Sınırdaki Gölgeler

Holfort Krallığı’nın limanı.

Kraliyet başkentinin yakınlarındaki yüzen adaya sayısız zeplin sürekli giriş çıkış yapıyordu.

Liman, yan yana dizilmiş farklı şekillerdeki zeplinlerle, insanlarla ve mallarla dolup taşmıştı.

Biraz dar görünen bu limana ayak basan yaşlıca adam, sol elinde bir baston tutuyordu.

Yine de bastonuna yaslanarak yürüyüşü, dik duruşuyla insanda oldukça dinç bir izlenim bırakıyordu.

Bastona hiç ihtiyacı yokmuş gibi duran bu halinden, onu sadece bir aksesuar olarak taşıdığı anlaşılıyordu.

Yaşlıca adamın başında bir şapka, gözünde ise gözlük vardı.

Geriye doğru taranmış kır saçlarıyla, sıcaktan bunalmış olacak ki ceketini çıkarmıştı.

Yanı başında tek bir seyahat çantası duruyordu.

Çantayı taşımak için bastonunu da rahatsız edici bir şeymiş gibi aynı elinde sıkıştırdı.

Bu şekilde aceleci adımlarla limanda yürüyen hali, baştan aşağı enerji doluydu.

Bu yaşlıca adamın adı Karl'dı.

Limanın sıcağından alnında biriken terleri silerken, bakışlarını keskinleştirerek fısıldadı.

"Şimdi, şu meşhur alçak şövalye nasıl biriymiş görelim."

Karl’ın Holfort Krallığı’na geliş amacı, alçak şövalye diye bilinen Leon adındaki kişiyi bizzat tanımaktı.

Karl bir süre yürüdükten sonra karşısına Finn çıktı.

Karl bir an için yüzünü ekşitse de, Finn'in yanındaki Mia’yı görünce yüz hatları yumuşadı.

Fakat hemen ardından keyfi tekrar kaçtı.

Çünkü kalabalık limanda birbirlerini kaybetmemek için Finn ve Mia el ele tutuşuyordu.

Finn de Karl’ın yüzünü görünce içten gelen bir hoşnutsuzlukla yüzünü buruşturdu.

Mia ise Karl’ı fark edip neşeyle el sallıyordu.

"Amca!"

Mia’nın o masum ve temiz gülümsemesini gören Karl, nefesi kesilir gibi oldu ve hemen ifadesini düzeltti. Finn’e yönelttiği o memnuniyetsizliği tamamen silerek, yüzüne bir gülümseme yerleştirip nazik bir tonda konuştu.

"Ooo, Mia-chan. Keyfin yerinde mi?"

"Evet!"

Koşarak yanına gelen Mia, Karl'ın önünde adeta kuyruk sallayan sevimli bir köpek yavrusu gibi seviniyordu.

Karl bu manzara karşısında içten içe huzur bulurken, araya giren biri huzurunu kaçırdı.

Finn’di bu.

"Ne aramaya geldin buraya, ihtiyar?"

Kendisine ihtiyar denmesi üzerine Karl’ın yüzündeki ifade tamamen kayboldu.

"Seni gidi velet, fazla şımarma istersen."

Finn’e küstah bir velet muamelesi yapan Karl, Mia için oldukça tanıdık bir simaydı.

Mia ikisinin arasına girdi.

"İkiniz de kavga etmeyi bırakın lütfen! Amca, bir şövalyeye velet demek çok kaba bir davranış. Şövalye-sama, siz de amcamız buraya kadar gelmişken böyle davranmamalısınız."

Kaba davrandığı için Mia tarafından azarlanan Karl, hafif bir telaşla özür diledi.

"Hahaha, doğru ya, velet demek kabalık oldu. Bu çocuk da sonuçta bir şövalyeydi, değil mi?"

"Sonucu falan yok, bunu bizzat sen kararlaştırdın. Ama şunu bil ki, seni hala affetmiş değilim."

Kollarını kavuşturup surat asan Finn’in yanında, bıkkın bir ifadeyle duran Brave vardı.

Konunun bu şekilde uzayıp gideceğini anlayarak Karl’a sordu.

'Eee, o zaman bu amca neden bu ülkeye geldi? Krallık'a gelme planın yoktu sanıyordum.'

Karl, Mia’ya kısa bir bakış atıp elini onun başına koydu.

Mia sevinçle saçlarının okşanmasının tadını çıkarırken, Karl kısık bir sesle Finn ve Brave’e fısıldadı.

"Geliş amacım... bazı şeyleri kendi gözlerimle tartmak."

Yurt binasına geri döndüğümde saat öğleden sonra üçü çoktan geçmişti.

Üzerimdeki ağır kıyafetleri çıkarırken, bugün olanları üç nişanlıma anlatıyordum.

Noelle—Noelle Jile Lespinasse, altın sarısı saçlarını yandan atkuyruğu yapmış, uçlarına doğru pembeye çalan saçlarıyla dikkat çeken bir kızdı.

"Her şeyimizi elimizden alacaklarını söylüyorlar resmen. Böyle bir şeyi kimse kabul edemez!"

Memnuniyetsizliğini gizlemeyen Noelle, ellerini beline koymuştu.

Öfkeli olduğu her halinden belliydi.

Büyük göğüslerinin altında kollarını kavuşturan Angelica—Angelica Rafa Redgrave, ifadesiz bir şekilde Noelle’e durumu açıklamaya başladı.

Sakin görünüyordu ama kırmızı gözleri her zamankinden daha keskin parıldıyordu.

Belli ki o da son derece öfkeliydi.

"Buraya sadece bizimle müzakere etmeye niyetleri olmadığını söylemek için geldiler. Şartları kabul etsek bile, bu sefer Raschel doğrudan üzerimize yürüyecektir. Her zamanki gibi yukarıdan bakan tavırları insanı çileden çıkarıyor."

Raschel denilen ülke, hemen her fırsatta Holfort Krallığı’nı aşağılıyor gibiydi.

Angelica da geçmişte buna benzer şeyler yaşamış olacak ki, hatırladıkça sinirleniyordu.

Ceketimi çıkarıp askıya asarken, elçinin sunduğu şartlar hakkındaki bu konuyu zorla kestirip attım.

"Bunları bir kenara bırakalım da, yakında devletten resmi bir talep gelecek. Benim Frazer bölgesine gitmemi istiyorlarmış."

Resmi bir talep lafını duyan Angelica’nın yüzünde bir anlık bir şaşkınlık belirdi.

Hemen ardından ciddi bir ifadeye büründü ama durum ona oldukça mantıksız gelmişti.

"Leon’u Raschel sınırına mı gönderecekler? Kötü bir hamle değil ama Mylene-sama’nın böyle bir plan yapması hiç mantıklı gelmiyor. Bu emir kimden çıktı?"

Angelica’ya göre bu emir Mylene-san’ın vereceği türden bir karar değildi.

Hafifçe iç çektim.

"Bizzat Mylene-san’dan geldi."

Düşüncelere dalan Angelica’nın yanında, endişeli bir yüzle duran Livia gözlerini bana dikti.

"Şey... Frazer bölgesi dedikleri yer, bir markinin topraklarıydı değil mi?"

Frazer Markiliği.

Raschel Kutsal Krallığı ile olan sınırı koruyan, kraliyet ailesinin bir yan koluydu. Devasa yüzen adalara sahip olan Redgrave Dükalığı’nın aksine, toprakları doğrudan kıta üzerindeydi.

Söylenenlere göre, birçok yüzen adanın üzerine kaleler inşa ederek sınır savunmasını sağlamlaştırıyorlardı.

Angelica düşüncelerinden sıyrılıp Livia’nın sorusunu yanıtladı.

Anlaşılan o ki, Holfort Krallığı’nın iç işlerine pek hakim olmayan Noelle’in de bunu duymasını istiyordu.

Arada bir bakışlarını Noelle’e çeviriyordu.

"Kraliyet kanı taşıyan Frazer Markiliği, uzun yıllardır Raschel sınırını koruyor. Onların karaya ayak basmasını engelliyorlar ancak... Raschel’in gizli kozu yüzünden son zamanlarda epey zorlandıklarını duydum."

Düşman ülke Raschel ile uzun yıllardır savaşıyorlardı ancak karşılarında yapay büyü zırhları kullanan düşmanlara karşı durumları pek parlak görünmüyordu.

Yine de sınırı koruyabilmelerinin tek sebebi, Krallık’tan giden desteklerdi.

Açıklamayı dinleyen Noelle, rahatlayarak gülümsedi.

"Ama şimdiye kadar orayı korumayı başarmışlar, değil mi? O zaman onlara güvenebiliriz."

Noelle’e göre Frazer hanedanı güvenilir bir müttefikti.

Ama benim içimde büyük bir endişe vardı.

Angelica elini alnına götürdü, yüzünde sıkıntılı bir ifade belirdi.

"Evet, iyi dayandıkları doğru ama bu sadece Krallık’tan her yıl giden devasa yardımlar sayesinde oluyor. Ayrıca, Raschel’in diğer tarafında Mylene-sama’nın ana vatanı olan Leparto Birleşik Krallığı var."

Bunu duyunca Noelle de durumu az çok kavradı.

"Yani şimdiye kadar onu iki ateş arasında bırakıp baskı altında tutuyorlardı."

"Çünkü Raschel, Leparto’nun topraklarına da göz dikmişti."

Noelle biraz düşündükten sonra, aklına bir şey gelmiş gibi yüzü aydınlandı.

Kendi kendine birkaç kez onaylarca başını salladı.

"Anladım! Oraya Leon’u yerleştirip Raschel’i tamamen köşeye sıkıştıracaklar. Bu sırada diğer ülkelerle olan meseleleri çözeceğiz. Evet, kulağa oldukça mantıklı geliyor!"

Ellerini çırpıp "Doğru tahmin ettim, değil mi?" diye gülümseyen Noelle çok sevimliydi ama Angelica’nın yüzündeki o gölge kaybolmamıştı.

"Evet, aslında fena bir plan sayılmaz."

Livia, Angelica’nın yüz ifadesinden bir şeylerin ters gittiğini sezmişti.

"Bir sorun mu var?"

Angelica, benim neden Frazer bölgesine gönderildiğimin asıl sebebini açıklamaya başladı.

Görünüşe göre Mylene-san’a karşı derin bir güvensizlik besliyordu.

"Diğer sınır bölgelerini koruyan soyluların gözünden bakarsak bu hamle, Krallık'ın en güçlü askeri gücünü tek bir noktaya yığmakla eş değer. Üstelik şu an Krallık'ın elindeki asker sayısı oldukça az. Sınır boyundaki soylular için bu durum, kendilerine hiçbir şekilde takviye birlik gönderilmeyeceğinin söylenmesiyle aynı anlama geliyor."

Eski Fanoss Düklüğü ile yapılan savaşta alınan hasar çok büyüktü.

Kısa süre içinde üst üste çıkan onca kargaşa, Krallık'ın elindeki askeri gücü durmaksızın tüketmişti.

Bu eksiklerin henüz düzgünce kapatılamadığı bir durumda, sınırları koruyan soyluların endişelenmesi son derece doğaldı.

Sonuçta, yardım isteseler bile buna karşılık alamama ihtimalleri vardı.

Ange, bakışlarını bana çevirdi.

Gözlerinde derin bir endişe okunuyordu.

"Başka bir sorun daha var. Kritik bir an geldiğinde, Rachelle’e saldıracak kişi muhtemelen Leon olacaktır. İşte o zaman savaş, amansız bir can pazarına dönecek."

Savaşın ne kadar şiddetli geçeceğini duyan Livia ve Noelle başlarını öne eğdi.

Bu ihtimali muhtemelen onlar da düşünmüştü ama Ange bunu açıkça dile getirince, gerçekle bir kez daha yüzleşmek zorunda kalmışlardı.

Benim için endişelenmeleri hoşuma gidiyordu ama böyle üzgün yüzler görmeyi de istemezdim.

Ensemizi kaşıyıp, üçünü de rahatlatmak amacıyla konuyu şakaya vurdum.

"Endişelenmenize gerek yok. Mylene-san da oraya saldırma ihtimalimizin çok düşük olduğunu söyledi zaten."

Bunu duyunca Livia ve Noelle’in yüzü aydınlandı ama Ange şaşkınlık içindeydi.

İnanamayan gözlerle bana bakıyordu.

"Mylene-sama gerçekten böyle mi söyledi? Seni oraya saldırtmak niyetinde olmadığını mı belirtti?"

"Evet. Öyle değil mi, Luxion?"

Sağ omzumun üzerinde süzülen Luxion’a sorduğumda, her zamanki soğukkanlı sesiyle yanıt verdi.

"Evet. Mylene, Rachelle Kutsal Krallığı’nı baskı altında tutmak için efendimi kullanmayı planlıyor. Benim gücümü kullanarak onları tamamen yok etmeyi düşünmediğini bizzat belirtti."

Luxion’un yanılması imkansızdı. Bunu çok iyi bilen Ange, elini ağzına götürdü ve oldukça telaşlı bir hâl aldı.

"Onun anavatanı, uzun yıllar boyunca Rachelle yüzünden büyük acılar çekti. Mylene-sama’nın eline Rachelle’i yok etmek için bir fırsat geçseydi, bir an bile tereddüt etmezdi. Buna rağmen neden Leon’u kullanmaktan kaçınıyor?"

Ange’in bu tuhaf tavrını gören Noelle araya girerek durumu toparlamaya çalıştı.

"Ama Leon, Kraliçe’nin gözdesi değil mi? Gerçi bu durum biraz kafamı karıştırıyor ama..."

Kraliçe’nin beni bu kadar el üstünde tutması Noelle’in pek hoşuna gitmiyor gibiydi.

Bana ters bir bakış fırlattıktan sonra konuşmaya devam etti.

"Leon’un sürekli savaşmaktan harap düştüğünü o da biliyor olmalı. Belki de bu yüzden onu daha fazla zorlamak istememiştir, olamaz mı?"

Bu sözleri duyunca o kadar duygulandım ki elimle ağzımı kapattım.

"Mylene-san benim hayatımı düşünüyor demek! Ne yapsam bilemedim, acayip mutlu oldum!"

Gözlerim yaşarırken, bana dönen üç kadının da yüzünde en ufak bir mimik kalmamıştı.

Ancak öfkeden kudurduklarını hissetmek hiç de zor değildi.

Noelle’in donuk ifadesi bir anda yerini sinsi bir gülümsemeye bıraktı. Bana doğru sırıttı.

"Bayağı bir sevindin bakıyorum. Oysa tam karşında, senin sağlığın için endişelenen üç tane nişanlın duruyor."

Livia da gözlerindeki tüm ışık sönmüş bir şekilde bana bakıyordu.

"Leon-san, Kraliçe-sama’yı her şeyden çok seviyor ne de olsa."

Ange ise tek kaşını kaldırmış, yanağı sinirden seğiriyordu.

"—Seni gidi aptal."

"Ö-Özür dilerim."

Ben bakışlarımı kaçırırken, Luxion sanki "yine mi" dercesine kırmızı merceğini sağa sola salladı.

"Biraz olsun olgunlaştığınızı düşünmüştüm ama anlaşılan yanılmışım. Neden sürekli aynı hataları tekrarlayıp duruyorsunuz?"

Hatamı yüzüme vuran Luxion’a çaresizce üste çıkmaya çalıştım.

"Aynı hataları tekrarlamak insanın doğasında var bir kere."

"Hatalarından ders çıkarıp onları aşmak da insanın doğasında vardır."

Görüş ayrılığı işte.

Leon ile tam tersi zamanda saraya gelen kişi Erika Rafa Holfort’tu.

Holfort Krallığı’nın birinci prensesi olan Erika, önceki yaşamında Marie’nin kızıydı. Yani Leon’un yeğeni gibi oldukça özel bir konumdaydı.

Marie gibi gür ve hafifçe dalgalanan saçları vardı.

Tek fark, Marie’nin saçları altın sarısıyken, Erika’nın saçlarının simsiyah olmasıydı.

Üzerinde en ufak bir leke ya da yara izi bulunmayan pürüzsüz cildi âdeta ışıldıyordu.

Normalde her zaman yumuşak bir ifadeye sahip olan Erika’nın yüzü, şu an oldukça gergindi.

Karşısında ise ifadesiz bir şekilde masasında çalışan Mylene duruyordu.

Mylene’in çalışma odasına çağrılan Erika, kendisine iletilen emri doğrulamak için sordu.

"Ben ve annem, Frazer’ların bölgesine mi gidiyoruz?"

Bunun bir yanlış anlaşılma olmasını umut ediyordu ancak Mylene’in resmi ve soğuk cevabı tüm umutlarını yıktı.

"Öyle söyledim. Derhal yola çıkış hazırlıklarına başlayın. Duruma göre, doğrudan oraya gelin gideceksin."

Gelin gitmek... Yani onu doğrudan Frazer hanedanına eş olarak vereceğini söylüyordu.

Erika da bir prenses olarak eğitilmişti ve önceki hayatının tecrübelerine sahipti.

Kraliyet mensuplarının evliliklerinde özgürlük diye bir şeyin olmadığını çok iyi biliyordu ama bu kadar ani olması, durumu kavramasını zorlaştırıyordu.

"Savaş başlamak üzereyken mi?"

"Savaş başlamak üzere olduğu için. Kraliyet ailesinin Frazer hanedanını gözden çıkarmadığını herkese göstermemiz gerekiyor."

Rachelle ile olan savaşta en ön safta yer alacak olan Frazer hanedanının, savaş başladığında en büyük darbeyi alacağı tahmin ediliyordu.

Böyle bir hanedanın endişe duymadan savaşabilmesi için Holfort Krallığı’nın desteği şarttı.

Erika’nın gelin gitmesi, kraliyetin bu konuda ne kadar ciddi olduğunu Frazer’lara göstermek için atılmış güçlü bir adımdı.

Mylene elindeki kalemi bıraktı ve hafifçe iç geçirdi.

Bakışlarını hâlâ önündeki evraklardan ayırmıyor, Erika’nın yüzüne bakmaktan kaçınıyordu.

Dışarıdan acımasız bir anne gibi görünebilirdi ama Erika, Mylene’in içindeki o huzursuzluğu seziyordu.

'Kızına karşı bir suçluluk duygusu mu besliyor acaba?'

Mylene de nihayetinde bir anneydi. Kızını, amansız bir savaşın tam ortasına göndermek onu da düşündürüyor olmalıydı.

Yoksa onu sadece siyasi bir araç olarak kullanmanın vicdan azabını mı çekiyordu?

Kızının yüzüne bakamayan Mylene, konuşmasına devam etti.

"Hazırlıklarını çabuk tamamla. Frazer bölgesine Dük Bartfault’un iki Einhorn sınıfı gemisiyle gideceksiniz."

"İki gemi mi?"

'Dük Bartfault mu? Şimdiye kadar ona hep Leon-kun derdi oysa.'

Ondan uzak durmaya çalıştığı, kullandığı kelimelerden bile açıkça anlaşılıyordu.

Ayrıca kafasını kurcalayan asıl şey Einhorn sınıfı gemilerdi. Yani Leon’un sahip olduğu Einhorn ve Licorne gemilerinin her ikisiyle birden gidecek olmalarıydı.

"Gemilerden en azından birini kraliyet başkentinde bırakmanız gerekmez mi? O uçan gemi, şu an krallığı temsil eden en önemli—"

Erika sözünü bitiremeden Mylene başını kaldırdı.

Kızına yönelttiği o keskin bakışlar, daha fazla soru sormasını engelliyordu.

"Hemen odadan çık ve hazırlıklara başla."

Erika sessizce ağzını kapattı ve odadan ayrıldı.

Kızı olarak, annesi Mylene’in şu an ne kadar büyük bir baskı altında olduğunu net bir şekilde hissedebiliyordu.

"İki gemiyle birden sınıra mı gidiyorsun? Hey, peki Mia’nın muayenesi ne olacak?!"

Okul çıkışı sınıfta.

Finn ile oturmuş, yaz tatili planları hakkında konuşuyorduk.

Mia-chan’ın hastalığını araştıracağıma dair söz vermiştim ama savaş kapıya dayandığı için bu sözü tutmam pek mümkün görünmüyordu.

"Gerekli ekipmanlar aslında Luxion’un ana gövdesinde mevcut ama..."

Luxion’a doğru kaçamak bir bakış fırlattığımda, sağ omzumun üzerinde süzülerek Finn’in ortağı Brave’e ters ters baktığını gördüm.

"Bir büyülü zırhı ve onun pilotunu gemiye almak kesinlikle kabul edilemez. Normal şartlarda Einhorn veya Licorne'a binmelerine bile izin vermezdim."

Eski insanlığın yarattığı yapay zekalar, yeni insanlığın ürettiği büyülü zırhları her hücresiyle reddediyordu.

Buna doğrudan nefret beslemek de denebilirdi.

Aynı durum, yeni insanlığın yarattığı büyülü zırhın çekirdeği için de geçerliydi.

Brave, küçük kollarını uzatıp Luxion'u işaret etti.

"Ben de canım ortağımı ve Mia'yı sizin gibi hurda yığınlarına emanet edecek değilim! Ortak, bu herifler kesin bir işler karıştırıyor!"

Birbirlerine dik dik bakan Luxion ve Brave karşısında, Finn ile ben derin birer iç çektik.

Finn halinden son derece şikayetçi görünüyordu.

"O Rauschel'deki aptallar yüzünden Mia'nın hastalığı tedavi edilemiyor ya... Bunu asla affetmeyeceğim."

Savaş söz konusu olduğunda bunun kaçınılmaz olduğunu kabul etse de, yine de bu duruma öfke kusmaktan geri durmuyordu.

Mia-chan'ı canından çok seven Finn, gizemli hastalığın tedavi edilebileceğini duyunca çok sevinmişti çünkü.

Bu iş suya düşünce, Rauschel Krallığı'na düşman kesilmesi son derece doğaldı.

Bu yüzden Finn'e bir öneride bulundum.

"O zaman siz de bizimle gelin mi? Tam da yaz tatili başlıyor zaten."

"Mia'yı savaş alanına mı götüreceğiz?"

Finn derin düşüncelere daldı. Savaş kızışırsa, yabancı öğrenci statüsündeki bu ikiliye muhtemelen ülkelerine dönmeleri için acil çağrı yapılacaktı.

Bu fırsatı kaçırırlarsa, bir daha ne zaman böyle bir şans elde edecekleri tamamen belirsizdi.

Benim açımdan da Mia-chan'ın hastalığını iyileştirmek önemliydi, bu yüzden biraz risk almayı göze almıştım.

Finn derin bir iç çektikten sonra kararını verdi.

"Tamam. Birlikte geliyoruz."

"Kusura bakma. Sizi olabildiğince bu işlerin dışında tutmaya çalışacağım."

Mahcup hissettiğim için özür dilediğimde, Finn başını iki yana salladı.

"Asıl rica eden taraf biziz, o yüzden kafana takma. Ondan ziyade, yanımızda bir misafir daha var. Onu da beraberimizde götürmemizde bir sakınca olur mu?"

"Misafir mi?"

Finn karmaşık bir yüz ifadesiyle bu gizemli misafirden bahsetmeye başladı.

"Yani, Mia için bir nevi koruyucu melek gibi bir şey. Ama bana sorarsan, tam bir piç kurusu."

"O kadar mı kötü biri?"

Bu koruyucu melek figürünü kafamda tarttım. Mia-chan'ı tanıdığına göre İmparatorluk'tan gelmiş olmalıydı.

Üstelik kalkıp ta Holfort Krallığı'na kadar geldiğine göre epey kararlı ve harekete geçmekten çekinmeyen biri olmalıydı.

Son zamanlarda sürekli çatışmaların yaşandığı Holfort Krallığı'na gelmeyi göze aldığına göre, epey cesur biriydi herhalde.

"Neden Krallık'a gelmiş ki? Mia-chan için endişelendiğinden mi?"

Finn'e sorduğumda soruyu geçiştirmeyi tercih etti.

"O da var tabii."

"O da mı?"

"Bunu benim söylemem doğru olmaz. Ama sana bir yükü olmayacaktır... Herhalde."

"Herhalde mi?! Ne demek herhalde? Şuna net bir cevap ver!"

"Her neyse, baş belasının teki olsa da Mia yanındayken uslu durur, o yüzden endişelenme."

Finn'in bu açıklaması içime kurt düşürmüştü.

Kraliyet başkentinin yakınlarında bulunan yüzen adalardan biri.

Askeri liman olarak kullanılan bu adanın etrafında uçan savaş gemileri demirlemişti.

Ayrıca kraliyet ailesinin kullandığı lüks zeplinler de burada muhafaza ediliyordu.

Ancak bu kez limanda Einhorn sınıfı birinci gemi Einhorn ve ikinci gemi Licorne hazır bekliyordu.

Askeri limana demirlemiş gemilere hummalı bir şekilde yükleme yapılıyordu.

Limandan sorumlu yüksek rütbeli bir subay, elindeki panodaki belgeleri incelerken bir yandan da göz ucuyla bana bakıyordu.

Hoşnutsuzluğu yüzünden okunan pala bıyıklı adam, iğneleyici bir tonda konuşmaya başladı.

"Normal şartlarda, kraliyet mensuplarının seyahatleri için bizim tarafımızdan yönetilen kraliyet özel gemisi en uygun olanıdır. Sırf yeni model diye böyle bir zepline binmelerine izin verilmesi aslında kabul edilemez. Hele ki bu resmi bir ziyaretken..."

Mylene-sama ve Erica'nın resmi olarak Frazer hanesine gideceği kesinleşmişti.

Buna rağmen Einhorn'u kullanacak olmamız bu heriflerin canını sıkıyordu anlaşılan.

Verdiğim geçiştirici cevaplarla adamı pek de umursamadığımı gösterdim.

"Zor bir durum gerçekten. Bu arada, yükleme işi ne zaman biter?"

"Görünen o ki laftan anlamayan birisiniz."

Adamın sinirden yüzünün seğirdiğini görüp içten içe keyiflenirken, ellerinde bavullarla Marie ve diğerleri limana doğru çıkageldi.

Muhtemelen yüzümde son derece tiksinmiş bir ifade vardı.

Marie beni işaret ederek bağırdı.

"Hey, sen! Yüzünü öyle ekşitip durma!"

"Eldeki malzemeyle bu kadar oluyor. Hem senin burada ne işin var?"

Marie'nin arkasına baktığımda, yükleri taşıyan Carla ve Kyle'ı gördüm.

Onların arkasında ise eski prestijli günlerinden eser kalmamış o eski soylu beylerimiz dikiliyordu.

Gözleri beyaz bir güvercin ile tavşanı tutan Blood Foe Field'daydı. Blood, bir yandan Julius'a karşı tetikte dururken, diğer yandan Marie'nin onlara eşlik etme sebebini bana açıkladı.

"Leon, bizim senin maiyetin, yani astların olduğumuzu unutmadın umarım? Üstümüz sınır boylarına gidiyorsa, bize de onun peşinden gelmek düşer."

Normal birinden duysam insanı duygulandıracak bir laftı bu belki.

Ama kucağında güvercin ve tavşanla dikilen bir heriften bunu duyunca en ufak bir etkilenme hissetmiyordum.

Daha ziyade, bu heriflerin benim astım olduklarının bilincinde olmalarına şaşırmıştım.

"Madem astımsınız, o zaman günlük hayatta üstünüz olan bana biraz saygı gösterin."

Ben böyle deyince, güvercin ve tavşana iştahla bakan Julius Rafa Holfort, yani eski veliaht prens, ağzının kenarını silerek araya girdi.

Bu herif, Blood'ın arkadaşları olan Rose ve Mary'yi yemek falan mı istiyordu? Neden salyası akıyordu ki?

"Saygı gösteriyoruz ya. Daha geçen gün sana şiş kebap ikram ettim."

"Sen prenssin, benim astım değilsin. Ayrıca 'ikram' falan deme şuna."

Kendini benim astım sanan prense gerçeği hatırlattığımda, yüzünde bir şaşkınlık belirdi.

Sanki bunu daha yeni fark etmiş gibi bir hali vardı.

"Ha? Ah, doğru ya."

Julius'un bu şaşkın hallerini soğuk bakışlarla izlerken, durumu kurtarmak için onun süt kardeşi Jilk Fia Marmoria araya girdi.

"Eh, önemli olan niyet tabii. Ondan ziyade, bu sefer her zamankinden çok daha kalabalığız."

Jilk etrafa bakındığında, Kraliçe Mylene-sama ve Prenses Erica'ya hizmet edecek olan hizmetçilerin toplandığını gördü.

Ayrıca koruma şövalyeleri ve askerler de mevcuttu; yüklenen eşyaların arasında zırhlar da göze çarpıyordu.

Krallık ordusunun resmi olarak kullandığı bu zırhlar, kraliyet ailesini korumakla görevli Royal Guard adındaki seçkin birliklere aitti.

Kızıl saçlarını karıştıran Greg Faux Seberg, Licorne'un biniş alanına doğru baktı.

Rampanın önünde şövalyeler sıra olmuş, çevreyi gözetliyorlardı.

"Ne yani, Kraliçe-sama ve diğerleri o gemiye mi binecek?"

Kraliçe ve prensesin bineceği gemiye, her ne kadar eski soylu olsalar da bu heriflerin alınması düşünülemezdi.

"E herhalde yani."

Licorne'un kontrolünü Creare'ye vereceğim için bir sorun çıkacağını sanmıyordum.

Marie, Licorne'a doğru yöneldi.

"O zaman ben de oraya geçiyorum. Hadi çocuklar, gidiyoruz."

Marie, Carla ve Kyle'ı da yanına alarak Licorne'a doğru yürüdü.

Muhtemelen Erica ile birlikte seyahat etmek istiyordu ama rampanın önündeki şövalyeler tarafından durduruldu.

"Sizin bu gemiye binmenize izin veremeyiz."

"Nedenmiş o?!"

Marie şövalyelerle tartışmaya başlarken, Chris Fia Arkwright yanıma yaklaştı.

"Leon, durumu duydum ama gerçekten emin misin?"

"Böyle üstü kapalı sorarsan neye emin olup olmadığıma cevap veremem."

"Ne demek istediğimi gayet iyi biliyorsun."

Geçiştirmeye çalıştığım halde bana dik dik bakmaya devam eden Chris karşısında, parmağımla yanağımı kaşımakla yetindim.

Resmiyetten bakıldığında Partner'ı kaybetmiş sayılan benim için Einhorn son derece değerli bir savaş gücüydü.

Bu durum Krallık için de geçerliydi.

Chris ile girdiğimiz ciddi konuşmaya kulak misafiri olan Julius bile lafa daldı.

Eski bir prens olarak, ülkenin geleceğini kendince biraz olsun düşünüyor gibiydi.

—Sen yanında iki gemiyle birden Krallık başkentinden ayrılırsan sınırdaki bölge lordları endişeye kapılır. Annem de bunu gayet iyi biliyor olmalı. Buna rağmen yanında götürdüğün askeri güç çok az.

Yüklenen zırhlar, götürülen askerlerin sayısı...

Bunların hepsi sadece Mylene-san ve Erika'yı korumak içindi, yoksa Rachelle'e saldırmak için bu sayılar yetersizdi.

Julius için bu durum anlaşılmaz geliyordu.

Ben de konuşmayı kestirip atmak için sadece duyduğum şeyi ona aktardım.

—İki gemiyle Rachelle'i abluka altına almak için olduğunu duydum.

—Gerçekten mi? Öyleyse neden iki gemiyle birden gidiyorsun? En azından birini geride bırakman gerekirdi.

—Ne bileyim ben be.

Tam o sırada Mylene-san, Erika'yı da yanına alarak askeri limanda belirdi. Orada dikilmekten rahatsız olan askerler hemen o tarafa doğru koşturdu.

Mylene-san'ın Licorne'a binişini izledim.

—Her şey annemin başının altından çıkıyor demek.

Julius karmaşık bir ifadeyle, daha fazla üstelemenin anlamsız olduğuna karar vermiş olacak ki derin bir iç çekti.

Diğer dördünün de yüzü asıktı.

O sırada bize doğru koşan birinin ayak sesleri duyuldu, hepimiz kafamızı o tarafa çevirdik.

Hafif toplu, ufak tefek bir çocuk okul üniforması içinde buraya doğru koşturuyordu.

Küt kesim gümüş rengi saçları, hafif çekik yeşil gözleri vardı. İlk bakışta cana yakın, zengin bir ailenin oğlunu andırıyordu ki bu izlenim zaten doğruydu.

Birinci sınıf öğrencisi olduğu anlaşılan çocuk, önüme geldiğinde nefes nefese kendini tanıtmaya başladı.

—Baltfault Dükü-sama sizsiniz, değil mi? Ben Eliya... Eliya Rafa Fraser. Bu sefer ben de size eşlik...

Eliya mı? İsmini duyar duymaz hemen hatırladım.

Daha kendini tanıtmayı bitiremeden yüzüne karşı bağırdım.

—Senin Erika'nın nişanlısı olmana asla ve kat'a izin vermeyeceğim!

—Eee?! Neden ama ya?!

Geriye doğru sendeleyen Eliya, durup dururken benden nefret edilmesinin şaşkınlığını yaşıyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.