Bir Ağabeyin Acısı ve İtirafın Getirdiği Kriz

"Seni pislik herif! Mia-chan'ın nesini beğenmiyorsun lan?!"

Gece yarısı.

Ortak salona getirilen ben, Marie tarafından sorguya çekilen Finn'in halini izliyordum.

Morali son derece bozuk olan Finn, ellerini birleştirmiş, alnını üzerine dayamıştı.

"Ben de elimden gelen her şeyi yapmak isterim. Ama olmuyor işte, sevgilisi olamam."

Öğleden sonra Finn, Mia-chan'dan aşk itirafı almıştı.

O otome oyununun üçüncü serisindeki kadın kahramandan itiraf alan Finn, bunu reddetmişti.

Finn'in ne hissettiğini az çok tahmin edebiliyordum.

"Şey yüzünden mi? Kendini bir fetih hedefi olarak görmediğin ya da sadece bir canavar olduğunu düşündüğün için mi? Anlıyorum. Seni çok iyi anlıyorum, Finn."

Kendi kendime kafa sallarken, Finn başını kaldırıp şaşkınlıkla bana baktı.

"Hayır, alakası bile yok."

"Ha?"

Ben aptal gibi kalakalmışken, Luxion bu fırsatı kaçırmayarak hemen lafı yapıştırdı.

'Herkesin sizinle aynı dertlerden muzdarip olduğunu düşünmeseniz iyi edersiniz efendim. Ayrıca, her şeyi biliyormuş gibi bir tavır takınıp yanılmak... Hiç mi utanmıyorsunuz?'

Marie de bana ters ters baktı.

"Hiçbir işe yaramayan abi işte. Canavar olmayı kafaya takan tek kişi sensin. Hem canavar manavar deyip de kendine üç tane nişanlı yapan kimdi acaba?"

Herkes bana karşı neden bu kadar soğuk?!

Ben köşeme çekilip karalar bağlarken, Finn beni teselli etmeye çalıştı.

"Ş-Şey, kusura bakma. Canavar olduğumu düşündüğümden değil ama Mia'ya layık bir adam olmadığım doğru. Sonuçta onun sevgilisi olamam."

Finn'in bu nazik tavrıyla içim ısınırken, Marie dilini şaklattı.

"Orada öyle ezilip büzülme. Seviyorsan seviyorsundur, ne var bunda?"

Bu kararsız tavra öfkelenen Marie'ye karşılık, Finn'in kendine göre haklı sebepleri vardı.

"Öyle değil. Benim için Mia, bir kız kardeşten farksız."

Ardından Finn, önceki hayatındaki kız kardeşiyle olan ilişkisini anlatmaya başladı.

"Kız kardeşim... Önceki hayatımdaki kız kardeşim, hastalığı yüzünden sürekli hastanede yatıyordu."

Finn bize geçmişteki yaşamından bahsetti.

Akşamüstüydü.

Yarı zamanlı işini bitiren genç adam, elinde küçük bir hediyeyle ziyarete gelmişti.

Artık ezbere bildiği hastane koridorunda yürürken, aşina olduğu hemşirelere hafifçe selam verdi.

Hasta odasının kapısını açıp pencere kenarındaki en dip yatağa doğru ilerledi.

"Eğlenceli mi bari?"

Gencin seslendiği kişi, elindeki taşınabilir oyun konsoluyla oynayan kız kardeşiydi.

Abisinin geldiğini fark eden kız, başını kaldırıp gülümsedi.

"Evet!"

Yüzünde kocaman bir gülümseme belirse de hastalığı yüzünden her geçen gün daha da zayıflıyordu. Hastaneye yatmadan önceki haline kıyasla o kadar küçülmüştü ki elindeki oyun konsolu gözüne kocaman görünüyordu.

Bu durum genci çok üzse de kendi yüzü asılırsa kardeşinin de üzüleceğini bildiği için kendini zorlayarak gülümsemeye devam etti.

"Demek öyle. Sevinmene sevindim."

Yatağın yanındaki sandalyeye oturduğunda, kız kardeşi konsolu kenara bıraktı.

Oynadığı oyun, abisinin ona hediyesiydi.

Ne alacağını bilemediği için rastgele seçtiği, otome oyununa benzeyen bir şeydi.

Kız kardeşi, abisinin aldığı bu oyunu büyük bir keyifle oynuyordu.

Genç adam, oyunun içeriğini merak ederek sordu:

"Nasıl bir oyun bu?"

İlgi gösterilmesi kızın hoşuna gitmişti. Biraz çekinerek ama büyük bir neşeyle anlatmaya başladı:

"Bir kız okuluna kaydolup oradaki çocuklarla yakınlaştığın bir oyun. Çok eğlenceli, şimdiden kaç kere bitirdim bilmiyorum."

Hastanede vakit geçmek bilmediği için kız, abisinin hediyesini tekrar tekrar oynamıştı.

Defalarca, bıkmadan usanmadan.

E elinde oynayacak başka pek bir şey olmayınca, elden bir şey gelmez diye düşünüyordu genç adam.

"Yarı zamanlı işten paramı alınca yenisini alırım. Bu sefer ne istediğini söylersin."

Bunu duyan kız, mahcup bir tavır takındı.

"Gerek yok. Senin için de zor oluyor zaten, değil mi abiciğim?"

"Kafana takma. Bir oyun alacak kadar param var herhalde. Ne istersin?"

Genç adam kardeşinin ne istediğini öğrenmek için ısrar edince, kızın bakışları kararmış konsol ekranına kaydı.

"O zaman... Bu serinin devam oyununu isterim."

"Otome oyunu mu? O kadar çok mu sevdin?"

"...Evet. Çünkü kendimi gerçekten okula gidiyormuş gibi hissediyorum."

Az önce neşeyle konuşan kız kardeşinin sesi, okul kelimesini fısıldarken kısıldı ve yüzü gölgelendi.

Yıllardır okula gidemiyordu.

Genç adam, kardeşinin görmeyeceği bir açıda yumruklarını sıktı.

Yine de yüzündeki o neşeli tebessümü bozmadı.

"Merak etme. Biraz zaman alabilir ama yakında tekrar okula gidebileceksin."

Kız kardeşi abisinin gözlerinin içine baktı. O umut dolu, yalvaran bakışlar gencin yüreğini sızlatıyordu.

"Gerçekten mi? Tekrar dışarı çıkıp oynayabilecek miyim? Okula da gidebilecek miyim?"

"Tabii ki. Hem oynayacaksın hem de okula gideceksin."

Genç adam yalan söylemişti.

Hastaneden taburcu olup olamayacağı bile meçhulken sırf ona umut vermek için her şeyin yoluna gireceğini söylemişti.

Kız kardeşi gülümsedi.

"Abim söylüyorsa kesin öyledir."

"Ş-Şey, evet. O yüzden bir an önce iyileşmen lazım."

"Evet!"

Genç adam, kardeşinin o temiz gülüşüne bakmakta zorlanıyordu.

"──Bundan birkaç ay sonraydı. Çıkışını dört gözle beklediği o oyunu alıp hastaneye gidiyordum."

Kanepede oturan Finn, ellerini alnına dayamış, acı içinde konuşuyordu.

Farkına varmadan ben de Marie de onun anlattıklarına kendimizi kaptırmıştık.

Odadaki Luxion sessizliğini koruyordu.

Ancak Brave'in tek gözünden yaşlar süzülüyordu.

'Ortak...'

"Yoldayken telefonum çaldı, içime kötü bir his doğmuştu zaten. Telefonu açtığımda hastaneden arıyorlardı... Koştum. Sadece koştum, nefesim kesilene kadar koştum... Ama yetişemedim."

Finn, geçmişin acı hatırasıyla göğsünü sıktı. Çektiği ıstırap gözlerinden okunuyordu.

Onun için geçmişteki kız kardeşi, benimkinden çok daha farklı bir yere sahipti.

Finn başını kaldırdı.

"Mia, kız kardeşime o kadar çok benziyor ki."

Normalde her zaman ciddi ve mesafeli duran bu çocuk, bugün ilk defa zayıf yönünü gösteriyordu. Bir erkek olarak benim bile içimde ona şefkat gösterme isteği uyanıyorsa, bir kadının anaçlık içgüdülerini ve kalbini nasıl etkileyeceğini tahmin etmek zor değildi.

"Daha önce de söylemiştin. Bu yüzden mi onu korumak istiyorsun?"

"O kadar benziyor ki bir an onun kız kardeşimin reenkarnasyonu olduğunu düşündüm. İlk karşılaştığımızda dışarıda koşturup oynayan, hayat dolu bir çocuktu."

Hastanede yitip giden kardeşinin, yeni bir hayatta sağlıkla koşturduğunu görmek onu derinden etkilemiş olmalıydı. Belki de kendini buna inandırmak istemişti.

Finn elleriyle yüzünü kapattı.

Ağlıyordu.

"Ama şimdi o da bilinmez bir hastalığın pençesinde kıvranıyor... Buna nasıl göz yumabilirim? Onun için her şeyi yaparım. Canımı bile veririm. Ama... Onu sadece kız kardeşim olarak görebiliyorum."

Neredeyse sevgiliden de öte bir bağ. Mia-chan, Finn için bir aile ferdi gibiydi.

Yine de ona karşı romantik hisler beslemesi imkansızdı.

"Elden bir şey gelmez tabii. Geçmişteki kız kardeşine bu kadar benziyorsa, ona o gözle bakamazsın zaten."

"Değil mi? Ama Mia benim gibi birine aşık oldu. Şimdi ne yapacağım ben?"

Başını ellerinin arasına alan Finn'e ne diyeceğimi bilemedim.

Tam onu sıradan sözlerle teselli etmeye hazırlanıyordum ki o ana kadar sessiz duran Marie çığlığı bastı.

Odanın duvarlarında yankılanan ve kulaklarımızı tırmalayan bu sesle birlikte hepimizin bakışları Marie'ye döndü.

"Sessizce dinleyeyim dedim ama mızmızlanıp duruyorsun be! Seviyorsan seviyorum desene!"

Marie'nin öfkeli bağırışı karşısında Finn geriledi.

"Beni dinlemiyor muydun? O kız benim için bir kız kardeş ve—"

"Geçmiş hayat hikayelerini falan ortaya atıp durma, çok iğrençsin. Hem bir kere, Mia-chan senin gerçek kız kardeşin falan değil."

"Ş-Şey, hayır ama..."

"Geçmiş hayatındaki kız kardeşine benziyor diye ne olmuş yani? O kız için sen onun çok sevdiği şövalyesisin. Ama sen 'Onu sadece kız kardeşim gibi görebiliyorum, o yüzden olmaz' mı diyorsun? Cevap vermeden önce birazcık kafanı çalıştır, aptal!!"

Aptal damgası yiyen Finn tam karşı çıkacak gibi oldu ama yarıda kesip ağzını kapattı.

Mia-chan'da kız kardeşinin hayalini gören kişinin kendisi olduğunu sonunda fark etmişti.

O kız, Finn'in kız kardeşi değildi.

Marie öfkeyle bacak bacak üstüne atıp ayağını sabırsızca sallamaya başladı.

Yanında oturmama rağmen ne kadar sinirli olduğu açıkça hissediliyordu.

"Kız kardeşine karşı nazik ve ideal bir abi olduğunu kabul ediyorum. Ama bunun Mia-chan ile hiçbir alakası yok. Kız kardeşini onunla bağdaştırıp durma, çok iğrenç."

Finn biraz sarsılmış bir ifadeye büründü.

Bir kadın tarafından "iğrenç" veya "fiziksel olarak katlanılmaz" denildiğinde erkeklerin kalbi neden bu kadar kolay yaralanıyordu ki?

Bana ne söylenirse söylensin sarsılmayacak çelikten bir kalp istiyorum gerçekten.

Nedense benim bile moralim bozulmuştu.

Marie, Finn'in üzerine gitmeye devam etti.

"Hem zaten, Mia-chan'ın muayene için kapsüle gireceğini biliyordun değil mi? Durum buyken gereksiz yere sorun çıkarmak da neyin nesi? Sen o kıza gerçekten değer veriyor musun?"

"Bu doğru! Ben gerçekten yürekten—"

"Bana kalırsa sadece kendini önemsiyorsun. Kurtaramadığın kız kardeşinin yerine Mia-chan'ı koyup onu şımartıyorsun, o kadar."

Bunu duyan Finn önce öfkeyle dişlerini sıktı ama yumruklarını sıkıp öfkesini bastırdı.

Görünüşe göre o da hatalı olduğunu kabul ediyordu.

Ortağının bu halini gören Brave, Finn'i korumak için öne atıldı.

'Yeter artık, dur! Daha fazla ortağımın üzerine gitme! Onun yerine bana kızabilirsin!'

Finn'in önüne geçip minik ellerini iki yana açan Brave, tam da bir ortağa yakışır şekilde davranıyordu.

Gözlerimi Luxion'a çevirdim.

Bakışlarımı fark eden Luxion ne demek istediğimi anlamış gibiydi.

'Efendim, sizi şımartmayacağım. Sizi şımartmak sizin iyiliğinize olmaz.'

"Sadece sert davranıyorsun, zerre şefkat kırıntısı hissetmiyorum ama?"

Kendi ortağımla konuşurken Marie, Brave'e bakarak mırıldandı.

"İğreeenç."

Marie'den bu lafı işiten Brave, yavaşça yere süzüldü ve gözyaşları dökmeye başladı.

Görünüşe göre bu darbe ona çok ağır gelmişti.

'—Neyse ne işte. Ortağım ve Mia zaten bana sevimli olduğumu söylüyor.'

Brave'in ağlayan halini görünce kendimi tutamadım.

"Büyülü zırh çekirdekleri de mi bu kadar hassas oluyor?"

Sessizliğini koruyan Finn, koltuktan kalkıp yerdeki Brave'i kucağına aldı.

Doğrudan odadan çıkmaya yeltenirken arkasından seslendim.

"Nereye gidiyorsun?"

"—Mia'nın yanına. Onunla adamakıllı konuşmak istiyorum."

Finn odadan çıktıktan sonra Marie'ye sert bir bakış fırlattım.

"Çok ileri gittin. Biraz olsun erkeklerin duygularını da düşün."

"Neden bahsediyorsun be? Ayrıca muayeneden hemen önce gereksiz işler açan o şövalye değil miydi? Cevabını ertelemek gibi bir sürü seçeneği vardı."

"Finn için Mia-chan sadece bir kız kardeş gibi işte. Hem ben de kendi kız kardeşime o gözle bakamazdım."

Marie'yi tepeden tırnağa süzdüm ama zerre kadar karşı cins cazibesi göremedim.

Bakışlarımdan rahatsız olan Marie, kollarını göğsünde birleştirip arkasını döndü.

"Bana öyle garip garip bakma, pis abi!"

"Bakacak bir şey olduğunu bilmiyordum. Anjelica ve diğerlerinin yanında sen ancak— buh!"

Ne olduğunu anlayamadan Marie koltuktan fırlayıp dibime girmişti bile.

Attığı dirsek darbesi tam mide boşluğuma oturdu.

Acıdan dizlerimin üzerine çöktüm ve iki elimle karnımı tuttum.

"Ö-Özür dilerim. Haddimi aştım."

"Haddini bilsen iyi edersin."

Özür dileyip kendimi affettirdikten sonra Marie koltuğun kenarına ilişti.

"Yani, kardeşler arasında aşk ilişkisi falan bana da imkansız geliyor zaten. Bu pis abiyi karşı cins olarak görmem imkansız, hem zerre çekiciliğin yok. Seni seçeceğime ömrümün sonuna kadar yalnız kalırım daha iyi."

Karnımın acısıyla kıvranırken lafı yapıştırdım:

"Aşık olduğun o fetih hedefleri şu an hiçbir cazibesi olmayan benim altımda çalışıyor ama. Hem senin geçim kaynağının benim elimde olduğunu unutmadın değil mi?"

"Gerçekten pisliğin tekisin! Tam da bu yüzden iğrenç bir abisin!"

Marie bağırıp çağırırken Luxion bize bakarak kırmızı lensini iki yana salladı.

'Ne kadar zaman geçerse geçsin hiç değişmiyorsunuz. Zerre gelişim göremiyorum.'

Mylene'in odasını ziyaret edenler Anjelica, Julius ve kızı Erica'ydı.

Üçü de son derece telaşlı bir halde kapıda belirince Mylene durumu az çok kavradı.

"—Üçünüz birden yüzünüzün kanı çekilmiş halde geldiğinize göre, en azından biraz büyümüşsünüz demektir."

Okuduğu kitabı masaya bırakan Mylene, üçünün yüzünde bakışlarını gezdirdi.

İlk konuşan Julius oldu.

"Sarayın, toprak sahibi soyluların gücünü tırpanlamaya çalıştığı doğru mu yani? Neden? Neden tam da şimdi böyle bir şey yapıyorsunuz?"

Julius, annesi Mylene'e öfkeli gözlerle bakıyordu.

Belli ki bu durum onu fazlasıyla kızdırmıştı.

Mylene ise Julius'a son derece soğuk gözlerle karşılık verdi.

"Bu, krallığın son yüz yıldır yaptığı şey değil mi zaten? Eskiden de şimdi de politikasını değiştirmeden uyguluyor, o kadar."

"Ortalık nihayet durulmuşken bunu kaşımanın ne alemi var! Leon kraliyetin yanında yer almışken el ele vermemiz gerekirken—"

"—El ele vermek mi? Ne kadar gülünç."

Mylene, Julius'un bu fikrini bir gülüşle geçiştirdi.

Ardından hemen ciddi bir suratla sorunun asıl kaynağına parmak bastı.

"Şu an, bu anlık barış devam ettiği sürece sorun yok mu sanıyorsun? Bu birkaç yıllık bir mesele değil. Eğer kraliyet ailesinden biriysen, birkaç on yıl, hatta birkaç yüz yıl sonrasını düşünerek konuşmalısın."

Julius dişlerini sıkarken bu kez Erica, Mylene'i ikna etmeye çalıştı.

"Anne, bunu hesaba katsak bile bu seferki çok fazla. Ülke kaosa sürüklenirse halk acı çeker. Bunun hiçbir anlamı kalmaz. Lütfen kararınızı gözden geçirin. Henüz çok geç değil."

Zarar görecek olanlar sadece soylular değildi. Sınırlarda ve taşrada yaşayan halk da darbe alacaktı.

Bunun önlenmesini istediğini söyleyince, Mylene kızı Erica'ya sert bir tonla karşılık verdi:

"Bu sığ düşünceyle devlet işlerine karışmanıza izin vermem. Kısa vadede elbette zararlar olacaktır. Ama uzun vadede baksana?"

"Uzun vadede mi? Şey, o..."

Erica'nın kafası karışmışken Mylene sandalyesinden kalkıp pencereye doğru yürüdü.

Üçüne arkasını dönerek konuşurken, bahsettiği şey Holfort Krallığı'nın geçmişiydi.

"Bu ülkenin soyluları öteden beri bağımsızlıklarına son derece düşkündür. Kulağa hoş gelsin diye onlara maceracıların torunları diyebilirsiniz ama açıkça konuşmak gerekirse, hepsi bir gecede köşeyi dönmek isteyen bir güruhtur. Sadakat veya vefa yerine, kendi çıkarlarını her şeyin üstünde tutan bir karakteri miras almışlardır."

Üçü de bu durumu gayet iyi bildiğinden Mylene'e karşı çıkamadı.

Mylene üçüne doğru döndü ve adeta bir tarih dersi vermeye başladı.

"Size tarihi öğrettim, değil mi? Krallığın, taşradaki soylular yüzünden ne kadar acı çektiğini hatırlamıyor musunuz? Krallık için toprak sahibi soyluların potansiyel birer düşman olduğunu size öğretmiş olmalıyım."

Uzun tarih boyunca güçleri ellerinden alınan taşralı toprak sahibi soyluların birçoğu, kökenlerine bakıldığında geçmişte krallıkla savaşmış kişilerin torunlarıydı.

Sadece kraliyet ailesinin elindeki uçan gemi kozu ve ezici devlet gücü karşısında Holfort Krallığı'na bağlılık yemini etmişlerdi.

Buna rağmen geçmişte isyan çıkarıp krallığa savaş açan pek çok kişi olmuştu.

"Kadınları kayıran politikalar da taşra soylularının üzerindeki baskı da tamamen düşmanın gücünü kırmak içindi. Bunun yapılabilmesi ise şimdiye kadar krallığın elinde yeterli askeri güç olması sayesindeydi. Bu gücü kaybettiğimiz şu anki durumda, taşradaki soylular her an ihanet edebilecek birer düşmandır."

"A-ama..."

"Bu krizi atlattıktan sonrasını düşünün. O aptal soyluların çevre ülkeler tarafından kışkırtılıp bağımsızlıklarını ilan ettiklerini varsayalım. O zaman çıkacak savaşta ne kadar kan döküleceğini sanıyorsunuz? Ülke içinde bağımsızlık ilanları ardı ardına gelirse savaş daha da şiddetlenir. İşte o zaman halk da askere alınacaktır."

Erica sessizliğe gömülünce bu kez Angélica, Mylene ile konuşmaya başladı.

"Şimdi Leon var. Soylular da Leon kraliyetin yanında olduğu sürece ona boyun eğecektir. Bağımsızlık ilan etmeye de cesaret edemezler."

"Öyle mi? Peki sonra? Baltfault Dükü kaç on yıl yaşayıp bu görevi yerine getirecek dersin? Onun yerine geçecek olanların tahtı gasp etmeye çalışmayacağının güvencesi var mı? Yüz yıl sonra bu ülkenin gerçekten ayakta kalacağından emin misiniz?"

Üçünün de fikrini kabul etmeyen Mylene, tamamen kendi bildiğini okuyor gibi görünüyordu.

İkna etmekten vazgeçen Julius, Mylene'in kafasındaki planı sordu.

"O halde anne, hedefin ne? Bu savaşın sonunda ne elde etmeyi planlıyorsun?"

Mylene üçünün karşısında, son derece mesafeli ve ciddi bir suratla, sanki ders anlatır gibi açıkladı.

"Kesin bir zafer yanlış bir hamledir. Aşırı büyük bir zafer kazanırsak, bu savaşı izleyen diğer ülkeler de tehdit altında hissedecektir. Özellikle İmparatorluk bize düşman olursa, hem askeri hem de siyasi açıdan başımız çok ağrır."

Çok fazla kazanmak, yeni bir düşmanın doğmasına yol açardı.

Mylene, ülkenin bir miktar zarar görmesini göze alarak böyle bir geleceği engellemeye çalışıyordu.

"Biraz kayıp versek bile, ucu ucuna kazanmış gibi bir senaryo kurgulayacağız. Böylece diğer pek çok ülke rahat bir nefes alacaktır. Nihayetinde müzakerelerde avantajlı koşullar elde ederek barış yapmak en ideal senaryodur."

Ardından Mylene'in yüzünde karanlık bir gülümseme belirdi.

"Tabii bundan önce, Rachelle'in yok olmasını sağlayacağım. Dükü burada tutmamın amacı da bu. Savaşın sonuna doğru Rachelle'e saldırıp onları haritadan sileceğiz. İttifakın liderini kaybeden askeri birlik dağılacaktır, sonrasında her biriyle ayrı ayrı barış antlaşması imzalamamız yeterli olur."

Angélica kaşlarını çatarak öfkeli bir ifadeyle Mylene'e dik dik baktı.

"Leon'u kullanmayı mı düşünüyorsunuz? Onu savaştırmayacağınızı söylememiş miydiniz?!"

Sıradan bir insan Angélica'nın bu bakışları karşısında sinerdi.

Ancak karşısındaki kişi Mylene'di.

Son derece sakin bir ifadeyle Angélica'nın bakışlarına karşılık verdi.

"Savaşmak soylu olmanın gereğidir. Kraliyete bağlılık yemini ettiğine göre bunu kesinlikle yerine getirecektir. Hem zaten onun için bu kadarı hiçbir sorun teşkil etmez, öyle değil mi?"

Leon'un elindeki Luxion adlı güç göz önüne alındığında, bu durumun üstesinden gelebileceği kesinlikle doğruydu.

Ancak Angélica, Leon'un ruhsal durumundan endişe ediyordu.

"Leon'un size karşı derin hisler beslediğini biliyor olmalısınız."

"Bireysel duyguların, devletin geleceği karşısında hiçbir anlamı olmadığını size öğretmiştim. Hem zaten işlerin bu noktaya gelmesinin sorumlusu sizlersiniz."

Sorumluluk kendilerine yüklenince, üçü de buna anlam veremeyerek şaşkınlıkla baktı.

Ancak Mylene doğrudan Erica'nın gözlerinin içine baktı.

"Erica, eğer Dük ile nişanlanıp evlenseydin işleri bu noktaya getirmeye niyetim yoktu. İkinizin çocukları ileride Luxion'u devralır ve kraliyete yeni bir güç kazandırırdı."

Erica suçluluk hissetmiş olacak ki yüzündeki tüm kan çekildi.

Başını öne eğen ve hafifçe titreyen kız kardeşini gören Julius onu korumak için araya girdi.

"O zaman illa ki Erica olmak zorunda değil. Leon ve Angélica'nın çocuğunu kraliyet ailesine evlatlık alabiliriz."

Mylene, Julius'un bu sözlerini duyunca alaycı bir tavır takındı.

"Kendiniz kendi isteklerinizin peşinden koşarken, çocuklarınızı siyasi evliliğe mi zorlayacaksınız? Kendi kararlarınızı her şeyin önüne koyduğunuz an, güvenilirliğinizi kaybettiniz."

Siyasi evliliği reddetmişlerdi. Bu, kendi kişisel isteklerini her şeyden üstün tuttukları anlamına geliyordu.

Bu durumda, gelecekte kendi çocuklarını siyasi evliliğe zorlasalar bile, bir bahane bulup bu sözden dönmeyeceklerinin bir garantisi var mıydı? Bu şüphe her zaman var olacaktı.

Mylene hafifçe iç geçirerek üçüne son dersini verdi.

"Size öğreteceğim son şey bu. Kendi eylemlerinizin sorumluluğunu kendiniz üstlenin. Ayrıca bunu Dük'e de iletin. Aşırı büyük bir güce sahip olanlar, isteseler de istemeseler de dünyayı etkileyecektir."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.