İyilik ve kötülük gibi kavramlar görelidir; bakış açısına göre değişirler.
Normalde bu tarz felsefi iddialar aklıma bile gelmezdi ama pestilim çıkmıştı. Zihnen tükenmiştim. Duygusal açıdan ise... Şöyle diyeyim, saatlerdir yüzümde en ufak bir ifade kırıntısı dahi kalmamıştı.
Aslında tek istediğim, yatağıma serilip şu yalan dünyadaki kısıtlı vaktimi en sevdiğim mangalara gömülerek geçirmekti. Belki bir anime de olabilirdi. Bir oyun oynamak da fena olmazdı, tabii erkek kitlesine, yani bana hitap eden bir oyun olduğu sürece.
Ne yazık ki, Japon toplumunun işinde gücünde, verimli bir ferdi olan ben, gözlerim ölü bir balık gibi donuklaşmış halde bir otome oyunu oynuyordum. Bu aşk simülasyonları esasen kadınlar için yapılırdı. Kadın bir ana karakterin peşinden koşan bir sürü yakışıklı erkek olurdu içinde. Bunların tam tersine ise galge, yani erkeklere hitap eden aşk simülasyonları denirdi.
Aynen öyle. Benim gibi bir adamın, kıymetli izin gününü böyle bir oyunla harcamasının hiçbir mantıklı açıklaması olamazdı. Eğer otome oyunlarını gerçekten sevseydim durum farklı olabilirdi ama ben sadece galgeleri tercih ederdim.
“Öğğ, neden bütün günümü bir grup herifle yakınlık puanı kasmaya çalışarak heba ediyorum ki?”
Ekranda utançtan kızaran adamın bana zerre hitap ettiği yoktu.
Tabii, oyundaki karakterlerin çoğu bir hayli yakışıklıydı. Karakter tasarımlarını ve çizimlerini popüler bir sanatçı yapmıştı, seslendirme kadrosu ise ünlü aktörlerden oluşuyordu. Eğer bu bir galge olsaydı ve bunlar kadın karakterler olsaydı, muhtemelen sevinçten ağlıyor olurdum. Ama bu herifin buğulu sesiyle ne yapmam gerekiyordu ki?!
Bu oyunu keyif aldığım için oynamıyordum, bu yüzden hızlıca bitirmek için telefonumdaki tam çözüm rehberinden yardım alıyordum. Gözlerim bir oyun ekranına bir rehbere kayarken seçimlerimi yapıyordum. Şu an peşinden koştuğum aptal karakterle yakınlık puanımı başarıyla artırdığımı belirten neşeli, kısa bir ses yankılandı. Karakterin 3D modeli bir poz verdi; yanakları kızarmış halde elini saçlarının arasından geçirdi.
“Sen diğer kadınlara hiç benzemiyorsun,” dedi. “Söyle bana, adın ne?”
Bu adam bir tür prensti ve akademide aşırı popülerdi. Ana karakter onunla tesadüfen karşılaşmıştı ve gerçek kimliğini bilmediği için (nefesi kesilir) bu sahnede ona normal biriymiş gibi davranıyordu (yok artık!).
“Tam bir saçmalık,” diye mırıldanmadan edemedim. İlk turu zaten bitirmiştim ve bu karşılaşma benim için bayat haberdi. “Yalan söylüyor. Bunları daha önce de gördük. Prens olduğunu bal gibi biliyor. Size söylüyorum, bu ana karakter çok hesapçı. Hatta sinsi.”
Ancak ben onu ne kadar uyarırsam uyarayım, prens kızın oyunlarından tamamen habersizdi.
“Bir de mutlu mesut gülümsüyor, budala gibi kızarıyor,” diye ekrana homurdandım. “Bu herifin gerçekten hiç zevki yok.”
İşler son zamanlarda öyle kabus gibiydi ki, uzun zamandır ilk kez hafta sonu izin yapabiliyordum ve ben bu izni bu işkence gibi oyunu oynayarak çöpe atıyordum. Çoktan pazar öğleden sonrasını bulmuştuk. Sahi, neden?
Telefonum bir mesaj bildirimiyle öttü. Kontrol ettiğimde, kız kardeşimden ekinde bir fotoğraf olan şu mesajı gördüm: "Yurt dışında arkadaşlarımla çok eğleniyorum!"
Fotoğrafta o ve arkadaşları, bir otel plajında hayatlarının en güzel anlarını yaşıyorlardı. Gülen yüzünü görmek kanımı beynime sıçrattı.
Hemen cevap yazdım: "Hadi oradan be! Kendin meşgul olduğunu söyleyip şu oyunu bana zorla oynatıyorsun!"
Şu an yaşam enerjimi emen bu otome oyunu aslında kız kardeşime aitti. O, ailemle birlikte yaşayan bir üniversite öğrencisiydi, bense tek başıma yaşıyordum. Cumartesi sabahı çat kapı gelmişti. Onu gördüğüm an bir bit yeniği olduğunu anlamıştım ve nitekim, benim hoş sohbetim için gelmediği de belli olmuştu.
Yüzünde güller açarak, “Eminim yapacak daha iyi bir işin yoktur... Şu oyunu benim için tamamen bitirmeye ne dersin?” demişti.
Tamamen bitirmek. Yani oyundaki tüm içeriği yüzde yüz tamamlamak. Tüm görselleri, animasyonları ve sahneleri toplayıp daha sonra menüden izlenebilir hale getirmek. Benden oyunun tamamını yutmamı istiyordu.
Ona asıl söylemek istediğim şey, “Kes şu saçmalığı! Kendin yap!” idi.
Telefonum kız kardeşimin cevabıyla tekrar dınladı: "Bu da ne? Bana karşı bu tavrı takınmak istediğine emin misin? Belki de döndüğümde annemle arandaki o yanlış anlaşılmayı düzeltmem. Hadi ama, sana hediyelik bir şeyler alırım, sadece oyunu benim için tamamen bitir, olur mu? Lütfen? (Not: Döndüğümde bitirmemiş olursan odana daha fazla müstehcen şey bırakırım) ~ Sevgilerle, dünya tatlısı kız kardeşin."
Telefonu yere fırlatma isteğimi bastırmak zorunda kaldım. “Lanet olasıca!”
İsteğini reddetmek istiyordum, gerçekten. Sorun şuydu ki, kız kardeşim hâlâ ailemizle yaşadığı için şaibeli okuma materyallerinden bazılarını gizlice benim evime istiflemişti. Yani şu ağır hayran kızların, fujoshilerin sevdiği türden kitaplardan bahsediyorum. Bunu yaptığını bana söylememişti bile. Annem apartman dairemi temizlemeye gelip de o müstehcen, eşcinsel içerikli kitapları özenle saklanmış halde bulunca, onların bana ait olduğunu sanmıştı. Durumu açıklamaya çalıştım ama gerçek zevklerimi ne kadar hırsla savunduysam, gerçeği saklamaya çalışıyormuşum gibi o kadar şüpheli göründüm.
Tam bir kabustu. Hem annemle aramdaki o yanlış anlaşılma yüzünden hem de artık kız kardeşimin nelerden hoşlandığına dair çok fazla şey bildiğim için.
İşleri daha da kötüleştiren şey ise, ailemin benim itirazlarıma rağmen kız kardeşimin yalanlarına inanmasıydı. Güzeldi, yetenekliydi ve notları her zaman iyiydi. İnsanlar onu hep nazik ve düşünceli biri olduğu için överdi. Gerçekte ise maske takma konusunda çok ustaydı; bunu defalarca acı tecrübelerle öğrenmiştim.
Hâlâ anlamadıysanız söyleyeyim, kız kardeşimin berbat bir kişiliği vardı.
Kendi hobilerini gizlemek için hayatımı cehenneme çevirmişti ve ailemizi ne kadar ikna etmeye çalışırsam çalışayım, asla benim sözüme onunki kadar değer vermeyeceklerdi. Annem ilk kez endişeyle aradığında neredeyse ağlayacak gibi olmuştum. O an, kız kardeşimden intikam alacağıma dair yemin ettim.
Öfkemi ve bir şeyleri fırlatma dürtümü yutup telefonumu kenara koydum. Kontrol cihazına tekrar uzandım ve adımı temize çıkarabilmek için oyunu bitirmeye odaklanmaya çalıştım.
Önümde tek bir yol kalmıştı: Bu oyunu sonuna kadar götürmek zorundaydım. Sinir bozucu olsa da, kız kardeşimin ağzı çok iyi laf yapıyordu. Cumartesi sabahı damladığında, sadece oyunu bana zorla kabul ettirmekle kalmamış, gezisi için benden ekstra para koparmayı da başarmıştı. Şantaja boyun eğdiğim için kendimi zavallı hissediyordum.
Ona karşı dürüstçe oynarsam kazanma şansımın olmadığı ortadaydı. Yine de intikamımı alacaktım. Oyunda yakınlık puanı kasmaya devam ederken bir yandan da plan kurmaya başladım.
“Beni sinirlendirdiğine pişman edeceğim onu.”
Kız kardeşim her zaman kurnaz olmuştu. Güzel olduğunu biliyordu ve bunu nasıl avantajına kullanacağını da; benim tam tersimdi. Tek zayıflığı muhtemelen dünyadan sakladığı bu hobisiydi.
Oynamaya devam ederken öfkem içten içe kaynıyordu. Kaşlarımı çattım. “Sürekli aynı yerde takılıp kalıyorum...”
Oyunun yapımcısı, serinin tutacağını umarak bu işe belli ki çok para dökmüştü. Kız kardeşim sanatçıya ve seslendirme sanatçılarına o kadar hayrandı ki, ön siparişler açılır açılmaz oyunun sınırlı üretim ilk baskısını satın almıştı. Ancak oyunun küçük bir sorunu vardı: Rol yapma ve strateji unsurları içeriyordu. Geliştiriciler geçmişte sadece erkeklere hitap eden oyunlar yapmışlardı, bu yüzden bu oyun (şaşırtıcı olmayan bir şekilde) yeni ve büyük ölçüde kadınlardan oluşan hedef kitlesi için biraz hedefi şaşırmıştı.
Oyunun geçtiği yer kılıç ve büyünün olduğu fantastik bir dünyaydı. Karakterler havada yüzen kara parçaları üzerinde yaşıyordu. Krallıkların varlığı nedeniyle medeniyetin pek gelişmiş olmadığını düşünebilirdiniz ama aslında insanlar hava gemileriyle uçuyor, şövalyeler ise "Zırh" denilen mobil suitlerin içinde savaşıyordu.
Ana karakter, halktan biri olmasına rağmen soylular akademisine gidiyordu. Burs kazanmış, taşradan gelme sıradan bir kızdı. Yüksek rütbeli soylu kadınlar özel statüsü nedeniyle ona zorbalık ediyordu ve başka türlü zorluklarla da mücadele etmesi gerekiyordu.
Ve tabii ki, bu otome dünyası kadınlara inanılmaz bir iltimas geçiyordu.
Kız kardeşim başlangıçta oyunu kendi bitirmeyi planlamıştı ama başka oyun türlerinden devşirilen strateji unsurlarını alt edemeyince pes etmişti. Haliyle, onun yerine ben acı çekiyordum.
“Sen hep bu tarz oyunlar oynuyorsun ya,” demişti. “Senin için çocuk oyuncağıdır.”
Doğru, video oyunlarını severdim ama ben bile buradaki zorluk karşısında sinirlenmiştim.
“Bir otome oyununda bu tür unsurları kim, neden ister ki?” diye homurdandım kontrol cihazıyla boğuşurken.
Ekranda, bir savaş alanının altıgen ızgarasında birbirinin karşısında duran, ragbi topu şeklindeki hava gemileri sıralanmıştı. Her iki taraf da sıra tabanlı bir sistemle birbirine toplarla ateş ediyor, ardından mobil suitli şövalyeler uçarak düşmana hücum ediyordu.
“Bok! Düşman neden tam o anda beceri kullanıyor ki?! Kazanmayı imkansız hale getiriyorlar.” Ekrana dik dik baktım. “Bu aptal kısımları hızlıca geçebilmemiz için bir yol yapmalıydılar.”
Müttefiklerim saldırdıklarında bile düşmanın özel yetenekleri yüzünden muazzam hasar alıyordu. Sonra saldırı sırası düşmana geldiğinde, benim birimlerimin savunması yetersiz kalıyordu. Her seferinde haritadan siliniyordum. Birimlerim üstün becerilere sahip olsa bile, birçok rastgele unsur (isabet şansı, kritik şansı vb.) kazanmayı hala zorlaştırıyordu. Tüm doğru hamleleri yapabilir, en iyi saha konumlandırmasını ve araziyi hesaba katabilirdim ama o safi şans faktörleri beni yine de alt edebilirdi.
Kız kardeşimin neden havlu attığı belliydi.
“Ah, kahretsin,” diye inledim. Bu haritayı kazanma koşullarından biri prensi hayatta tutmaktı ve içinde bulunduğu hava gemisi az önce düşmüştü. Ekranda "Oyun Bitti" yazısı belirdi.
“Ciddi misin, yine mi?! Tam çözüme harfiyen uyarken nasıl kaybedebilirim lan?”
Kız kardeşime bu işten vazgeçmesini söylemeyi her şeyden çok istiyordum. İnternetten başkasının yüzde yüz tamamlanmış bir kayıt dosyasını indirmesini önerecektim ama oyunun sinir bozucu bir özelliği vardı; karakterler ana kahramana verdiğin ismi sesli olarak telaffuz ediyordu. Kız kardeşim de kendi adını kullanmıştı; o meşhur seslendirme sanatçılarının sanki ona sesleniyormuş gibi fısıldamalarını duymak istiyormuş, öyle diyordu. Yani başkasının verilerini indirmek işine yaramayacaktı. Başka çarem yoktu.
“Bıktım artık be! Prens ölüp duruyor!” Birden aklıma bir fikir geldi. “Yapımcıların istediği bu mu yani? Beni oyun içi satın almalara mı zorluyorlar? Parama mı göz diktiniz bu kadar?!”
Çevrimdışı bir oyun olmasına rağmen, bu yapımın tonla ücretli ek içeriği vardı. Oyuncular, savaşları kolaylaştırmak için özel eşyalar satın alabiliyordu. Bu durum oyunun imkansızlığına dair şikayetleri yatıştırmak için miydi yoksa yapımcılar tamamen kâr odaklı mı hesap yapmıştı, emin değildim.
Aptal kız kardeşim için zaten harcadığımdan fazlasını harcamak istemiyordum ama strateji unsurlarının tüm vaktimi sömürdüğü de bir gerçekti. Geri kalan her şey sıradan bir galge gibiydi. Rehberi takip edip doğru cevapları verdiğim sürece bitirmekte sorun yaşamazdım.
Oynamaya ara verip ücretli içeriklere göz attım; sayıları epey fazlaydı. Çoğu şey parça başı yüz yen civarındaydı ama hava gemileri veya mobil zırhlar gibi savaş eşyaları üç yüz ile beş yüz yen arasındaydı, hatta sekiz yüz yene kadar çıkanlar vardı.
“İşte bu ek ücretler yüzünden şirketin itibarı yerle bir oldu,” diye mırıldandım. Çok beklenen bir oyundu ama oyuncular, ücretli eşyalar olmadan bitirmenin imkansızlığı yüzünden oyunu kısa sürede eleştiri yağmuruna tutmuştu. Gelen tepkiler üzerine şirket, çıkışından sonraki bir ay içinde çevrimiçi mağazadaki fiyatları düşürmek zorunda kalmıştı. Yine de bence eşyalar hala pahalıydı.
Göz gezdirirken eşyalardan birinin erkek mayosu olduğunu fark ettim. Sinir bozucu. “Kalsın, slip mayo giymiş bir herif görmek istemiyorum.”
Tabii eğer bu bir galge olsaydı, kızları mayolarıyla görmek için muhtemelen her bir eşyayı gözümü kırpmadan alırdım.
“Kadınla erkek arasında pek fark yok galiba, ha?” diye bitkince kıkırdadım, enerjim tamamen çekilmişti.
Kadın oyuncuların kendilerine hizmet eden yarı çıplak erkeklerden keyif aldığını düşünmek şahsen beni huzursuz ediyordu. Ama gerçek şu ki, oyunlarda ve animelerde bu tür durumlar çok yaygındı. Eğer etrafı kadınlarla çevrili bir erkek karakter varsa buna harem deniyordu; eğer etrafı erkeklerle çevrili bir kadın karakter varsa buna da ters harem deniyordu.
“Acaba kızlar da haremler hakkında, benim ters haremler hakkında hissettiklerimi mi hissediyor?” Böyle bir düşünceyi ciddiye alıp kafa yormam bile ne kadar tükenmiş olduğumun kanıtıydı.
“Neyse, ne fark eder ki.” Oyunu bitirmeye odaklanmalıydım. “Tamam, bu illeti geçmek için ne almam gerekiyor?”
Ücretli içeriklerin hepsi çok güçlüydü. Erkek karakterler için özel silahlar ve ana kahraman için ekipmanlar vardı. Şahsen ben savaşta işime yarayacak bir şeyler istiyordum; görsellik umurumda bile değildi. Oyunu bitirebildiğim sürece nasıl göründüğü zerre kadar umurumda olmazdı.
“Hah, şuna ne dersiniz?”
Gözlerim listedeki en pahalı eşyaya takıldı: bir savaş gemisi. İkmal gerektirmiyordu ve o sinir bozucu şansa dayalı savaş unsurlarının hepsini devre dışı bırakıyordu. En önemlisi de aşırı güçlü bir birimdi.
“Hava gemisinden çok bir uzay gemisine benziyor ama,” diye düşündüm.
Metalik dış yüzeyi, oyundaki diğer hava gemilerinden tamamen farklı bir estetiğe sahipti. Bin yenlik fiyat etiketinin hakkını verecek kadar devasa bir güce sahipti. Açıklamasına şöyle bir göz attım; antik bilmem ne falan filan... Uzun lafın kısası: Muazzam güçlü bir uzay gemisiydi.
“Bir saniye, bu gerçekten bir uzay gemisi mi? Yazım hatası falan olmalı, değil mi?”
Eşya açıklamasını yazan kişi bir şeyleri mi karıştırmıştı? Açıkçası, oyunu bitirmemi sağladığı sürece önemi yoktu. Bu noktada, sadece kurtulmak için ne olsa alırdım.
Sırada satışta olan zırhlar vardı. Daha doğrusu, onlara öyle diyorlardı. Normal zırha benzemiyorlardı, daha çok dev robotlar gibiydiler. Yine de savaşmak için bu zırhları kuşanan erkeklere şövalye deniyordu.
Kadınlar gerçekten de erkeklerin onlar için dövüşmesini izlemekten zevk alıyor muydu?
Neyse, bunu da almaktan zarar gelmez.
Siyah zırh o kadar heybetliydi ki neredeyse bir düşman birimine benziyordu ama bu beni rahatsız etmedi. Karanlık bir kahraman olmak her zaman havalıdır. Düşününce, bir otome oyunu için aslında oldukça havalı bir tasarımdı. Üstelik o aptal flört adaylarından çok daha fazla savaş işlevine sahip olacağı kesindi.
Mesela adaylardan biri düellolarda harikaydı ama menzilli silahı yoktu; diğeri saf yetenekten başka bir şeye güvenmeyi zayıflık saydığı için tüm ekipmanları köhne ve derme çatmaydı; üçüncüsü ise yetenekli bir büyü kullanıcısıydı ama bir düşman birimi üzerine doğru hapşırsa tuzla buz olacak tam bir sırça kuleydi.
Bu işe yaramaz herifler yüzünden defalarca kez oyun bitti ekranını görmek zorunda kalmıştım.
“Öğğ. Yapmak zorundayım. Bu oyunu bitirmeliyim.” O güzelim hafta sonumu zaten yeterince feda etmiştim. Sonunda pes edip uzay gemisini ve siyah zırhı satın aldım.
Ertesi akşam, bu ekipmanları kuşanıp maceraya en baştan başladıktan sonra yüzde doksan tamamlama oranına ulaşmıştım. Verimlilikte usta olmuştum; her bir flört adayıyla hızlıca ilgi puanları topluyor, günlük etkinlikleri yıldırım hızıyla geçiyordum. Verdikleri tüm hediyeleri anında ikinci el dükkanına satıyordum, hem de bunu o herif hala partide yanımdayken yapıyordum. Elbette, hediyeyi veren adamın gözü önünde satmak beni tam bir pislik yapıyordu ama bu sadece bir oyundu, kimin umurundaydı?
Tabii bu bir galge olsaydı, hediyeden kurtulmadan önce kızın grupta olmadığından emin olmak için her şeyi yapardım. Oyun olsun ya da olmasın, kızlar söz konusu olduğunda öküzlük yapamazdım.
Ama bu kız kardeşimin otome oyunuydu. Tek önemli olan tüm içeriği temizlemekti. Şimdi geriye sadece ana kahramanın tüm erkek karakterlerle aynı anda çıktığı finali almak kalmıştı. Bu, oyunun gerçek hikayesi, yani resmi gerçek sonuydu.
Adına ne dedikleri zerre kadar umurumda değildi. Sonunda ters harem finaline ulaştığımda iki şey hissettim: Bu kölelikten kurtulmanın verdiği sevinç ve boşa harcadığım onca vaktin yarattığı boşluk hissi. Final videosunu izlerken içim öfkeyle, sonra da hüzünle doldu.
“Hayatımdan asla geri alamayacağım koca iki gün.”
Kız kardeşime verdiğim sözü tutmanın huzuruyla oyunu kaydettim ve kendimi yatağa attım. Saate baktığımda uyumak için henüz erken olduğunu fark ettim. Kılımı kıpırdatacak halim yoktu ama oyun bitince gelen o özgürlük hissiyle acıktığımı hissettim. Elimi karnıma bastırdım. En son kahvaltı yapmıştım.
“Dolapta da hiçbir şey yok.” Normalde günü mutfak alışverişi yaparak geçirmeyi planlıyordum ama onun yerine o aptal oyuna öncelik vermiştim. “Bir restorana gitsem iyi olacak.”
Telefonumdan saati tekrar kontrol ettim ve kız kardeşimden gelen bir mesaj gördüm: "Bugün çok eğlenceliydi, bittim resmen! Birkaç güne evde olurum, o zamana kadar oyunu bitirdiğinden emin ol. Eğer beni ciddiye almazsan, ailemizin gözünde sonsuza dek bir sapık olarak kalırsın! kikir kikir."
“Harbi tam bir baş belası.” O dışarıda gününü gün edip ne kadar eğlendiğini gözüme sokarken, ayak işlerini bana yaptırıyordu.
Hazır lafı açılmışken, bir şey kafamı kurcalamaya başladı.
“Seyahate çıkacak parayı nereden buldu bu?”
Benden kopardığı o üç beş kuruş harçlık bütün bunları karşılamaya yetmezdi. Yarı zamanlı bir işte çalışıyor olması da imkansızdı. Zaten ailem ona eve dönüş saati koyduğu için iş yüzünden geç saatlere kadar dışarıda kalamazdı. Üstelik çalışmak istemediğine dair sızlanıp dururdu. Para için yasa dışı bir iş yapmayacak kadar da gururluydu.
Sonra annemin kısa süre önce söylediği bir şeyi hatırladım ve beynimde bir şimşek çaktı. “Kız kardeşimin bir ehliyet kursu için paraya ihtiyacı olduğunu söylemişti.”
Annemle babam ehliyet derken sürücü belgesini kastettiğini sanıp hiç sorgulamadan parayı vermiş olmalıydı. Yurtdışı macerasını muhtemelen bu parayla finanse ediyordu.
Hemen mesajlarını ve gönderdiği fotoğrafları kopyaladım, dizüstü bilgisayarımın başına oturup kanıtları da ekleyerek anneme bir mesaj gönderdim.
“Aptal. Bana şantaj yapmanın bedeli budur.”
Annemle babam gerçeği görüp hem bana şantaj yaptığını hem de paralarını izinsiz yurtdışına gitmek için kullandığını anladıklarında ne düşüneceklerdi acaba? Artık bu işin içinden kıvırarak sıyrılamazdı. Kuzu postuna bürünmüş kurdun maskesini düşürmüştüm.
Zafer sarhoşluğuyla sırıttım... ta ki acı gerçeği fark edene kadar.
“Bir saniye. Yani en başından beri, o aptal oyuna onca vakit gömülmeden onu ele verebilir miydim?! Tanrım, öldürün beni daha iyi.”
Kendimden tiksinmiş bir halde ve hala aç bir şekilde ayağa kalkıp cüzdanıma uzandım. Kız kardeşimle olan hesaplaşmamı yemek yiyene kadar erteleyebilirdim. Her halükarda, artık o korkunç otome oyunu hakkında endişelenmeme gerek kalmamıştı.
Ön kapıdan dışarı adımımı attığımda üzerimde tuhaf bir hafiflik vardı, sanki havada süzülüyor gibiydim. Zorlu bir mesainin ardından işten çıkarken hissedilen o mutluluk gibiydi.
“Sanırım bu gece biraz müsriflik yapacağım. Kendimi ödüllendireceğim.”
Sokak lambalarının ürkütücü bir şekilde titrediği, tuhaf derecede boş bir yolda ilerledim, sonra merdivenlerden aşağı inmeye başladım. İşte o an baş dönmesi vurdu.
“Hay aksi,” diye mırıldanıp tırabzana tutunmaya çalıştım. “Bu hiç iyi değil.”
Düştüm.
Sanki ipleri kesilmiş bir kukla gibiydim. Tüm gücüm tükenmişti. Merdivenlerden aşağı yuvarlanırken canımın ne kadar yanacağını tahmin ederek, çaresizce yerin bana yaklaşmasını izledim... Ve aklımdaki tek şey, o değerli hafta sonumu kız kardeşim yüzünden nasıl heba ettiğim ve şimdi de muhtemelen ölecek olduğumdu.
Tanrım, ne kadar da öfkeliydim.
Tam o anda görüşüm bulanıklaştı, dünya yerinden oynadı. Hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden mi geçiyordu? Hayır, imkânsız... Daha önce böyle bir şey gördüğümü hiç hatırlamıyordum.
Uçsuz bucaksız bir okyanusun üzerinde süzülen bir kara parçası. Başımın üstünde süzülen devasa hava gemileri. Masmavi bir gökyüzü ve pamuk gibi bembeyaz bulutlar. Güneşe doğru uzanan kendi ellerim.
"Böyle... ölmek... çok... acınası..."
Ardından bilincim karanlığa gömüldü.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.