Ertesi sabah başkentin semaları ferah ve tazeleyiciydi. Masmavi rengi, süzülen beyaz bulutlarla daha da belirginleşiyordu. Aşağıda yaşanan onca korkunçluğa rağmen, havanın bu denli güzel olması bir hayli yanıltıcıydı. Kaito'nun tepkisi buydu.
İlerlerken etrafına göz gezdirdi, çevresindeki birlikleri inceledi. Paladinlerin gümüş zırhları güneş ışığında pırıl pırıl parlıyordu. Üzerinde zambak arması ve çilekeş azizenin sureti bulunan taşıdıkları bayrak, rüzgar estikçe masmavi gökte dalgalanıyordu. Rüzgarın beraberinde getirdiği kan kokusu düşünüldüğünde, bu ihtişam bir hayli yersizdi.
Kaito, mevcut durumu bir kez daha gözden geçirdi. Başkente dağılmış, tahliye sığınaklarına refakat eden birçok şövalye, şimdi tek vücut halinde ilerliyordu. Çevreyi tutanlar ve bariyeri korumakla görevli olanlar haricinde, hepsi belirlenen konuma doğru ilerlemekteydi. Bu, gerçekten de topyekûn bir savaştı.
Kaito ve Elisabeth, Izabella ile Godot Deus'un öncülük ettiği birliğin içinde ilerliyordu. Kaito, zaman zaman parmaklarını şıklatarak yaklaşan düşmanları kılıcıyla biçiyordu. Onun muhakemesine güvenen Izabella ve paladinler, sürpriz saldırıları engellemek için tüm enerjilerini binalar arasını kontrol etmeye harcadı. Elisabeth ise diğerlerini öncü olarak bırakıp sadece gücünü korudu.
Sonunda Kaito ve beraberindekiler hedeflerine, bir tepeye ulaştı. Tepenin ardında bir mezarlık uzanıyordu; ancak Kaito, buradan aşağıya baktığında güneş ışıklarıyla aydınlanmış tüm şehir manzarasını görebiliyordu.
Diğer mülteci kamplarından gelen şövalye ve paladin gruplarının, Kral, Yüce Hükümdar ve Hükümdar'ın dönüştüğü et yığınını kuşatmış ve hazır bekliyor olması gerekiyordu. Ancak bu mesafeden, onların varlığını doğrulamak veya reddetmek imkansızdı. Onların yerine, Kaito'nun seçebildiği şey oldukça tuhaf bir manzaraydı.
“…Bu da neyin nesi?”
Et yığınının etrafındaki alan, her yöne birkaç kilometre boyunca griye boyanmıştı. Etki alanındaki binalar, eski birer kâğıt gibi yıpranmış; bazıları fiziğin yasalarına meydan okuyan şekillere ve maddelere dönüşmüştü. Kimi camsı ve saydam, kimi ise köpüklü ve tanecikli bir hal almıştı.
Gri dünya sessizdi. Renk, zaman ve şekil ondan çalınmış, belirli bir eşiğin ötesinde uzayın doğası, sanki bıçakla kesilmişçesine değişmişti. Kaito, et yığınının neden genişlemeyi durdurduğunu sonunda anladı. Zira yığın, çevresini fiziksel olarak aşındırmak yerine, farklı bir biçimde tüketiyordu. Dünyayı yok ediyordu.
Kaito, ya içgüdüsel olarak ya da bir iblisle yaptığı anlaşma sayesinde bu sonuca varmıştı. Kaiser, kulağına alçak sesle fısıldadı.
“Bakın hele! İblisler, Tanrı’nın yarattıklarını yok edenlerdir. Anlaşmacılarımızın egolarından kurtulup gerçek, dizginsiz gücümüzü kullanmamıza izin verildiğinde işte böyle olur. Şimdi gelelim Kiliseye. Kendilerini Tanrı’nın adıyla taçlandırsalar da, nihayetinde onlar da sadece birer insan. Bakalım ne oyunlar çevirecekler; bu, kesinlikle kahkahalarla izlenecek bir gösteri olacak.”
Gıhıhıhıhıhı, fıhıhıhıhıhı, gıhıhıhıhıhı.
Kaiser, neredeyse insana benzeyen bir sesle güldü. Anlaşılan burada keyif çatmak niyetindeydi.
Kaito, ona karşılık vermeden, önündeki manzarayı bir kez daha gözden geçirdi. Tepeden uzanan bir yol, aslında kraliyet şatosuna gidiyordu. Ancak, fildişi bir güle benzetildiği söylenen o görkemli şato, şu an hiçbir yerde görünmüyordu. Bahçesi ya da önde gelen aristokratlara ait sayısız yazlık ev de yoktu. Hepsi et yığını tarafından yutulmuştu.
Et yığını, ticaret bölgesindeki bir depodan ilk patladığında, sanki özellikle orayı hedeflemiş gibi başkentin en önemli bölgesine doğru yayılmıştı. Buna rağmen, kral da dâhil olmak üzere önemli kişilerin çoğu kurtulmayı başarmıştı. Bu durum, Yüce Kral ile İşkence Prensesi arasındaki savaşı öğrendikten sonra başkentte bir savunma toplantısına katılan Godot Deus sayesinde gerçekleşmişti. O, tek başına onlara tahliye olmaları için yeterli zamanı kazandırmıştı. Hepsini kurtulduğunu teyit ettikten sonra ise, iblise gücünü kullanma fırsatı sunmaktan kaçınmak için et yığını onu yutmadan hemen önce intihar etmişti.
Sonuç olarak Kilise, üç birleşmiş iblise karşı durabilecek az sayıdaki kişiden biri olan baş rahiplerinden birini kaybetmişti. Temel gücünü kaybetmiş olan paladinler, belirli bir kişinin gelişini nefeslerini tutarak bekliyordu.
Çoban La Mules.
Nasıl birisi olabilirdi ki? O — Elisabeth’e göre bir kadındı — birinci sınıf efsanevi canavarları ve ruhları çağırma yetkisine sahip bir baş rahipti. Izabella da dâhil olmak üzere paladinler, ona büyük bir inanç besliyor gibiydi. Ancak, gecikmesi Kaito’nun zihnine bir şüphe tohumu ekmişti.
Kilise’nin karargâhında kalıcı bir ışınlanma çemberi kurulu olmalıydı. Eğer durum buysa, neden bu kadar gecikmişti? Mevcut acil durum göz önüne alındığında, baş rahiplerini göndermekte cimri davranmaları için daha da az sebep vardı.
Et yığınına bakarken Kaito kollarını kavuşturdu. Onun rahatsızlığını sezen Godot Deus, yatıştırmak için seslendi.
“Sabırlı ol, Elisabeth’in hizmetkârı. Onu gördüğünde anlayacaksın.”
“Gördüğümde mi?”
Yoksa onunla tanıştığımda değil mi?
Kaito bunları düşünürken, bir ses yükseldi.
“La Mules teşrif etti.”
Habercinin raporuyla birlikte gürültülü, tıkırtılı bir ses yankılandı. Tekerlekli ahşap bir sandalyenin üzerinde oturan bir kadın belirdi. Kaito refleks olarak yutkundu.
Onu gördüğü bir an, şüpheleri gerçekten de dağılmıştı. La Mules, bir “kim”den ziyade bir “ne” gibi görünüyordu. Kar beyazı bantlar, yüzünden ayaklarına kadar uzanarak onu acımasızca sandalyeye bağlıyordu. Sandalyenin sırtına ve kolçaklarına bağlanma şekli yüzünden, onunla bir bütün olmuş gibi görünüyordu. Vücut yapısını doğru düzgün anlamak bile imkansızdı. Buna rağmen, kısıtlamalarının arasındaki boşluklardan iri gözlerinin ne kadar net göründüğü neredeyse ürkütücüydü. İçlerinde tuhaf, masum bir ışık yanıyordu.
Bir ekipman parçası ya da belki de bebeksi bir canavar gibi görünüyordu. Hangisi olursa olsun, kesinlikle insana benzemiyordu.
“Uzun zaman oldu, La Mules. Hâlâ iyi durumda olmanız, gerçekten de Tanrı’nın lütfu sayesinde olmalı.”
La Mules, Godot Deus’un selamına yanıt vermedi. Bunun yerine, gıcırdayan metal ağızlığına dişlerini gıcırdattı. Kısıtlamalarının arasındaki boşluklardan tükürük damlaları yere damlıyordu.
Paladinler hep birlikte diz çöktü. Kaito ise tiksintiyle bir adım geriledi.
Elisabeth kulağına fısıldadı.
“La Mules bir baş rahip ve hayattayken azize ilan edilmiş. Ancak, kendi isteğiyle hareket edemiyor ve kendi iradesi yok.”
“İradesi yok mu? Bu da ne demek oluyor?”
“Rütbeleri onunkinden düşük olsa da, birinci sınıf efsanevi canavarlar ve ruhlar doğası gereği Tanrı’ya benzerdir ve onları çağırmak, daha yüksek bir varoluş düzleminden aşağı çekmek demektir. Bunu yapabilmek için Tanrı’yla güçlü bir bağa sahip olmak gerekir. Ancak, Çilekeş Azize dışında hiç kimse o gücü uzun süre içinde tutarken akıl sağlığını koruyamaz.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.