Giriş töreninin yapıldığı gün devasa bir salonda toplandık. Havaya çöken o iğrenç kokuyu içime çekmemek için esnememi zorla bastırdım. Onlarca kadının sıktığı parfümler havada birbirine karışıp leş gibi kokan ağır bir sis bulutuna dönüşmüştü. Hayatımın geri kalanında buna da mı alışmak zorundaydım yani?
Yeni öğrencileri temsilen konuşma yapmak kürsüye çıkan isim Veliaht Prens Julius Rapha Holfort oldu. Kısa, lacivert saçlı bir çocuktu. Tahtın birinci varisi olduğundan, oyunda görünen tek prensti ve ona genellikle sadece prens diye hitap edilirdi. Uzun boylu, yakışıklı ve hafif kaslı bir fiziği vardı. Cildi pürüzsüzdü; saçlarıyla aynı renkteki lacivert gözleri ise ışıl ışıl parlıyordu. Etrafımdaki kızların onu izlerken neden iç çekip kendilerinden geçtiklerini şimdi daha iyi anlıyordum.
Sanki bambaşka bir boyuttan gelmiş gibiydi.
Hemen yanımda oturan Daniel ve Raymond çıt çıkarmadan konuşmayı dinliyordu. Arkalarından yükselen fısıltıların arasından ise tek bir ses sıyrılıp öne çıktı.
Nihayet vakit geldi. Sevgili prensim, beni tam on yıl boyunca beklettin.
Sesin sahibini bulmak için kafamı o tarafa çevirdim ama etraftaki kızların hepsi prensin yakışıklılığı hakkında öyle bir ağızdan mırıldanıyordu ki aralarından tek birini ayırt etmek imkansızdı. Aslında o sözler çok yüksek sesle de söylenmemişti, sadece bir şekilde kulağıma çalınmıştı işte.
Sonunda gözlerim bir kıza takıldı. Minyon tipliydi; sırtından aşağı süzülen uzun sarı saçları ve prense bakarken parıldayan mavi gözleri vardı. Yüzü güzel olmaktan ziyade şirin kategorisine girerdi ama gözlerindeki o ifade beni fena halde rahatsız etti. Diğer herkes prense hayranlıkla ya da özlemle bakarken, o sanki avına kilitli bir yırtıcı gibi dik dik bakıyordu ona.
Bunun dışında oldukça narin ve henüz tam gelişmemiş bir görüntüsü vardı. Sınıftaki diğer kızlarla kıyaslandığında sönük bile kalabilirdi. Sadece gözlerindeki o tuhaf pırıltı, üzerinde eğreti duran bir dengesizlik yaratıyordu.
Daniel beni fark edip dirseğiyle dürttü. Ne o? Gözüne kestirdiğin biri mi var? Aa, şu kız çok şirinmiş. Senin tarzın böyleleri mi?
Kafamı iki yana salladım. Hayır. Hatta tam aksine, öyle kızlardan nefret ederim. Bakışlarımı tekrar prense çevirdim ama içimi kemiren o tuhaf huzursuzluğu bir türlü üstümden atamadım.
Hadi canım, bence gayet sevimli kız.
Onu ilk gördüğüm an içimde uyanan tek duygu öfke olmuştu. Bu ani sinirin nereden kaynaklandığına dair en ufak bir fikrim yoktu. Nefret de değildi bu; çok daha karmaşık, çok daha çarpık bir şeydi.
Kesin olan tek bir şey vardı: Ona asla o gözle bakamazdım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.