Holfort Krallığı’nın başkenti, ülkenin tam merkezinde kurulmuştu. Burası, derinliklerinden durmaksızın canavarların fışkırdığı kadim bir zindan ile adeta iç içe bir yaşam sürüyordu. Büyülü taşlar da dahil olmak üzere birbirinden özel eşyaların kaynadığı bu zindan tam bir hazine sandığıydı. Holfort’un bu denli güçlü ve lider bir krallık haline gelmesindeki en büyük pay şüphesiz bu değerli kaynağa aitti.
Kıtanın geneli uçsuz bucaksız topraklara ve olağanüstü bir berekete sahipti. İnsanlar ana karaya su taşımak için denizden faydalanıyor, yüzen adalar da kendi bölgeleri için aynısını yapıyordu. Bu arıtma sisteminin tam olarak nasıl çalıştığına dair en ufak bir fikrim yoktu ama oyunun o pamuk ipliğine bağlı yüzeysel dünyasını düşününce, böyle detaylara kafa yorup canımı sıkmanın bir anlamı olmadığını biliyordum.
Yine de yiğidi öldürüp hakkını vermek gerekirdi; kraliyet başkentinin güzelliği göz alıcı, büyüklüğü ise tek kelimeyle akıl almazdı. Sadece şehir merkezinde bile bir milyondan fazla insan yaşıyordu. Kanalizasyon sistemi ve elektriğiyle burası adeta modern bir metropolü andırıyordu. İşte akademi de tam olarak burada yer alıyordu.
Yeni dönemin başlamasıyla birlikte ağabeyim Nicks, ablam Jenna ve ben, taşradaki evimizden başkente doğru yelken açtık ve şehir merkezinin hemen yakınındaki bir yüzen adaya demirledik. Yolculuğumuzu, daha önce parçaladığım geminin yerine babamgil için satın aldığım yeni hava gemisiyle yapmıştık. Üst katında geniş bir güvertesi olan, elli metre uzunluğundaki bu zırhlı araç daha çok bir denizaltını andırıyordu.
Akademide üçüncü sınıf öğrencisi olan Nicks, seyahat çantasını kaldırıp esnedi. "Doğrudan evden buraya gelebilmek ne büyük rahatlıkmış. Sürekli aktarma yapmak zorunda kaldığımız o tarifeli gemi çilesinden kurtulduk sonunda."
İkinci sınıf öğrencisi olan ablam Jenna ise kahverengi saçlı, başkentin son modasına kafayı takmış bir tipti. Yanındaki yeni kölesi, narin ama fit vücutlu, kedi kulaklı bir yarı insandı. Üzerindeki takım elbise, Nicks ile benim valizimizdeki tüm kıyafetleri toplasanız bile hepsinden katbekat pahalıydı.
"Daha gösterişli bir hava gemisiyle gelseydik dişimi kıracaktım," diye söylendi Jenna burnundan soluyarak. "Arkadaşlarımın hepsinin lüks yolcu gemileri var. Sadece benim böyle ucuz bir şeye binmek zorunda kalmam ne kadar utanç verici, nefret ediyorum bundan."
Birincisi, bu gemi senin değil. İkincisi, madem bu kadar nefret ediyorsun, o zaman binme be kadın! Ah, keşke bunları onun yüzüne karşı da haykırabilseydim.
Nicks bakışlarını kaçırdı ve fısıldayarak bana doğru eğildi. "Annemiz gibi dünya tatlısı bir kadından nasıl oldu da böyle kızlar çıktı, aklım almıyor."
Valizlerimizi yüklenip bizi şehir merkezine götürecek olan tarifeli hat peronuna doğru ilerledik. Jenna da arkamızdan geliyordu; çantalarını arkasındaki uşağı taşıyordu tabii.
"Hey, kime diyorum, beni duyuyor musunuz?" dedi Jenna mızmız bir ses tonuyla. "Leon, madem o kadar zenginleştin, bana biraz harçlık koklat. Sosyal çevremi korumak için ne kadar çok para harcadığımdan haberin var mı senin?"
Ağabeyime dönüp fısıldadım. "Nicks, akademiye gidince o adayı ve hazineleri senin bulduğunu söylesek nasıl olur? Tüm şan şöhret senin olur, böylece soylu sınıfının gittiği o üst düzey sınıflara geçersin, ne dersin?"
"Bir kardeşimin başarısının üzerine yatacak kadar alçalmadım henüz," dedi hiç duraksamadan. "Ayrıca o üst sınıfa falan gitmek istediğim yok benim. Oranın şu arkamızdaki gibi kadınlarla dolu olduğunu çok iyi biliyorsun."
İkimiz de arkamıza dönüp söylenmeye devam ederek bizi takip eden Jenna'ya bir bakış attık.
"Gitti aile parasıyla kendine köle aldı ya, tam bir baş belası..." diye mırıldandım öfkeyle.
Köle olan yarı insan bana nefret dolu, keskin bir bakış fırlattı. O kıpırdayıp duran kedi kulakları cidden çok hassastı.
Nicks elini omzuma koyup hafifçe vurdu. "Üst sınıftaki o tiplerin etkisinde kaldı kızcağız. Onu da anlamak lazım."
Söz konusu soylu sınıfı olunca statü dediğin şey tamamen ne giydiğine, neye sahip olduğuna ve bir kölenin olup olmadığına bakıyordu. Erkekler için durum tam tersiydi; eğer rüküş giyinirlerse ya da yanlarında kadın bir köle taşımaya cüret ederlerse toplumdan dışlanıyor, vebalı muamelesi görüyorlardı.
"Şey..." dedi Nicks biraz çekinerek. "Sayende yarı zamanlı iş aramakla uğraşmıyorum, derslerime odaklanabiliyorum. Kendime bir eş bulma şansım da epey arttı böylece. Yani... benim için yaptıklarına gerçekten minnettarım, bunu bilmeni istedim."
"Harika, o zaman borcunu ödemek için—"
"Senin yerine o üst sınıflara geçmeyeceğim, boşuna heveslenme," diyerek sözümü kesti. "Bu arada, bu peronu iyi ezberle. Buralarda kaybolmak çok kolaydır."
Bu hava gemisi limanı, önceki dünyamdaki otobüs terminallerine ya da tren istasyonlarına benziyordu. Nicks bizi bir sonraki gemiye bineceğimiz perona götürdü. Orada zaten beklemekte olan düzinelerce öğrenci vardı. Yaklaşık yarısı, şövalye ailelerinden vizkontlara kadar uzanan asil ailelerin çocukları gibi görünüyordu. Kontluk ve daha üst düzey ailelerden gelenlerin ise başkentte kendilerine ait özel iskeleleri vardı zaten.
Biz beklerken, nihayet tarifeli gemi yanaştı. Jenna huysuzca binmeye yeltendi ama birden büyük bir panik içinde duraksadı. Nicks de benzer şekilde elini alnına götürmüştü.
"Ne oldu?" diye sordum, kafam karışmıştı.
Kalabalığı işaret etti. "Şunlar dük hanedanlarından birinin yandaşları."
Birkaç kişi, gemiye binen diğer insanların önüne arsızca geçerek sırayı bozdu. Grubun başını çeken kadınların hemen arkasında yakışıklı köleleri adeta kuyruk gibi dolanıyordu. Erkekler ise en arkadan geliyordu.
Jenna’nın yüzü öfkeden gerilmişti. "Bu yıl okula çok fazla nüfuzlu soylu velet kaydolmuş. Yanlarında yalakalarını da getirmişler anlaşılan."
Akademi, her ne kadar iki farklı sınıf düzeyi barındırsa da teoride tüm öğrencilere eşit davranılması esasına göre çalışırdı. Ancak okulun dışındaki o unvanlar ve güç dengeleri, buradaki hayatı da gölgelemeyi başarıyordu. Bu yancılar, mezun olduktan sonra o yüksek rütbeli soylu sınıfının emrinde çalışacaklardı. Bugün yanlarında efendileri yoktu belki ama yine de sırayı çiğnemekten çekinmiyorlardı. Hatta birkaç tanesi birbirine ters ters bakışlar atıyordu; rütbeniz ne olursa olsun, gruplaşmalar her yerde aynıydı.
"Haa..." diye başımı salladım. "Yani arkalarında güçlü biri var diye kendilerini bir şey sanan, rüzgâra göre yön değiştiren bir avuç zavallı."
Nicks panikle sarsıldı. "Aptal!"
"Sen tam bir aptalsın!" diye çıkıştı Jenna da ona katılarak.
O dükün adamlarının beni duymuş olmasından ölesiye korkmuşlardı ama kimse bize dönüp bakmayınca ikisi de derin bir rahatlama nefesi aldı.
"O yarı insan kölelerin kulakları çok keskindir, fısıltıyı bile duyarlar," diye uyardı Nicks beni. "Daha dikkatli olmalısın. Eğer seni duyarlarsa başın çok büyük belaya girer."
"Tamam, bir daha daha dikkatli olurum," diyerek geçiştirdim.
Jenna hâlâ barut gibiydi. "Gerçekten diyorum, dikkat et. Burada senin yüzünden başıma bir iş gelirse bunu sana ömür boyu ödetirim, bilesin."
Şımarık velet, sadece kendini düşünüyordu zaten.
Nihayetinde, bizi alacak otobüs büyüklüğündeki diğer hava gemisi gelene kadar orada öylece beklemek zorunda kaldık.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.