Sonunda o düello günü gelip çatmıştı.
Akademinin arenası tek kelimeyle devasaydı. Seyircilerin güvenliğini sağlamak için alanı büyüden bir bariyer çevreliyordu. Sayısız öğrenci daha önce bu topraklarda kozlarını paylaşmıştı. Havadaki o gergin ve heyecanlı atmosferin beni de bir şekilde coşturması gerekirdi belki ama içimde en ufak bir kıpırtı bile yoktu.
Bekleme odasında üstümü değiştirip aynaya şöyle bir göz attım.
"Çok yakışmış," dedi Luxion. "Gerçi aksini beklemek hata olurdu. Ne de olsa senin için bizzat ben hazırladım."
Koyu gri tulumum, az sonra pilot koltuğuna geçeceğim zırhın rengiyle birebir uyumluydu. İçlik tenime sımsıkı yapışmıştı. Üzerine ise pantolon ve yelek giymiştim. Boyun kısmı yukarıya kadar uzanıyor, ekstra savunma sağlıyordu. Yine de vücudun tüm hatlarını kabak gibi ortaya çıkaran bu tayt benzeri kıyafetten pek hoşlandığımı söyleyemezdim.
Yüzümü buruşturarak, "Beklediğim gibi olmamış," dedim. "Bana yenisini yap."
"Reddedildi," dedi Luxion hiç sektirmeden. "Tasarımı ve rengi talebinden farklı olabilir ama aynı işlevi görüyor. Sırf o küçük kişisel zevklerine tam uymadı diye bana boş yere iş çıkarma. Şimdi sızlanmayı bırak da işine odaklan."
Somurtarak kapıya yöneldim, tam çıkacakken Olivia'nın orada beni beklediğini gördüm.
"Ah!" Yaslandığı duvardan doğrulup hızla yanıma geldi. Aramızda neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. "Şey, yani... Sana pek bir yardımım dokunamaz ama seni destekliyorum Leon! Gerçekten!"
Oyunun ana karakterinin beni desteklemesi acayip bir histi. İşin aslı, onun şu an karşı tarafta, Veliaht Prens Julius ve diğer yakışıklılarla çevrili olması gerekiyordu.
"Üzerime bahis oynadın mı? Oynadıysan doğru kararı vermişsin. Ben kazandıktan sonra parayı kıracağız." Ona başparmağımla onay işareti yapıp tam arkamı dönüyordum ki duraksadım.
"Ha? Bahis falan oynamadım. Kumar oynamak çok yanlış."
Olduğum yerde kalakaldım. "Ha... Öyle mi?"
Bana o masum gözleriyle öyle bir baktı ki kendi bahsim için ne kadar para döktüğümü hatırlayıp kendimden utandım.
Bir ana karakterin gerçek gücü bu muydu acaba?
Ruhum o kadar kirlenmişti ki onun bu masumluğu gözlerimi kamaştırıyordu. Sanki arkasından güneş doğmuş gibi parıldıyordu.
Bekleme odasından çıkıp beraber arenaya doğru ilerledik. Karşı tarafta beş kişi bekliyordu. Zırhlarını gururla sergiliyor, seyircilere caka satıyorlardı. Aslında neredeyse üçer metre boyundaki bu hareketli robotlara zırhtan ziyade devasa mekanik canavarlar demek daha doğruydu. Havada bile uçabiliyorlardı.
Bunu umursamadığımı belli eden bir ses tonuyla, "Pek bir süslü boyatmışlar sanki," dedim.
Prensin beyaz zırhından başlayarak yan yana dizilmiş olan robotların her biri, bir öncekinden daha rüküş, daha abartılı süslemelerle bezeliydi.
Arenaya adımımı attığım an kalabalıktan yuhalamalar yükseldi. Tribünlere göz gezdirdiğimde seyircilerin arasına karışmış Daniel ve Raymond'ı gördüm. Kimsenin görmediğinden emin olduktan sonra bana gizlice kırmızı biletlerini gösterdiler; yani üzerime bahis oynadıklarının kanıtını. Prens ve arkadaşlarına oynayanların biletleri ise maviydi.
"Şu ikisi..." diye mırıldandım. "Sanırım elimden gelenin en iyisini yapmam gerekecek."
Yukarı çıktığım an Angelica, artık hiçbir çekincesi kalmadığını gösterircesine hışımla yanıma geldi. "Hey! Senin zırhın nerede?! Az önce pek bir kasıntı, pek bir kendinden emindin. Sakın bana buraya hazırlıksız geldiğini söyleme!"
Arenanın üstü açıktı. Kafamı kaldırınca masmavi gökyüzünü gördüm. Parmağımla yukarıyı işaret ederek onun da bakışlarını gökteki siyah bir noktaya çevirmesini sağladım. "Merak etme. Zaten geldi."
Luxion yeleğimin içine gizlenmiş, dışarıdan görünmüyordu. Sadece benim duyabileceğim fısıltıyla konuştu. "Arroganz burada."
Gökyüzünden aşağıya devasa bir kutu hızla süzüldü. Yere inmesine ramak kala yavaşlayarak yumuşak bir iniş yaptı. Önce tepedeki büyük panel düştü, ardından yan paneller domino taşı gibi devrilerek içindeki zırhın tüm heybetini gözler önüne serdi. Bu zırhı en son adamımdaki işleri hallederken deneme sürüşünde kullanmıştım ama burada, arenanın ortasında tam bir ölüm makinesi gibi soğuk ve ürkütücü duruyordu. Onu daha önce çukur kazmak için kullandığımdan dolayı bir an kendimi suçlu hissettim.
Sadece Luxion'ın duyacağı bir sesle, "Arroganz tam olarak ne demek?" diye sordum. Kelime tanıdık geliyordu. Sanki daha önce bir yerde duymuştum. Havalı bir tınlayışı vardı, şahsen hoşuma gitmişti.
"Sana tam uyan, yabancı dilde bir kelime oyunu," diye yanıtladı.
"Öyle mi? Bak sen. Bazen ince düşünebiliyormuşsun demek."
Günümüzün modern zırhları genelde hafif ve çevik olacak şekilde tasarlanıyordu. Arroganz ise tam aksine, normal bir zırhın iki katı büyüklüğünde, son derece hantal ve dayanıklı inşa edilmişti. Temel amacı doğrudan savaşmak olduğundan, diğerlerindeki o cafcaflı süslemelerin hiçbirine sahip değildi. Dışarıdan bakıldığında düpedüz sade, hatta kaba duruyordu. Dahası, prensin ve diğer yüksek soyluların zırhları hız için incecik tasarlanmışken, benimki yavaş ama ağır bir savunma zırhıydı.
Kalabalık benim zırhı görür görmez kahkahayı bastı.
Bu, her sınıftan öğrencinin katıldığı devasa bir etkinlikti. Herkes o yüce veliaht prensimizi kendi gözleriyle görebilmek için buraya akın etmişti. Tribünleri binlerce kişi doldurmuştu ama arena o kadar büyüktü ki on binlerce kişiyi daha alabilirdi; yukarıya doğru uzanan boş koltuk sıraları göğe yükseliyordu.
Angelica bana şüpheyle baktı. "Gerçekten onlarla bunun içinde mi dövüşeceksin? Bu bir gizli eşya mı? Bir eşyanın gizli olması onun mutlaka güçlü olduğu anlamına gelmez, biliyorsun değil mi? Onlara bu ismin verilme sebebi kopyalanamamaları, doğuştan çok güçlü olmaları değil."
Olivia ellerini yanaklarına koyup başını yana eğdi. "Ama aslında biraz şirin duruyor!"
Angelica ona kaşlarını çatarak baktı. "Güzellik anlayışın biraz tuhafmış. Tamamen berbat sayılmaz belki ama yine de savaşa uygun değil."
Modern savaş taktikleri, darbe almadan önce düşmanı hızla indirmeyi amaçlayan, savunmadan ziyade saldırıya dayalı bir yapıdaydı. Kısacası benimki gibi ağır zırhlı modellerin devri çoktan kapanmıştı.
Ama şahsen ben böylesini tercih ederdim.
"Neler yapabildiğini görünce anlarsınız." Yanlarından ayrılıp zırhıma doğru ilerledim.
Sırtında birkaç mızrak taşıyan mor, hafif bir robot ringin ortasına indi. Renk seçiminden bunun Brad olduğunu hemen anladım.
Göğsündeki kapak açıldı ve içinden bizzat kendisi belirdi. "Buraya gelecek cesareti bulmana şaşırdım doğrusu. Ama gerçekten bu hurda yığınıyla beni yenebileceğini mi sanıyorsun? Benim zırhım usta bir zanaatkârın elinden çıktı. Bunun için ne kadar platin ödedim haberin var mı?"
O zırhının ne kadar harika olduğunu diline dolamış anlatırken, ben de kendi kabinimin kapağını açıp içeri atladım. Kontrol kollarına yapıştım. Kapak kapandığında dış dünyayla bağım tamamen koptu.
Luxion sistemi başlatırken, "Arroganz aktif ediliyor," dedi.
Önümdeki ekranlar canlandı, dışarısı sanki kabinin içinde değilmişim gibi net görünüyordu. Robotun içi vücuduma göre şekil alarak başımı, boynumu ve gövdemi sabitledi. Tüm çalıştırma işlemleri tamamlandığında, karşıda hâlâ çenesini yormaya devam eden Brad'i gördüm.
Bıkkın bir sesle, "Hâlâ konuşuyor mu bu?" diye sordum.
"Kendi anlatımına göre sırtındakiler insansız araçlarmış," diye bilgi verdi Luxion. "Onlar için bir karşı saldırı hazırlayayım mı?"
"Onun yetenekleriyle buna hiç gerek yok. Bu mor herif zaten darbe aldığı an nakavt olur." Oyunda da bana az çektirmemişti hani.
Arroganz ileri doğru bir adım atınca Brad küçümseyerek baktı. Muhtemelen onu takmıyor oluşuma sinirlenmişti.
Hiç sorun değildi. Luxion zaten her şeyi dinliyordu, yani tüm özel yeteneklerini çoktan çözmüştüm.
"Tavırların canımı sıkmaya başladı," diye tısladı Brad. Ardından kabin kapağını hızla kapatıp savaş vaziyeti aldı.
Benim de silahımı hazırlama vaktim gelmişti. "Pekâlâ... Birinci Silah'ı seçelim."
Ancak sırtımdaki depodan silahı çekip elime aldığımda kala kaldım. Elindeki şey... bir kürekti. Doğru ya, bu zırhı ada işlerinde çukur kazmak için kullanırken en uygun alet buydu. Arroganz için özel ürettiğimden devasa bir boyuttaydı ama ne kadar büyük olursa olsun, neticede sadece bir kürekti.
"Ne?!" diye feryat ettim.
"Arroganz'ı en son kullandığında, küreği Birinci Silah olarak kaydetmiştin," dedi Luxion görev aşkıyla.
"Bana bir kılıç ver!"
"Sen Birinci Silah'ı istedin."
Bu küçük piç bunu kesinlikle bilerek yapıyordu.
Elimde kürekle dövüş pozisyonu aldığımda seyirciler bir kez daha kahkahaya boğuldu.
Brad ise tam aksine öfkeden deliye dönmüştü. "Piç kurusu, benimle dalga mı geçiyorsun?!"
Alandaki hakemin sesi arenada yankılandı. "Dövüşçüler, önce düello yeminlerinizi etmeniz—"
Çok geçti; Brad çoktan ileri fırlamıştı ve onu durdurmanın yolu yoktu. Mızrağını doğrudan gövdeme doğrultarak üzerime uçtu; beni öldürmek istediği her halinden belliydi. Mızrağın ucu aktifleşen büyüyle parıldıyordu.
Luxion durumdan etkilenmiş gibiydi. "Etkileyici bir hücum."
"Pekâlâ, sen kaşındın..." diye mırıldandım öfkeyle.
Dışarıdakiler konuşmalarımızı duyamıyordu. Ne de olsa Luxion'ın varlığını kimsenin bilmemesi gerekiyordu.
Zırhım komutuma anında itaat etti. Ağır görünümüne rağmen gelen darbeden kolayca sıyrıldı ve Brad'i kollarından yakalayıp kıskıvrak kilitledi.
"Bırak beni!" diye feryat etti.
"Bırakırım ama önce biraz sakinleş," dedim. "Yeminler her şeyden önce gelir dostum. Şu işi kuralına göre yapalım ki sonra baş ağrısı olmasın."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.