Bir ay sonra yola koyuldum.
Gemi küçük olsa da şaşırtıcı derecede sağlamdı. Arkasına takılan pervaneli motor sayesinde dümen kırmak çocuk oyuncağıydı. Güvertede dikilirken güneş o kadar yakıcıydı ki cübbemin kapüşonunu başıma çektim.
“Babam tüm bunları toparlamak için kendini gerçekten çok zorladı.”
Sadece gemi de değil; bana bir tüfek, bir kılıç ve daha bir sürü ıvır zıvır da bulmuştu. Yanımda tek bir kişiye bir süre yetecek kadar su, yiyecek ve silah vardı. Ailemin benim için yaptıklarını ne kadar teşekkür etsem ödeyemezdim; maddi olarak kendilerini resmen paralamışlardı. Gemi zaten bizimdi ama babamın o pervaneli motoru eklemesi, bizimki gibi yoksul bir soylu hanedanı için devasa bir masraftı.
Gemide elektrik ve gazın da olması, buranın nasıl bir fantezi dünyası olduğu konusunda kafamı bir kez daha kurcaladı.
Tüfeğimi kucağıma çekip oturdum ve dürbünle çevremi süzdüm. Sonra onları kenara bırakıp haritamı elime aldım ve pusulamı çıkardım. “İşte şimdi fantezi dünyasındayız.”
Pusulanın kadranında iki ibre vardı; biri mevcut yönümü, diğeri ise belirlenmiş bir hedefi gösteriyordu. İstediğin yere odaklayabildiğin bir ibreye sahip olması oldukça kullanışlıydı.
Oyun hakkındaki bilgilerim son on yılda epey körelmişti ama neyse ki geçmiş hayatımın anılarını geri kazandıktan hemen sonra, hazine zulasının koordinatlarını bir kağıda not etmiştim. Geçmişteki halim, gelecekteki beni gerçekten kollamış! Ya da geçmişteki halim, hileli eşyalarla ortalığı birbirine kattığı fanteziler kurarken, taşradaki zorlu hayatı yüzünden bunlara vakit bulamamıştı; hangisi olduğu çok da mühim değil.
“Bu eşyaları bulmak için keşke daha önce çaba gösterseydim.”
İnsanoğlunun doğası böyleydi işte; ne yapması gerektiğini bilir ama yine de yapmazdı. Ben de bunun yürüyen bir kanıtıydım. Kendi kendime aynı nakaratı defalarca mırıldanmış, durmadan dert yanmış ama tek bir adım bile atmamıştım. En sonunda bu kriz yumurta kapıya dayanana kadar günlerimi uyuşukça sürüklemiştim.
Yine de bu eylemsizliğimi, buradaki hayatımın Japonya'daki hayatımdan çok daha zorlu olmasıyla savunabilirdim. Çiftlikteki işler gerçekten ağırdı ve geri kalan tüm vaktimi akademiye çalışarak harcamıştım. Her günü bitkin bir halde kapatıyordum. Kendi başıma antrenman yapacak gücüm bile kalmıyordu; üstelik ne eşsiz bir zekaya ne de özel yeteneklere sahiptim. Nerede benim özel reenkarnasyon avantajlarım? Hile yapıp devlet işlerini parmağımda oynatmamı sağlayacak o üstün zeka nerede? Yok, hiçbir şey yok. Üstelik önceki hayatımdaki dünya bilgisi, çoğu zaman bu oyun dünyasında beş para etmiyordu.
Yol alırken gökyüzünde süzülen devasa kayaları izledim.
“Gök mavi, deniz mavi... Arada bir görünen bulutlar dışında her yer aynı sıkıcı renkte.”
Aklımı kaçırmaya ne kadar yaklaştığımı merak ettim. Tüfeğimi kafama dayayıp her şeyi burada bitirebilirdim. Belki bundan sonrası için daha iyi bir hayat beni bekliyordu; önceki hayatım kesinlikle bu kadar berbat değildi.
Bir an için bu düşünceye kapılsam da hızla başımı iki yana sallayarak düşüncelerimi dağıttım. Dayanmak zorundaydım.
“Ölmem hiçbir şeyi çözmeyecek. O kocakarılar benim yerime kurban olarak Colin'i seçecekler.”
Bu hayatta kendi kendime çok daha fazla konuştuğum bir gerçekti.
Başımı kaldırdım. Güneş gözlerimi kör edercesine parlıyordu.
Japonya'yı özlüyorum.
Her şeyi boş verip kaçıp gitmeyi defalarca düşünmüştüm ama bu dünya eski yuvamdan çok daha tehlikeliydi. Canavarlar ve korsanlar her yerdeydi. Ölüm riski her köşede pusudaydı. Kaçmayı başarsam bile krallıkta nasıl iş bulacaktım? “Arka plan karakterleri için bu dünya çok acımasız.”
Şu an bir hava korsanıyla karşılaşsam her şey biterdi. Etrafımı tetikte bir şekilde süzdüm.
Aniden rüzgar şiddetlendi ve haritam çılgınca çırpınmaya başladı. Uçup gitmesin diye pusulamı üzerine bastırdım; tam o anda, hedefimi göstermesi gereken ibrenin kontrolden çıkmışçasına döndüğünü fark ettim.
“Neler oluyor?”
Ayağa kalktım, rüzgar daha da sertleşti. Düşmemek için kendimi zor tutuyordum. Korkuluklara tutunup aşağı baktım ama deniz sütlimandı. Bulutlar her zamanki ağırkanlı halleriyle süzülüyordu. Bir fırtına çıkıyor gibi görünmüyordu.
Bir gölge güneşi örtmeye başladı.
“Yukarıda mı yani?”
Başımı kaldırıp baktığımda gördüğüm tek şey beyaz bir buluttu. Devasa bir bulut. Yüzümü koruyan sol elim yumruk haline geldi.
O zaman aşağıda mı?
Tekrar denize baktığımda, suyun bir kısmının yeşil yeşil parladığını gördüm. Korkuluklara yaslanıp alnımı demirlere dayadım ve boğazımdan yükselen kahkahayı bastırmaya çalıştım.
“Demek öyle. Bulabileceğim her şey arasından bunu mu buluyorum? Önceki hayatımda gerçek para yatırdığım için mi? Yoksa en başından beri bu dünyada var mıydı? Gerçi hangisi olduğu fark etmez. Bu büyük ikramiye. Tam bir köşe dönme fırsatı!” diye kükredim, kollarımı iki yana açarak gökyüzüne bakarken.
Burada olmasını umuyordum ama hayal kırıklığına uğramamak için kendimi çok da umutlandırmamaya çalışmıştım. Sadece kontrol etmek için bu yola çıkmıştım ve işte, tam isabet!
“Dur bir dakika, henüz ele geçirmiş değilim,” diye kendimi uyardım.
Sakinliğimi geri kazandım ve gemiyi suya yaklaştırıp doğrudan parlayan işarete doğru yöneldim. Gemi sarsılmaya başladı, gövdesi baskı altında gıcırdıyordu.
“Hadi, şimdi beni yarı yolda bırakma.”
Gemiyi işaretin tam üzerine getirdim ve o andan itibaren kontrol artık bende değildi; her şeyi o işaret yapıyordu. Gemi yukarı doğru öyle şiddetli bir ivmeyle fırladı ki ayakta bile duramadım. Yapabildiğim tek şey dizlerimin üzerine çöküp dişlerimi sıkmaktı. Teknemi havaya, bulutların içine doğru savurdu; ta ki her yer bembeyaz olana dek. Vücudum buz kesmişti ve kıyafetlerim sırılsıklamdı.
Tüfeğimi korumak için cübbemi etrafına sardım ve teknemi o yoğun bulut kümesinin içinde yürütmeye çalıştım. Sert bir rüzgar ilerlememi engellemeye çalışıyordu, ben de dümeni doğrudan rüzgarın geldiği yöne kırdım. Hiçbir şey görmeden daha da yükseğe tırmanırken, şiddetli rüzgar hamleleri gemiyi bir sağa bir sola savuruyordu.
Motorun elektriğini son sınırına kadar zorladım, motordan tüyler ürpertici sesler yükseliyordu. Bu ses bile rüzgarın kükremesi yanında sönük kalıyordu; motorun hemen yanında durmama rağmen rüzgarın gürültüsünden hiçbir şey duyamıyordum.
Pusula tamamen işe yaramaz hale gelmişti. Her iki iğne de delicesine dönüyordu. Nerede olduğum hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Tek yapabildiğim rüzgarın üstüne gitmeye devam etmekti. Donuyordum, kıyafetlerim su çektikçe ağırlaşıyordu; bu dondurucu rüzgara karşı tek başıma umutsuzca savaşıyordun.
“Lütfen, elimdeki tek şans bu!”
Aradan dakikalar mı yoksa saatler mi geçtiğini bilmiyordum, birden o hırpalanmış motor alevler içinde kaldı.
“Hayır! Dayan! Azıcık daha dayan!”
Bir saniye sonra motor infilak etti. Pervane birkaç kez daha dönüp alevler içinde bulutların arasında kaybolurken ateşler teknenin kenarlarına yayıldı.
Tahmin edileceği üzere yangın ahşap gemiye hızla yayıldı. Tekne, beyaz sislerin içine gizlenmiş uçan bir adaya doğru savrulurken şiddetle sarsılıyordu.
Bana doğru hızla yaklaşan manzaraya gözlerimi ayırmadan baktım. Bu yeri oyunda sayısız kez görmüştüm ama kanlı canlı karşımda dururken devasa görünüyordu. Ada, kökleri toprağın dışına taşmış dev ağaçlarla kaplıydı. Kenarlarından bitkiler sarkıyordu.
“Muhteşem...”
Sonra içinde olduğum büyük tehlikeyi fark edip panikle dümene yöneldim ama pervane patlamada uçup gittiği için elimden bir şey gelmiyordu.
“Şaka yapıyor olmalısın!”
Yer her saniye daha da yaklaşırken eşyalarımı kaptığım gibi en doğru anı kolladım ve gemiden aşağı atladım. Elimdekileri bırakıp yere yuvarlandım ve sırtım dev bir ağaç köküne çarpınca durabildim. Gemim benden biraz öteye çakıldı; çarpmanın etkisiyle tuzla buz olurken içindeki kalan malzemeler dört bir yana saçıldı.
Her yerim sızlayarak kendimi yerden kaldırdım ve panikten akan teri alnımdan sildim. “Lanet olsun, çok yakındı. Meğer buraya tekneyle gelmek sandığımdan da tehlikeliymiş.”
Büyük bir hava gemisiyle yolculuk çok daha kolay olurdu ama onun için para lazımdı. Ailemin ise öyle bir imkanı yoktu.
“Neyse, bir şekilde varmayı başardım ya.”
Gözlerimin önünde hala siyah noktalar uçuşuyordu. Zonklayan başımı tutup hemen en önemli malzemelerimi toplamaya koyuldum. Bazıları alev almıştı ve kurtarılamaz durumdaydı ama elimde kalanlarla idare edebilirdim. Tekneden kalan birkaç yanmış odun parçası dahil her şeyi bir araya topladım.
Hedefime ulaşmıştım ama bu süreçte gemimi kaybetmiştim. Artık buradan kaçış yoktu. Eğer bu adada uyuyan şeyi alabilirsem her şey yoluna girecekti. Eğer burada değilse, o zaman buradan asla kurtulamayacaktım.
Dinlenmek için kendimi yere bıraktığımda epey vakit geçmişti. Hava kararmaya başlıyordu.
Eşyalarımı karıştırıp biraz yiyecek ve su seçtim. Tek rasyonum kuru ekmekti, onu da suyla hızlıca mideme indirdim. Ekmek zaten lezzet için değil, sadece hayatta kalmak için yapılmıştı.
Yarın yoğun bir gün olacak.
“Bunca yolu boşuna geldiysem kendimi tam bir aptal gibi hissedeceğim.” Teknenden kalan parçalarla bir kamp ateşi yakıp donmuş vücudumu ısıttım. Ardından tüfeğimi ve diğer malzemeleri hasar var mı diye kontrol ettim.
“Her şey çalışıyor gibi. En azından bunun sağlam kalmasına sevindim.”
Kamp ateşinin ışığında mermilerimi saymaya ve tüfeğimin şarjörünü doldurmaya başladım. Bunlar babama hazırlattığım özel mermilerdi; her birinin üzerine küçük bir şimşek işareti kazınmıştı.
Oyunda standart mermilerin tanesi yaklaşık üç ila beş bin para birimi kadardı. Bunlar ise fantezi oyunlarında görebileceğiniz türden sihirli mermilerdi; isabet ettikleri şeyi yakabilir ya da dondurabilirlerdi. Haliyle tanesi on binin üzerindeydi. Aileme, benim için bu kadar çok mermi buldukları için minnettarlıktan başka bir şey hissetmiyordum.
Buradan sağ salim kurtulursam, gerçekten hayırlı bir evlat olmam gerekecek. Şöyle bir düşününce, önceki hayatımda da pek öyle sayılmazdım.
Hele ki anne ve babamdan önce ölmüş olmam... Bir evladın yapabileceği en büyük hayırsızlıktı herhalde.
Kız kardeşime ne oldu acaba? Keşke gitmeden önce kafasına bir tane patlatsaydım.
Bu dünyada uyandığım, daha doğrusu önceki hayatımı hatırladığım o günü hâlâ net bir şekilde hatırlıyorum. Kız kardeşimin beni zorla o aşk oyununu oynamaya mahkum ettiği o anlar artık silik, neredeyse buruk bir anıdan ibaretti.
Aslında oyun hakkında işime yarayacak ne biliyorsam hepsi onun sayesindeydi. Belki de ona minnettar olmalıydım. Ama öte yandan, o oyunu bana zorla oynatmasaydı, muhtemelen ölüp de kendimi burada bulmazdım.
Ya da belki yine de bulurdum, kim bilir?
Mermileri kontrol etmeyi bitirdikten sonra tüfeği kenara bıraktım. Ardından yorgun bedenimi dinlendirmek için sırtımı bir ağaç köküne yasladım. Katı bir zeminde yürümediğim o kadar uzun zaman olmuştu ki... Öylece uzanmak huzur vericiydi.
Öğğ, neden bir aşk oyununa reenkarnasyon geçirdim ki? Keşke normal bir fantezi dünyasında reenkarne olsaydım. Bir an duraksadım. Yok, aslında en iyisi kendi dünyamdı. Evet, seçme şansım olsaydı kesinlikle Japonya en iyisi olurdu.
Canavarlar yok, hava korsanları yok... Japonya resmen bir cennet gibiydi.
Gözlerimi yumdum. Yarın... Yarın çok çalışmam gerekecek...
Tüm hayatımı bu kumara yatırmıştım ve sonuçlar hemen orada, beni bekliyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.