.
"O zamanlar Dük muazzam işler başarmıştı. Bu defa da Rashel karşısında aynı başarıyı göstermenizi bekliyorum."
Kibar ve nazik bir tonla konuşuyordu ama sesinde sanki aramıza mesafe koyan bir soğukluk vardı.
Ensemdeki saçları karıştırarak Mylene-san ile bundan sonra ne yapacağımızı konuşmaya başladım.
"Elçinin tavrına bakılırsa müzakere etmek pek mümkün görünmüyor, değil mi?"
"Zaten karşı tarafın en başından beri anlaşmaya niyeti yoktu. Sadece Holfort Krallığı'nın barışçıl çözümü reddettiğini her yere yaymak istiyorlar."
Akılalmaz taleplerde bulunmalarına rağmen, Rashel dış dünyaya "Biz barışçıl bir çözüm sunduk!" imajı çizmek istiyordu.
Bana göre bu inanılmaz bir yüzsüzlüktü ama savaştan kaçınmak için müzakere masasına oturdukları da bir gerçekti.
Tabii Krallık olarak bizim bunu reddettiğimiz de bir gerçekti.
Olayın detaylarını bilmeyen dışarıdan biri gözünden bakıldığında, Holfort Krallığı haksız taraf gibi görünebilirdi.
Gerçekten sinsice bir yöntemdi ama maalesef dünya böyle işliyordu.
Mylene-san'a nasıl bir çözüm yolu olduğunu sordum.
"Açıkçası böyle büyük bir savaşa girmeyi hiç istemiyorum. Eğer zayiatı en aza indirecek bir yol varsa bilmek isterim."
Holfort Krallığı'nı perde arkasından yöneten Kraliçe'nin aklına danışmak istediğimi söyleyince, Mylene-san'ın gülümsemesi bir anda değişti.
Sanki tam da bu soruyu bekliyormuş gibi hevesle konuşmaya başladı.
"Şu anki komşu ülkeler arasında bizim için tek gerçek tehdit Rashel. Bir başka deyişle, Rashel'i bir kez alt ettik mi, diğerleri sadece önemsiz birer kalabalıktan ibaret kalacaktır."
Gerçekten de Rashel Kutsal Krallığı dışındaki ülkeler, Holfort Krallığı ile tek başlarına savaşacak büyüklükte değillerdi.
Bir zamanlar savaştığımız eski Fanoss Düklüğü... yani şimdiki Fanoss Dükalığı bile, çevre ülkelere kıyasla büyük sayılan devletlerden biriydi.
— Fanoss Dükalığı mı?
"Düşman ittifakın içinde Fanoss Dükalığı'nın da olacağını düşünüyor musunuz?"
Merak edip sorduğumda Milaine-san hafifçe iç çekti.
"Bir olay çıkarsa katılma ihtimalleri yüksek. Bu şekilde Holfort Krallığı'na boyun eğmektense bağımsız olmak isteyeceklerdir."
Savaşı kaybedip muazzam tazminatlar ödemek zorunda kalan Fanoss Dükalığı için Holfort Krallığı bir dost değildi.
Daha birkaç yıl öncesine kadar kıyasıya savaşan iki düşmandılar.
Bir fırsatını bulurlarsa düşman tarafa geçme ihtimalleri yüksekti.
Elimi çeneme koyup kendi düşüncemi dile getirdim.
"O zaman doğrudan Rashel Kutsal Krallığı'na dalıp ittifak liderini indirelim mi?"
Bu aşırı basit önerim karşısında Milaine-san şaşkınlıkla gözlerini açtı.
Fakat çok geçmeden yüzü aydınlandı ve sesli bir şekilde gülmeye başladı.
Ben parmağımla yanağımı kaşırken Milaine-san özür diledi.
"Affedersiniz. Öyle basit ve net bir çözümdü ki bir an keyiflendim. — Doğru ya. Dük-sama için böyle bir seçenek de var."
Normal bir insanın asla seçemeyeceği bir çözüm yoluydu bu.
Yanımda Luxion olduğu için böyle aptalca bir planı rahatça ağzıma alabiliyordum.
Milaine-san'ın ifadesi ciddileşti.
"Eğer Rashel'i hemen yok ederseniz, bu durum Dük-sama'nın gücünün ne kadar tehlikeli olduğunu kanıtlar. Öyle bir durumda İmparatorluk da harekete geçebilir."
"— İmparatorluk."
İmparatorluk kelimesini duyan Luxion, her zamanki resmiyetiyle ülkenin tam adını telaffuz etti.
'Voldenoy Kutsal Sihir İmparatorluğu... Rashel Kutsal Krallığı ile de bağlantıları olan bir ülke.'
Konuşmanın devamını Milaine-san getirdi.
"Holfort Krallığı'ndan çok daha güçlü bir süper güç. O Alzer Cumhuriyeti bile İmparatorluk ile aşık atamaz."
Finn ve Mia-chan'ın memleketi.
Böyle bir ülke beni tehdit olarak görüp üzerime yürürse işler sarpa sarardı.
Saldırmasalar bile İmparatorluk öncülüğünde Holfort Krallığı'nı her yönden köşeye sıkıştırabilirlerdi.
İşler kötü giderse tüm dünya gerçekten düşmanımız olurdu.
Tam donanımlı sihirli zırhlara sahip bir imparatorlukla savaşmak, Luxion'ın gücüyle bile hasarsız atlatılabilecek bir şey değildi.
Hatta en kötü ihtimalle...
"İmparatorluk'u düşman edinmek kötü olur, değil mi?"
Bunu teyit etmek istediğimde Milaine-san başını sallayarak hemen cevap verdi.
"Hem de çok kötü."
Buraya kadar olanları dinleyen Luxion bıkkın bir tavır takındı.
'İmparatorluk'u da beraberinde yok edersek sorun çözülür.'
Tam ona yakışan bir çözüm yoluydu ama ben sırf kendim için hiç alakası olmayan insanlara zarar vermek istemiyordum.
"Şaka bile olsa söyleme şunu."
'— Aslında Rashel'i bile yok etmek istemiyorsunuz, değil mi? Efendim, fazla yumuşak kalplisiniz.'
Luxion ile birbirimize dik dik bakarken Milaine-san ellerini çırparak dikkatimizi çekti.
Gülümseyerek başını hafifçe yana eğdi.
"Böyle düşünen Dük-sama için harika bir planım var."
"Plan mı?"
Milaine-san ayağa kalktı.
Konumu gereği arkasında pencere camı kalıyordu, oradan süzülen ışık yüzünden silüeti gölgede kalmış ve loş görünüyordu.
Bu durum Milaine-san'ın gülümsemesini tekinsiz gösteriyordu, o yüzden bunu yapmayı bırakmasını dilerdim.
"Dük-sama, sizden beni ve Erica'yı yanınıza alıp Fraser Marki topraklarına doğru yola çıkmanızı istiyorum."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.