Elinde Frankenthal İnfazcı Kılıcı’nı tutuyordu. Çeliği havada savurduğu an, ortalığı kasıp kavuran rüzgar sanki hiç var olmamış gibi bir anda dindi. Kadın, o eşsiz ve namı dünyayı sarmış güzelliğine eşlik eden kan kırmızısı gözlerini araladı. Bakışlarını Yüce Kral’a dikti.
İşkence Prensesi Elisabeth Le Fanu, sonunda dudaklarını kıpırdattı:
“Taaaaaaaa-mamen iyileştim diyebiliiiiiii-rim!”
Kaito’nun zihninden geçen ilk şey, bu kadar ciddi bir ortamda söylenebilecek onca şey arasından neden bunu seçtiği oldu. Ne kadar da laubali bir girişti... Ancak Elisabeth onun bu buz gibi bakışlarını zerre umursamadı. Zarafetten eser barındırmayan bir tavırla boynunu kütürdetti.
“Ah, ne büyük zahmet. Fazla uyumuşum, her yanım uyuşmuş. Vücudum fena sızlıyor.”
Omuzlarını dairesel hareketlerle esnetirken her hareketini abartıyordu. Boynunu bir kez daha kütürdettikten sonra kılıcını savurdu. Silahını havada keskin bir hareketle durdurup doğrudan Yüce Kral’a doğrulttu.
Bakışları, vahşi bir hayvanın yırtıcılığıyla sessizce Yüce Kral’ı delip geçiyordu.
“Görünen o ki buranın altını üstüne getirip epey eğlenmişsin, Yüce Kral.”
“Seni lanet olası, Elisabeth.”
“Dünyanın en budala adamı olan uşağım gücümü bana geri verdiğine göre, artık kaderin hakkında bir fikrin vardır herhalde? Zihin kontrol tekniğin gerçekten muazzam, kabul ediyorum. Ancak savaş yeteneğinin bununla boy ölçüşebileceğine inanmak güç. Tam da bu yüzden Kurban etme yoluna gittin, değil mi?”
Elisabeth habis bir gülümseme takındı. Yüce Kral cevap vermedi; sadece bir adım geri çekildi.
Devasa iskelet hafifçe geri adım atarken yer sarsıldı. Etrafına şaşkınlık içinde bakındı. Karşısında cehennem ateşiyle yanan gözleriyle Kaiser ve tüm gururuyla parıldayan Elisabeth duruyordu.
Sonunda Yüce Kral’ın ağzından tek bir kelime döküldü:
“...Elisabeth.”
“Sana söylemiştim Yüce Kral. Kötülük beraberinde cezayı getirir. Gazap sonunda seni yakaladı.”
“ELISABEEEEEEEEEEEEEEETH!”
“Adımı böyle haykırman ne kadar da hoş, Yüce Kral Fiore!”
Elisabeth, Frankenthal İnfazcı Kılıcı’nı hızla indirdi. Onun komutuyla binlerce zincir Yüce Kral’ın etrafını sardı. Sivri uçlar kadının kollarını, belini ve boynunu birer kazık gibi yere çiviledi. Delicesine çırpınsa da zincirler kırılmak bilmedi.
Elisabeth kılıcını yükseğe kaldırdı.
Ardından bir idamı gerçekleştirircesine haykırarak kılıcı indirdi:
“Buz Heykel!”
Yüce Kral’ın etrafını dondurucu bir soğuk sarmaladı. Kaito, kalan son manasıyla açık yarasını kapalı tutmaya çalışırken gözleri faltaşı gibi açıldı.
Yüce Kral’ın çevresinde ışıl ışıl kar kristalleri dans ediyordu. Lakin kadının kemikleri hiçbir şey hissetmiyordu; hayal kırıklığına uğramışçasına dişlerini gıcırdattı. Tam o anda, yanında devasa bir tanrıça heykeli belirdi. Kar beyazı teni ve saçlarıyla bu güzel heykel, iskelet kadına şefkatle gülümsedi.
Ardından elindeki su testisini kadının üzerine doğru eğdi.
Yüce Kral’ın üzerine boşalan su, değdiği anda donuyordu. Etrafında hala secde eden hizmetkarları anında buz kütlelerine dönüştü. Yüce Kral, bir buz heykelinin içine canlı canlı mühürlenmek üzereydi.
Kendisini bekleyen kaderi nihayet kavramış gibiydi. Eğer buzun içine hapsolursa ve heykel parçalanırsa, her şey bitecekti. Boş göz çukurlarını Elisabeth’e çevirdi.
Elisabeth hala gülümsüyordu. Yüce Kral’ın kemikten suratına bir acı ifadesi yayıldı. O ana dek koruduğu sükunetinden eser kalmamış, dişleri ilk kez kontrolsüzce birbirine vurmaya başlamıştı.
“Hayır... Burada, böyle bir yerde sonum gelemez... Ah, Pierre...”
Bu isim, muhtemelen bahçıvanına aitti.
Göz çukurları boş olsa da Kaito onun yüzünde korku denilebilecek o ifadeyi net bir şekilde görebiliyordu.
Bir an sonra Elisabeth, Yüce Kral’ı azarlamaya başladı.
“Ne kadar acınasısın Yüce Kral, kendi sözlerini böyle yutman ne zavallıca.”
“...”
“İyilik, kötülük... Hepsi aynı. Nasıl eğlendiğimiz, günlerimizi nasıl geçirdiğimiz ve nasıl öldüğümüz; dünyanın tek gerçeği budur. Bunları söyleyen sen değil miydin?”
Elisabeth’in eleştirisi bıçak gibi keskindi.
Aşağılayıcı tonuyla, sanki Yüce Kral’ın neden şikayet ettiğini sorguluyordu. Her ikisi de sustu. Çok geçmeden Yüce Kral, omuzları titreyerek sessizliği bozdu.
“...Ha-ha-ha... Ha-ha-ha-ha-ha, ha-ha.”
Göğsü kahkahalarla sarsılırken kırmızı elbisesi de onunla birlikte titriyordu. Yüce Kral keyifle sesini yükseltti.
“Ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha, ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha, ağzına sağlık Elisabeth Le Fanu! Gerçekten de her şey dediğin gibi!”
Sesi zarifçe yankılanarak gülmeye devam etti. Sanki korkacak ya da utanacak hiçbir şeyi yokmuş gibi çevresine hiddetle baktı. Eğer hala elinde o kargatüyü yelpazesini tutuyor olsaydı, muhtemelen onu gösterişle açıp ağzını kapatırdı.
Etrafındaki buz tabakası sertleşirken, hayatını kötülükle harmanlamış bu kadın gururla haykırdı:
“Aynen öyle! Ben, Yüce Kral Fiore, mezara kadar kahkahalarla gideceğim!”
Ve tam dediği gibi yaptı; Yüce Kral ne bir çığlık attı ne de bir kez olsun yalvardı.
Buz onu tamamen sardığında hala hayattaydı. Buzun içine mühürlenen kaderi, bir kazığa bağlanarak yakılan dostunun kaderinin tam zıddı olmuştu.
O çirkin formuyla bir heykele dönüştü.
Ardından zincirler harekete geçti.
Gümüş zincirler Yüce Kral’ın heykeline çarparak onu binlerce parçaya ayırdı. Buzla kaplı kemik parçaları etrafa saçılarak havada dönen siyah tüylere dönüştü. Tüyler, savaş meydanına kar gibi süzülerek hizmetkarların ve canavarların cesetlerinin üzerine bir örtü gibi serildi.
Tüm bu manzaranın ortasında Elisabeth gözlerini kapattı, sonra tekrar açıp yumruğunu havaya savurdu.
“Ne kadar da zayıf!”
En korkunç düşmanlarına karşı verdikleri savaş sona ermişti.
Bu gerçeğin ağırlığı çökerken Kaito parmaklarını şıklattı. Hina’nın etrafını saran kemikler eriyip yere döküldü.
Yüce Kral’ın ölümünden memnun görünen Kaiser derinden bir kahkaha attı. Ancak aniden burnunu havaya dikip yüzünü Kaito’ya döndü. Gözleri uğursuz bir parıltıyla yanarken, tok ve kaba bir sesle konuştu.
“Şunu aklına kazı, ey on yedi yılın acısıyla dolup taşan çocuk. Sendeki sapkınlık hoşuma gidiyor. Diğer yandan, bu dünyayı ve insanlığı yok etmeyi reddetmen hiç hoş değil. Ancak kendi hatam olmaksızın gücüm sorgulandı; bu yüzden gücümü kanıtlaman için kalan iblisleri doğrarken sana yardım etmeye devam edeceğim. O çarpık kararlılığının seni nereye kadar götüreceğini görmek için sabırsızlanıyorum.”
Geh-heh-heh-heh-heh-heh, fu-heh-heh-heh-heh-heh...
Kaiser, geride insansı kahkahalar bırakarak kayboldu. Gözlerindeki cehennem ateşinin ışıltısı bir süre havada asılı kaldı, sonra o da yitip gitti. Kaito başını hafifçe iki yana sallayıp çevresine göz gezdirdi.
Aniden gözleri Elisabeth’inkilerle buluştu.
“Şey—”
“Hmm—”
Doğrudan ona bakıyordu. Kaito da gözlerini kaçırmadı. İkisi de tek kelime etmedi.
Upuzun bir sessizlikten sonra sabrı ilk taşan Kaito oldu.
“Gerçekten özür dilerim.”
“Kelleni uçuracağım.”
Bu kısa diyalog her şeyi özetliyordu. Elisabeth ciddi görünüyordu. Onun ne kadar kararlı olduğunu hisseden Kaito kollarını teslim olurcasına kaldırdı. Elisabeth uzun adımlarla ona yaklaştı. Sonra tek hamlede Kaito’yu yakasından tutup havaya kaldırdı. Gazap dolu o güzel yüzü, hiddetini tüm çıplaklığıyla sergilerken şeytani bir hal almıştı.
“Bir iblisle sözleşme yapma fikri nereden aklına geldi? Hem de Kaiser ile! Ha?! Aklından ne geçiyordu senin? O kafatasının içinde az da olsa gri hücre bulunduğuna inanmak istemiştim ama belli ki yanılmışım! Budalalığın bile bir sınırı olmalı!”
“Ş-Şey... İyiyim işte! Kimseye zarar vermedim ve bak, sen de güvendesin!”
“Asıl sorun da bu ya zaten, budala!”
Sesindeki o boğulmuş duygu Kaito’yu beklemediği kadar derinden sarstı.
Elisabeth, ince parmaklarıyla yakasına daha da asıldı. Kan kırmızısı gözleri, Kaito’nun bir canavar eline dönüşmüş sol eline takıldı. Oraya dik dik bakarken fısıldar gibi devam etti:
“Seni bunun için mi dirilttim, bunun için mi seni ölümsüz yaptım sanıyorsun?”
“Elisabeth...”
“Aptal.”
Kaito kollarını indirdi ve vücudunun gevşemesine izin verdi. İtaatkar bir şekilde Elisabeth’in onu havada asılı tutmasına razı oldu. Tam bir şey söylemek üzereyken bir ağlama sesi duyuldu.
İkisi de şaşkınlıkla yana baktılar.
Ertesi an Elisabeth onu bir kenara fırlatıverdi. Kaito yere kapaklanacak gibi olsa da dengesini korumayı başardı. İkisi de hızla yerdeki Hina’ya doğru koştular.
“Affet beni Hina! Yaraların canını yakıyor olmalı! Ah, o güzel uzuvlarına ne olmuş böyle? Hayır, önemi yok! Onları senin için iyileştireceğim, tek bir iz bile kalmayacak! Korkma sakın!”
“Hina, iyi misin? Acıyor mu? Acıyor, değil mi? Özür dilerim, çok özür dilerim.”
“H-hayır, ondan deyil. Ondan deyil.”
Kaito onu kollarıyla desteklerken Hina’nın gözlerinden sicim gibi gözyaşları boşanıyordu. Kaito ve Elisabeth, ne demek istediğini anlamayarak başlarını yana eğdiler. Hina’nın yüzü bir çocuk gibi ağlamaktan buruşmuştu.
Hina, hıçkırıkları arasından konuşmaya çalıştı:
“Çok budluyum... Budluyum çünkü iyisinuz Usta Kaito, siz de iyileştiniz Leydi Elibabeth. Şükür, şükürler olbun...”
“Hina...”
“...Teşekkür ederim, Hina.”
Elisabeth karanlığın içinden temiz bir mendil çıkarıp Hina’nın gözyaşlarını sildi. Kaito nazikçe gümüş saçlarını okşadı. Hina ise yaşlı gözlerinin arasından onlara gülümsedi.
Üçü, savaş meydanının kalıntıları arasında birbirlerine sokuldular.
Ortalık sonunda yeniden durulmuştu.
Bu üçü için, çok uzun zamandır tadılmamış ilk huzur anıydı.
Şatoya döner dönmez Elisabeth, Hina’nın tedavisine koyuldu. Uzuvlarını kaybetmiş Hina’yı kucağında taşıyarak yeraltı odasına yöneldi. Peşinden gelmeye yeltenen Kaito’yu dışarı kapı dışarı edip kapıyı yüzüne kapattı.
Kapının ardında bir süre gürültüler koptu. Gelen sesler tıbbi bir müdahaleden ziyade, sanki bir inşaat çalışmasını andırıyordu.
Kapının önünde ise Kaito, nefesini tutmuş, pürdikkat bekliyordu.
Belirsiz bir süre geçti.
Nihayet, içerideki gürültüler ne kadar şiddetliyse, kapı da o denli sert bir şekilde ardına kadar açıldı.
Elisabeth kucağında Hina’yı taşıyordu. Genç kızın narin ve solgun bedeni gıcır gıcır bir hizmetçi üniformasıyla örtülmüş, kopan uzuvlarının yerine dört dörtlük parçalar monte edilmişti. Gözleri dolan Kaito, kollarını iki yana açarak hemen yanlarına atıldı.
“Hina!”
“Budala, ona öyle paldır küldür dokunma! Şimdilik sadece parçalarını birleştirdim. İçindeki dişliler darmaduman bir halde. Bir süre kendi otomatik bakım ve onarım işlevlerinin devreye girmesine izin vermesi gerekiyor.”
Elisabeth ayağını Kaito’nun suratına dayayarak onu durdurdu. Kaito ezilen burnunu ovuşturmaya yeltenirken, Elisabeth durgun bir ifadeyle haberi verdi.
“Şimdiden uyarayım, Hina derin bir uykuya dalmak üzere.”
“Derin bir... uyku mu?”
“İç mekanizmalarını yeniden hizalaması lazım. Bu işlem gerçekleşirken diğer tüm işlevlerini durdurması gerekecek. Hadi bakalım, nazikçe kucağına al onu. Yukarıya sen taşıyacaksın. Bak, nazik ol diyorum.”
Elisabeth’in zorlamasıyla Kaito çekinerek ellerini uzattı.
Hina’yı sanki kırılacak bir şeymiş gibi büyük bir dikkatle kucağına aldı. Genç kız gözlerini hafifçe araladı ve ona mahmur bir gülümseme sundu.
Onu paha biçilemez, çok kırılgan bir şeyi taşır gibi götürdü. Üst kata çıktıklarında, Hina’yı az öncesine kadar Elisabeth’in kullandığı yatağa yatırdı. Ardından şaşkınlık ve endişe dolu bir sesle sordu.
“Derin uyku derken... Ne kadar sürecek bu?”
“Böyle perişan olmana gerek yok. Kesin bir süre veremesem de çok uzun sürmeyecektir. Bu bir veda değil.”
Kaito usulca Hina’nın yanağını okşadı. Genç kızın başı, sanki gıdıklanmış gibi hafifçe titredi ve güçsüzce dudaklarını araladı. Sesi tatlı, boğuk ve ancak duyulabilecek kadar kısıktı.
“Çok... özür dilerim... Görünüşe göre... kısa bir süreliğine... izne ayrılacağım...”
“Çok üzgünüm Hina. İstediğin... istediğin bir şey var mı?”
“İstediğim... bir şey mi?”
“Sen uykundayken senin için alabileceğim bir şey? Aklına... aklına bir şey geliyor mu?”
Durumun ani gelişmesiyle eli ayağına dolaşan Kaito, sorularını art arda sıralıyordu. Hina gözlerini yumdu ve bir an düşündü.
Sonunda gülümsedi ve usulca mırıldandı.
“O halde... bencilce bir... ricada bulunabilir miyim?”
“Tabii, ne istersen.”
“Sizinle... bir aile olmak istiyorum... Usta Kaito.”
Hina’nın sözlerini duyan Kaito, sanki bir darbe almışçasına gözlerini fal taşı gibi açtı. “Aile,” diye sayıkladı aptalca. O ana kadar bu kelime ona acıdan başka hiçbir şey getirmemişti.
Hina bunun farkındaydı. Tam da bu yüzden, zümrüt yeşili gözleri sevgi ve şefkatle parlayarak devam etti.
“İnsan kadınların aksine... çocuk doğuramam... Ama yine de... sizin aileniz... olmak istiyorum, Usta Kaito... Artık... yalnız kalmanızı... istemiyorum.”
“Hina...”
“Sizinle... aile olmak... birbirini... gerçekten... seven...”
“Saç-saçmalama Hina... Zaten öyleydin... Tanıştığımız andan beri benim yoldaşımdın, değil mi?”
Kaito konuşurken gözyaşlarını tutmaya çalışıyordu. Hina’nın yüzünde şefkatli bir gülümseme belirdi. Kaito tekrar tekrar onun yanağını okşadı. Kalbinden kopup gelen bir sevgiyle, kelimeleri bir kez daha döküldü dudaklarından.
“Sen benim sevgili karımsın, değil mi?”
“Ah... demek... öyleyim.”
Ne kadar mutlu olduğunu, sanki bir rüyada yaşıyormuş gibi hissettiğini mırıldanan Hina, derin bir uykuya daldı.
Hıçkırarak ağlar
Kendi acı dolu ölümlerinde bile dökülmeyen yaşlar, şimdi Kaito’nun yanaklarından süzülüyordu.
Kaybettiği her şey ve bir türlü sahip olamadığı her ne varsa, zihninden bir film şeridi gibi geçti.
Elisabeth tek kelime etmedi. Sadece onun sakinleşmesini bekledi.
Savaşın sonunda, verdiği o çılgınca kararların ardından,
Sena Kaito nihayet bir aile bulmuştu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.