Kaito, hayatının ne kadar sefil geçtiğini düşündü.
İnsanlar ona Günahsız Ruh deyip duruyordu ama o kesinlikle öyle hissetmiyordu. Aksine, daha az önce bu dünyadaki ilk cinayetini işlemişti. Daha önce cesetlerin temizlenmesine yardım etmek gibi işlerle cinayetlere ortak olsa da, ilk kez birine gerçekten kılıç saplamıştı.
Yeni hayatı tam bir fiyaskoydu. Anlatılamayacak kadar korkunç manzaralara şahit olmuş, saçma sapan sebeplerle işkence görmüştü. Kendi elini kesmeye, göğsünde derin yaralar açmaya zorlanmıştı. Fakat tüm bunlara rağmen, unutmak istemediği bazı anlar da yaşamıştı.
Birisi onun mutlu olmasını dilemişti. Birisi onu koruyacağına söz vermişti.
Mecazi bir çamur deryasının içinde eşelenmek zorunda kalmış, tenini parçalayan metal yığınlarının arasından geçmişti ama sonunda o kutsamalara ulaşmıştı.
Çoğu insan için bu tür küçük teselliler günlük hayatın bir parçasıydı; sözü bile edilmeyecek kadar önemsiz sıcaklık kırıntılarıydı sadece. Ancak Kaito’nun bunlara kavuşması ancak öldükten sonra mümkün olmuştu.
İşte bu yüzden, Kaito ilk kez bir şeyi fark etti.
Kesinlikle bir Günahsız Ruh değildi ve gördüğü şeyler tam bir cehennemdi. Ama yine de... Her şeye rağmen...
Kendisine zorla dayatılan bu ikinci hayat o kadar da kötü değildi.
Belki de kendisi gibi acınası bir yaratığın diriltilmesinde, en nihayetinde bir anlam vardı.
Tabii bu düşüncelerini asla kimseyle paylaşmayacaktı.
Kaito gözlerini açtığında kendini gösterişli bir koltukta otururken buldu. Etraf loştu ve görüş alanının sınırları karanlığa karışıyordu. Odayı incelerken elleri koltuğun ustalıkla işlenmiş kolçaklarına değdi.
Bir dakika, neredeyim ben? Burada ne yapıyorum?
Önünde inci grisi bir masa örtüsü uzanıyordu. Masanın üzerindeki gümüş servis tabaklarında çeşit çeşit yemek vardı. Yemekler o kadar renkliydi ki neredeyse balmumundan yapılmış gibi duruyorlardı.
Şeffaf jöleli istiridyeden parlak turuncu marine edilmiş somona ve geniş bir pate seçkisine kadar pek çok iştah açıcı başlangıç vardı. Ana yemek olarak nar gibi kızarmış bir domuz çevirme, sebzeli kiş ve mis kokulu bir ıstakoz çorbası duruyordu. Ayrıca balla tatlandırılmış meyveler, badem parçacıklarıyla kaplı bir pasta ve meyvelerle süslenmiş zeytin kahverengisi bir puding de mevcuttu.
Masa, iştah kabartan yiyeceklerle dopdoluydu. Kırmızı şamdanların üzerindeki alevler, gerçek olamayacak kadar güzel görünen bu ziyafeti aydınlatırken hafifçe titriyordu. Fakat yemeğin bu ihtişamına rağmen kimse sofraya dokunmuyordu.
Masanın başucunda bir adamın silüeti seçiliyordu.
Kravatlı, ipek bir gömlek giymişti. Gümüş işlemeli ceketi, yemek yerken bile üzerinden çıkarmaya niyetli olmadığını gösteriyordu. Adam masadaki ziyafeti görmezden gelmiş, sadece bembeyaz bir yemek tabağından bir şeyler atıştırıyordu.
Porselen tabağın üzerinde, üzerinden kanlar süzülen bir et parçası vardı. Çiğ ciğer, terbiye bile edilmemiş gibi görünüyordu. Adam etten ince dilimler kesiyor ve çatalıyla ağzına götürüyordu.
Karanlığı bozan tek şey mum ışığı ve tabaklardan gelen hafif çınlama sesiydi.
Kaito adamın kıpkırmızı gözlerini, ipeksi siyah saçlarını ve güzel, çift cinsiyetli hatlarını hemen tanıdı.
Vlad denen bu adam, Elisabeth’e inanılmaz derecede benziyordu.
Ama... Neden? Onca insan varken neden beni doğrudan patronun ayağına getirdiler?
Kafası karışan Kaito vücudunu yokladı. Karnındaki acı geçmemişti ama kollarını ve bacaklarını özgürce hareket ettirebiliyordu. Bağlanmamıştı, görünürde herhangi bir büyülü kısıtlama da yoktu.
Kaito, gardını düşürmesi umuduyla Vlad’a baktı. Vlad ise sessizce yemeğine devam ediyordu. Sanki dünyadaki tek şey o et parçasıymış gibi tamamen yemeğine odaklanmıştı. Boş bulunup bulunmadığı belli olmuyordu. Kaito bakışlarını masadan çekip odayı kolaçan etti. Ancak pek bir detay seçemiyordu. Odanın mum ışığından azıcık bile uzak kalan her köşesi karanlığa gömülmüştü.
Girişin nerede olduğunu bile anlayamıyorum. Bu hiç iyi değil.
Kaito içindeki sabırsızlığı ve huzursuzluğu bastırıp nefesini düzene soktu. Sakin kalmalıydı. Ancak mumlardan yayılan dumanın o yabanıl kokusu sinirlerini bozuyordu. Bu koku ona, gözleri cehennem ateşiyle yanan o kara köpeği anımsatıyordu.
Sahi, Elisabeth ve Hina iyi miydi?
“Hmm? İlginizi mi çekti?”
Kaito irkilerek başını kaldırdı. Vlad yemeği bırakmış, yüzünde şaşkın bir ifadeyle ona bakıyordu. Kaito sesinin bu kadar genç çıkmasını beklemiyordu. Nasıl cevap vereceğinden emin olamadığı için sessiz kalmayı seçti.
“Davetim biraz ani oldu, kabul ediyorum. Şu an kafanızın epey karışık olduğuna şüphe yok. Kusura bakmayın.”
Vlad kendi kendine onaylarcasına başını salladı, sonra parmaklarını şıklattı. Kaito’nun önünde karanlık ve masmavi çiçek yaprakları sarmal oluşturarak döndü ve bir kase su belirdi. Suyun yüzeyi bir ayna halini aldı, ardından uzaklardaki bir sahneyi yansıtmaya başladı.
Kaito gördükleri karşısında gözlerini fal taşı gibi açtı.
“Elisabeth... Hina...”
Elisabeth ve Hina, devasa siyah bir köpekle dövüşerek kaleye çıkan yokuşu tırmanıyorlardı.
Hina baltalı kargısını savurarak kara köpeği yere yıktı. Ancak silahı köpeğin kalın kürkünü delip geçemiyordu. Elisabeth onun sırtına sayısız kazık fırlattı ama hepsi çarpıp geri sekiyordu. Köpeğin çenesi kıza doğru kapanırken, Elisabeth büyülü zincirlerle onu bağladı. Onu dizginlemeyi başarsa da bitirici darbeyi vuramıyordu.
“Lanet olası. İşkence aletlerime bu kadar iyi direneceğini düşünmemiştim. Doğrusu, Kaiser adının hakkını veriyorsun.”
Elisabeth yol kenarına bir ağız dolusu kan tükürdü. Öldürme arzusu zerre körelmemişti. Ancak ne kadar saklamaya çalışsa da, kırmızı gözlerine hüsranın gölgesi düşmüştü.
Kaito ellerini masaya dayayıp gayriihtiyari bağırdı:
“Elisabeth!”
“Sizce de biraz sabırsız davranmıyor mu? Gördüğüm kadarıyla Elisabeth bir barut fıçısından daha dengesiz. Kaiser’i kaba kuvvetle dize getirmeye çalışmak sadece bir budalanın işidir. Gerçi o noktada, onunla en baştan dövüşmeye kalkışmak zaten başlı başına bir hataydı ya.”
Vlad, dik başlı bir çocuktan bahseden biri gibi samimi bir tonla omuz silkti. Son et parçasını zarifçe ağzına götürdü. Kanlı dudaklarını sildikten sonra çatalıyla Kaito’nun baktığı kaseyi işaret etti.
“Kaiser, çağırdığımız tüm canavarlar arasında en üst rütbelidir; bir insanın çağırabileceği en zirve noktadır. Meşhur İşkence Prensesi Elisabeth bile onu öyle kolay kolay öldüremez. Eğer öldürebilseydi, bu durum Kaiser’in ismine leke sürerdi. Ayrıca o köpeğin de birinci sınıf bir tazı olarak gururu var sonuçta. On dördün lideri, bambaşka bir seviyededir.”
Elisabeth ve Hina işte böyle bir düşmanla savaşıyordu. Kaito yumruklarını sıktı. Ama sonra bir tuhaflık fark etti.
“Bir saniye, dur bakalım. Canavar orada ama sen buradasın. Bu, Kaiser’i çağırdığın halde onunla birleşmediğin anlamına mı geliyor?”
“Aynen öyle. Muhtemelen Elisabeth’ten duymuşsundur; Kaiser’in bu dünyada cisimleşmesi için aracı görevi gördüm. Bir bakıma ikimiz biriz. Normalde kendi güvenliğim için onunla birleşmek ihtiyatlı bir davranış olurdu. Fakat bir insan vücuduna sahip olmanın getirdiği zevklerden vazgeçmek istemediğim gibi, formumun o kadar iğrenç bir hale bürünmesini de pek istemem. Gülünç derecede çirkinler, öyle değil mi?”
Vlad kıkırdadı. Zulme varan bir dürüstlükle, kendi soydaşları olan canavarlara güldü. Kaito, Elisabeth’in kendisine bir alt tabakaya gülmesini emrettiği o anı hatırladı.
Kaito başını iki yana sallayıp sorularına devam etti.
“Yani sen etten kemikten birisin, öyle mi? Ve eğer seni öldürürsem, Kaiser de seninle birlikte ölecek.”
“Kesinlikle! Yine de bunu bana sorman biraz budalaca değil mi? Şaşırtıcı derecede gözü pek görünüyorsun, o yüzden seni biraz uyarayım; beni öldüremezsin.”
Vlad bu sözleri tam bir kayıtsızlıkla söyledi. Peçetesini alıp dudaklarındaki kanı sildi.
“Elisabeth’in belki bir şansı olabilir ama... Tıpkı onun gibi, ben de sıradan bir insan değilim.”
Mavi çiçek yaprakları ve karanlık parmak uçlarında toplandı. Peçeteyi bıraktığı anda peçete çözüldü. İplikler havada bir sarmal çizdi ve aniden alevler içinde kaldı. Beyaz küller masaya hafifçe süzüldü.
Onun karanlığı ve mavi yaprakları kontrol edişini izleyen Kaito bir şeyi fark etti. Bu adam, Elisabeth bir canavarla sözleşme yapsaydı olacağı şeye çok yakındı.
“Peki beni neden buraya getirdin? Beni rehin olarak mı kullanacaksın?”
“...Affet beni. Şaka yapıyor gibi görünmüyorsun, daha ziyade büyük bir yanılgı içindesin... Söyle bana, senin rehin olarak herhangi bir değerin olduğuna gerçekten inanıyor musun?”
“Yok canım, ne alakası var. Ben sadece bir yedeğim. Elisabeth’in yaşayıp ölmemin zerre umurunda olduğunu sanmam.”
“Aynı fikirdeyim. Seni buraya davet ettim çünkü sana bir teklifim var.”
Vlad neredeyse masum bir dürüstlükle tekrar başını salladı. Ancak sonra yüzü ciddileşti ve ellerini kenetleyerek Kaito’ya baktı.
“Seni oğlum olarak evlat edinmek ve senden ikinci bir Elisabeth yaratmak istiyorum.”
“Kalsın, almayayım.”
Kaito, Vlad’ın “ikinci bir Elisabeth” ile ne kastettiğini öğrenmeyi beklemeden anında reddetti.
Kafası karışık olsa da cevabından emindi. Kaiser’in sözleşmecisinin evlatlığı olma fikri ortaya çıktığı anda, reddetmek yapılacak tek mantıklı seçimdi. Vlad’ın yüzünde şaşkın bir ifade belirdi ama konuşmaya devam etti.
“Ah, Elisabeth. Benim sevgili Elisabeth’im. O benim ilk kızımdı ve başyapıtımdı. Tek kusuru mükemmelliği aşmış olmasıydı. Beklediğimden bile daha hızlı olgunlaştı ama sonunda benimle olan tüm bağlarını kopardı. Onun yerini doldurmak istiyorum. Elde ettiğim bunca şey ve henüz elde edemediklerim için bir varise ihtiyacım var.”
“Peki ama onca insan varken neden beni seçtin? Bu gerçekten hiç mantıklı değil.”
"Sende gördüğüm şey, Elisabeth'i bile aşma potansiyeli. Clueless'tan bir şeyler duydum; böyle bir kaderi hak edecek hiçbir günah işlememiş olmana rağmen ölümün tarif edilemez derecede vahşiydi, değil mi? Acıyı tanıyorsun ama onunla yüzleştiğinde sakin kalabiliyorsun. Öte yandan, nefret ettiklerine karşı tepkin çok sert. Tutkun ve soğukkanlılığın birbirini mükemmel dengeliyor."
"O kadarından emin değilim. Gerçekliğin, senin kafandaki benden epey uzak olduğunu hissediyorum."
"Öyle mi? Haddim olmayarak o farkın oldukça küçük olduğunu söyleyebilirim. Acıyı bilen ama yeri geldiğinde kendi çıkarları için başkalarını öldürebilen birinden büyük şeyler bekleyebileceğime inanıyorum."
Vlad parmaklarını şıklattı. Deminki sarışın hizmetçiler aniden arkasında belirdi. Aşınmış mor gözlerini kırpıştırıp zarifçe eğildiler. Kaito şaşkınlığını gizleyemeyerek ikisine de öfkeyle baktı.
Vlad, Kaito’nun bu düşmanca tavrını fark edip etmediğine dair en ufak bir işaret vermeden, adeta şarkı söyler gibi konuşmaya devam etti.
"Hepsinden önemlisi, sen katledildin ve her şeyin elinden alındı. Elinden bir şeyler alınanların da karşılığında başkalarından alma hakkı vardır. En azından bu hakkı kabullenmeye hazırdırlar. Eğer bir başkasının acısını dizginlemek istiyorsan, derin bir açlık gerekir. Çünkü eğer insanın açlığı, arzusu sığ kalırsa, sonunda o arzu tarafından yutulur. Sende o yetenek var; tiran pelerinini sanki bu rol için doğmuşsun gibi taşıyacak o yetenek."
Vlad’ın performansı bir şairi, Kaito hakkındaki analizleri ise bir bilgini andırıyordu.
Kaito, Vlad’ın sözlerine kapılmamak için umutsuzca çabalıyordu. Mumlar titriyor, Vlad’ın ağzından çıkanlar bir büyü sözleri gibi yankılanıyordu. Eğer dinlemeye devam ederse, bilincinin akıp gideceğini hissetti. Kendini kaybetmemeliydi. Elisabeth gibi olmaya hiç niyeti yoktu; bunu başarabileceğinden bile şüpheliydi.
Karşısındaki adamın ağzından dökülenler bir delinin sayıklamalarından başka bir şey değildi.
"Elisabeth çocukluğundan beri mantıksız bir ölüm korkusuna maruz kaldı. Acısı ve korkusu onu en seçkin sanat eserine dönüştürdü. Seni de ikinci eserim, yani varisim yapmak istiyorum. Bir kız evlat kaybettiğim için bir oğul istememin oldukça sığ bir fikir olduğunu kabul ediyorum ama neyse ne. Ne diyorsun?"
"Asla olmaz. Saçmalamayı da kes artık; midemi bulandırıyorsun."
"Ah, ne kadar da ateşli bir cevap! Ama biraz daha dinle. Pişman olmayacaksın."
Vlad istifini bozmadı. Kaito’ya yaramaz bir çocuğa bakar gibi bakıyordu. Ya da belki de bir köpek yavrusunun havlamasındaki güce hayran kalan bir yetiştiriciye daha çok benziyordu.
"Sana Clueless gibi tepeden bakmaya niyetim yok. Geleceğini öylece bedavaya almaya da çalışmıyorum. Bu doğru olmazdı... Gerçi bunu sesli söyleyince, benim doğru ve yanlıştan bahsetmem biraz garip kaçıyor galiba."
"Ne teklif ediyorsun? Elisabeth ve Hina’nın güvenliğini mi?"
"Tanrı aşkına, hayır! Kızım konusunda sana herhangi bir söz hakkı vereceğimi de nereden çıkardın? Kaiser ve ben sevgili kızımla, o sevgili, tatlı, budala ve nefretlik Elisabeth’imle aramdaki meseleyi halledeceğiz. Sevgi dediğin budur çünkü. Haddini bil velet; o kız benim, Vlad Le Fanu’nun sevgili kızıdır."
Bir an için Vlad’ın kan kırmızısı gözlerinde soğuk bir ışık parladı. Kaito’nun yanına adımladı ve siyah tırnaklarından birini su dolu kasede gezdirdi. Elisabeth’in figürü bulandı.
"Bizim ilişkimizde sana yer olduğunu bir an bile aklından geçirme."
Kaito’ya yönelttiği o öfkeli bakış sadece bir an sürdü. Sonra Vlad yeniden gülümsedi.
"Dahası! Sana teklif edeceğim şey çok daha harika, senin için çok daha önemli bulacağın bir şey. Görüyorsun ya, büyü konusundaki becerim Elisabeth’i katbekat aşar; diğer dünyalarla bağ kurmak benim için çocuk oyuncağıdır."
Vlad göğsünü gururla kabarttı. Yüzü o kadar memnundu ki, bir arkadaşını oyun oynamaya davet eden bir çocuğa benziyordu. Başkalarını evlat edinmekten bahsetmesine rağmen Vlad’ın kendisinde de çocuksu bir yan vardı. Ancak birdenbire Vlad’ın yüzüne zalim bir gülümseme yayıldı. Bu ifadeyi görünce Kaito bir şeyi fark etti.
Ruhlar birbirine karışmış olsun ya da olmasın, bu adam tartışmasız bir canavardı.
Ve canavarlar insanların kalplerindeki çatlaklardan sızarlardı.
"Görünüşe göre baban geçen gün bazı ufak tefek sorunlarla karşılaşmış ve denizde boğulmuş. Onu çağırıp senin için bir oyuncak olarak verebilirim."
Bu sözleri duyduğunda Kaito’nun kalbi durdu.
"...Dur bir dakika, ne diyorsun sen... O piç kurusu öldü mü yani?"
Ne ara olduğunu anlamadan Kaito ayağa fırlamıştı. Arkasındaki sandalye büyük bir gürültüyle yere devrildi. Kase sarsıldı, sudaki görüntü iyice bulandı. Ama Kaito’nun bunlara dikkat edecek hali kalmamıştı.
Sanki birisi kafatasına balyozla vurmuş gibiydi. Bir an sonra içini büyük bir boşluk hissi kapladı. Göğsü boşalmış, kalbi paramparça olmuş gibiydi.
Vlad’ın sözleri onu öylesine şaşırtmış ve dehşete düşürmüştü ki...
O adam ölmüştü. Ne olursa olsun sonsuza dek yaşayacakmış gibi duran o adam. Bok ye emi.
"Ah, evet, öldü. Gözün aydın; baban öldü! Belki de bu ilahi adalettir... Heh, kötülüğün ete kemiğe bürünmüş hali olarak bunu söylemem biraz çelişkili mi oldu? Neyse, çelişkili olsa kimin umurunda? Ne hoş bir sonuç! Ee, şimdi ne yapacaksın?"
"Ne mi yapacağım...? Yani, öldü işte, o yüzden..."
"Ben az önce ne dedim? Onu geri getirebilir ve senin için bir oyuncak olarak verebilirim! Eğer vaktinden önce gelen ölümünün intikamını almak istiyorsan, başını sallamanı öneririm. Ne de olsa bunu benden saklamana ya da utanmana gerek yok."
Vlad anlayışını ve sevgisini göstermek için defalarca başını salladı. Kaito’ya masum bir gülümseme sundu.
Zalim bir oyuna birini davet eden bir ifadeyle devam etti:
"Onun bağırsaklarını deşmek, akciğerlerini söküp çıkarmak ve gırtlağını sıkmak iyi hissettirmez miydi?"
Vlad’ın bu tatlı dilli ayartmalarına kulak asmamalıydı. Bunlar bir canavarın sözleriydi. Ancak bunu bilmesine rağmen Kaito, kalbinin çatlamış derinliklerinden bir şeylerin fokurdamaya başladığını hissedebiliyordu. Bu yüce duygu kırıntılarını inkar edemezdi.
Babasının iç organlarını sökebilir, merhamet dilenişlerini görmezden gelerek onu acımasızca döve döve öldürebilirdi. Sadece bunu hayal etmek bile içini bir tatmin duygusuyla dolduruyordu. Şüphesiz eyleme dökmek çok daha canlandırıcı olurdu.
Eğer bunu yaparsa, onu prangalar gibi bağlayan korku ve nefretten sonunda kurtulabilirdi.
Bu, kesinlikle hayatının geri kalanını çöpe atmaya değerdi.
"Bana... düşünmek için biraz zaman ver."
Kaito sonunda bu kelimeleri boğazından zorla çıkarabildi. Sanki kan kusuyormuş gibi hissetmişti. Tepeden tırnağa titriyordu, baş dönmesi o kadar şiddetliydi ki dehşete benziyordu. Vlad yüce gönüllülükle başını salladı.
"İstediğin kadar düşün. Vaktimiz bol. Yani, en azından senin vaktin bol."
Bunu duyan Kaito, boş gözlerini suyun yüzeyine çevirdi. Görüntüde keskin, gümüş bir parıltı çaprazlama geçti.
"...Tch!"
Devasa bir infazcı orağı köpeğin boynuna doğru indi. Ancak köpek orağı çenesiyle durdurdu ve parçalayacak kadar sert ısırdı. Hizmetçi hala halberdini savuruyordu ama giysileri yırtık pırtık içindeydi.
"Usta Usta Usta Ustaneredesin?!"
Kendi yaralarını veya durumunu zerre umursamadan, çılgınca bir başkasına sesleniyordu.
Bu... Ben...
Onu izlerken Kaito, hissetmesi gereken bir duygu olduğunu fark etti. Ancak bu gerekliliği anlamasına rağmen, o duygunun ne olduğunu bilmiyordu. Şok halindeydi ve zihni gözlerinin önündeki sahneyi düzgün bir şekilde çözümleyemiyordu.
Tanıklık ettiği sahne sanki başka bir dünyada yaşanıyormuş gibi geliyordu. Sanki sadece ruhu o boğulduğu, öldüğü odaya geri dönmüştü.
Ne yapacağını bilemeyen Kaito, yürümeye yeni başlayan bir çocuk gibi suya doğru uzandı.
Su, titreyen parmak uçlarını yuttu.
Suyun ayna gibi yüzeyi paramparça oldu ve artık hiçbir şey yansıtmaz oldu.
"Burası sizin odanız olacak, Usta Kaito. Lütfen kararınızı düşünürken kendinizi evinizde hissedin."
Konuşan, elinde fener tutan yeni, üçüncü bir hizmetçiydi. Eğilerek selam verdi.
Başını kaldırdığında, çökmüş inci gözleri parıldadı. Yanağı ufalanmaya başladığı için daha eski bir model olduğu belliydi. Kaito başını salladı, hizmetçi arkasını dönüp karanlık koridora doğru gitti. Gevşek sol ayak bileğinin gıcırtısı uzaklarda kayboldu.
Şimdi yalnız kalan Kaito, perişan haldeki odayı şaşkınlıkla inceledi.
"...Dur bir dakika, burası aynı oda mı?"
Buraya ilk gelişi olması gerekiyordu ama odayı hatırlıyordu.
Kare odanın duvarlarında, çiçek desenleri ancak seçilebilen, eskimiş sarı duvar kağıtları asılıydı. Pencerenin yanındaki sevimli alçı heykeller küllerle kaplanmıştı ve bir zamanlar beyaz olan mobilyalar da kirlenmişti. Ancak çekmeceli dolabın metal kulpları hala eskisi kadar canlıydı. Dolabın kendisi bir zamanlar oyuncak bebekler ve doldurulmuş hayvanlarla süslüydü, ama belki de Kaito’nun erkek olması nedeniyle, şimdi üzerinde bir av tüfeği ve sallanan at modeli duruyordu. Örümcek ağlarıyla kaplı dört direkli yatağın üzerinde ezilmiş bir minder vardı. Şilte, dökümlü battaniyelerden oluşan bir yığının altındaydı.
Yumuşak battaniyelerin her yerine kurumuş kan lekeleri sıçramıştı. Tüm sahneyi süzdükten sonra Kaito başını salladı.
"Evet, burası gerçekten Elisabeth’in eski odası."
Hazine Dairesi’nde kaybolduğunda rastladığı hayali odanın gerçek dünyadaki karşılığıydı burası.
Hazine Dairesi’nde bulduğu kapı, büyük ihtimalle bu odadaki anıları kullanmış ve onları büyülü alanın içinde cisimleştirmişti. Gerçek oda hayali kopyasından çok daha kirliydi ama tasarımı neredeyse aynıydı. Vlad, Elisabeth’in buradan aldığı eşyaların yerine yenilerini koymuş, sahipsiz odayı orijinal formuna yaklaştırmıştı. Ona olan tuhaf takıntısının bir başka örneğiydi işte. Buna rağmen Kaito’yu hesaba katıp odayı bir erkek çocuğuna göre dekore etmesi ise neredeyse komikti.
"...Heh."
Her şey Kaito’ya bir anda çok gülünç gelmeye başladı. Göğsünü sarsan şiddetli bir kahkaha kriziyle sarsıldı. Kendine engel olamıyordu. Her şey o kadar eğlenceliydi ki... Ağzını ardına kadar açıp var gücüyle gülmeye başladı.
“Ha-ha-ha, ha-ha-ha-ha, ah-ha-ha-ha-ha-ha!”
Karın kaslarına kramplar giriyor, gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Canı ne kadar yanarsa yansın, gülmeye devam etti. Babasının o acınası ölümünden içinde bulunduğu şu duruma kadar her şey, akıl almaz derecede komikti.
Ve her şey tam bir saçmalıktı.
Çat!
Kaito bir anda gülmeyi kesip yumruğunu duvara geçirdi. Kemiğinin çatırdadığını duydu, koluna keskin bir acı saplandı. Buna rağmen yumruğunu tekrar sıktı. Duvardan aşağı kan süzülüyordu. Parmağı kırılmıştı ama duvara defalarca vurmaya devam etti. Sanki içine bir iblis girmiş gibi bağırarak duvarı yumrukluyordu.
“Öldü. O piç kurusu öldü. Bunca insana işkence edip öldürdükten sonra gitti kendini öldürttü. Müstahaktır o pisliğe. Ama ne yani, şimdi bu benim içimi mi soğutacak?! Onu affetmemi mi bekliyorlar?! Siktir oradan, onu kendi ellerimle öldürmek istiyorum!”
Kaito duvara özellikle sert bir darbe indirdi. Yumruğunun en dışındaki serçe parmağı gürültüyle kırıldı. Zihni intikam ve nefretle kavrulsa da o alışık olduğu soğukkanlılık bir türlü gelmiyordu. Huysuzluk nöbeti geçiren bir çocuk gibi hıçkırıklar içinde saldırıyordu sağa sola. Kesik kesik nefesler alarak alnını duvara yasladı ve boş bir sesle bir şeyler mırıldandı.
“Ama ölü birinin, kendisini öldüren ölüyü öldürmesi... Tanrım, artık hiçbir şeyin mantığı kalmadı...”
Ses tonu öz nefretle doluydu. Dudaklarında boş bir gülümseme belirdi. Bir süre sonra alnını kanlı duvardan çekti. Etrafına, sanki ona yardım edebilecek birini arıyormuş gibi bakındı.
Gözleri yatağa takıldı.
“...Elisabeth.”
Yorgun gözlerinin önünde Elisabeth’in küçüklük hali canlandı.
Narin ve güzel kız, battaniye denizinin ortasında yarı gömülü halde oturuyordu. Yaşam belirtisi taşımayan, boş gözlerle Kaito’ya bakıyordu. Hiç değişmeyen tek şeyi, o dillere destan güzelliğiydi.
Kaito, çocuksu bir yüz ifadesiyle küçük Elisabeth’e bir soru sordu.
“Hey, sana ne oldu böyle? Seni bu hale getiren neydi?”
Hayal cevap vermedi. Ama Kaito sormaya devam etti, adeta ona doğru çığlık atıyordu.
“Lanet olsun, Elisabeth! Neden İşkence Prensesi olmayı seçtin?!”
Bu, hep merak ettiği ama ona sormaya asla cesaret edemediği bir soruydu.
Neden İşkence Prensesi olmuştu? Ne gibi sebepleri vardı, içinde nasıl bir nefret barındırıyordu? Yoksa hiçbir sebebi yok muydu? Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, hayali hiçbir şeyi açıklamadı.
Neticede o, Kaito’nun stres yüzünden zihninde yarattığı bir sanrıdan ibaretti. Kaito bunun farkındaydı. Yine de ona yalvaran gözlerle baktı ama kız yavaşça solup gitti.
“Ha-ha-ha, ha-ha-ha-ha, ah-ha-ha-ha-ha-ha!”
Kaito yeniden gülmeye başladı. Bir deli gibi gülüyor, gülmekten kasılıyordu. Duvarı yumrukladı. Kanlı parmaklarını duvardan çekerken korkunç sesler çıkıyor, gözyaşlarını tutmaya çalışıyordu.
Sonra, bir anda kafasındaki tüm bulanıklık dağıldı. Gözlerindeki yaşlar kurudu. Huysuzluk nöbeti bıçak gibi kesildi. Zihni durgun bir göl kadar berraklaşırken bir karara vardı.
Ne kadar gülerse gülsün, bu acı asla geçmeyecekti.
Alçakça katledilmişti.
Bu tek gerçek, onun her şeyiydi.
Koridorda, o donuk inci gözlü hizmetçi bekliyordu.
“Usta Vlad yemek odasında sizi bekliyor efendim.”
Hizmetçinin peşinden giden Kaito kendisini bir kez daha yemek odasında buldu. Vlad hâlâ masanın başında tek başına oturuyordu. Elisabeth’in aksine tatlı yememiş, yemeğini bitirdikten sonra şarabını yudumlamayı tercih etmişti. Kaito, Vlad’ın kadehini hafifçe çalkalamasını izleyerek konuştu.
“Kararımı verdim. Babamı kendi ellerimle öldürmeme izin ver. Ölmüş olsa bile onu affedemem.”
“Şahsi fikrimi sorarsan, harika bir karar. İntikam alma hakkına sahip olduğun gerçeğini kimse inkar edemez. Bu hakkı kullanman tamamen makul.”
Vlad kadehini bıraktı; Kaito’nun suçluluk duygusunu silip atmak için özenle seçilmiş, sıcak bir tonla konuştu. Yüzünde en ufak bir şaşkınlık belirtisi yoktu. Beklediği cevap buydu zaten. Neden olmasındı ki? Kaito’yu bir oğul olarak istemesinin sebebi, çocuğun kendi nefretinin esiri olduğunu anlamış olmasıydı.
Kaito sızlayan yumruğunu hafifçe sıktı. Biraz duraksadıktan sonra asıl isteğini dile getirdi.
“Ama ondan önce, bir kereliğine... Kızın Elisabeth’i görmeme izin vermeni istemeyeceğim. Ama... En azından Hina’ya veda edebilir miyim?”
“...Hina mı? Ah, şu çalıştırmadan bıraktığım kukla. Ona bu kadar bağlanman şaşırtıcı. Bebeklerle oynamayı sever misin? Eğer istersen senin için tıpatıp aynısını hazırlatabilirim... Hatta doğrudan senin zevkine göre ayarlanmış bir tane.”
“O bir kukla değil. Ve yeri doldurulamaz. Hina, Hina’dır.”
Kaito gözlerini kapatıp kızın ona sıkıca sarılışındaki o sıcaklığı hatırladı. Gümüş saçları ve sevgi dolu gülümsemesi gözlerinin önünden geçti. Ama sonra gözlerini açıp bu görüntüyü zihninden sildi.
“Birlikte çok az vakit geçirdik ama ona borçluyum. Bir şey daha var. Ben Hina’ya veda ederken Kayser’in saldırısını durdur. Elisabeth’i onunla tek başına dövüştürmek haksızlık olur.”
“Bir bebeğe nasıl borçlu hissedilebildiğini anlamakta güçlük çektiğimi itiraf etmeliyim. Ayrıca bana ihanet etmek isteseydin, bu kesinlikle senin için çok uygun bir düzenleme olurdu... Fakat bugün özel bir gün. Tek varisim olduğun için bu seferlik bu isteğini yerine getireceğim.”
Vlad başıyla onaylayıp altın saçlı hizmetçi ikilisine bir emir verdi. Yanlarındaki saati alıp dışarı çıktılar. Vlad onlar giderken gururla konuştu.
“O saat sihirli bir aygıttır. Büyü direnci olmayanları zaman ve mekânın akışından koparabilir. Etrafındaki mekânın durduğunu bizzat gördün, değil mi? Ama senin dışındaki hiç kimse zamanın normal akışından koparılmadı. Cihazı kullanan hizmetçiler, o alanın içinde seni istedikleri an öldürebilirlerdi; ancak dışarıdaki Elisabeth’e parmaklarını bile süremezlerdi. Açık konuşmak gerekirse zayıflar için tasarlanmış bir araçtır. Ama o otomatonun durumu ne olacak merak ediyorum. Normalde üzerinde pek bir etkisi olmazdı ama yaralı haliyle kim bilir? Neyse, biz beklerken bir kadeh şarap ister miydin?”
“Almayayım.”
“Ne kadar soğuk. Ben hayatın içkiyle birlikte çok daha keyifli olduğunu düşünürüm.”
Kaito, Vlad’ın teklifini reddedip yakındaki bir sandalyeye çöktü. Önündeki yemeği görmezden gelip kanlı ellerini birbirine kenetledi. Vlad hafifçe omuz silkti ve kadehini kaldırdı.
Zamanın dayanılmaz bir yavaşlıkla akıp gittiği o bekleyiş sürdü. Sonunda yemek odasının kapısı açıldı. İki çift ayak sesi yaklaştı, beraberinde bir şeyin sürüklenme sesi duyuluyordu. Kaito gürültünün geldiği yöne bakınca gözleri fal taşı gibi açıldı.
“...Hina!”
“Onu etkisiz hale getirmemize gerek kalmadı. Molozların arasında öylece yatıyordu.”
“Görünüşe göre Elisabeth onu bir ayak bağı olarak görüp geride bırakmış.”
“O kız, kırılma noktasına gelene kadar savaşmadığından emin olmuş demek. Elisabeth’in her zaman nazik bir tarafı olmuştur. Eğer planın Hina’ya Elisabeth’i alıp Kayser’den kaçmasını söylemekse, o bebek pek işe yaramayacak gibi görünüyor.”
Hizmetçilerin raporunu duyan Vlad, Kaito’ya yandan bir bakış atıp onunla güldü. Kaito telaşla koltuğundan fırladı.
Hizmetçiler Hina’yı omuzlarından tutarak ayakta tutmaya çalışıyordu. Kıyafetleri ve insan benzeri derisi paramparça olmuştu. Yürümekte zorluk çekiyor gibi görünmüyordu ancak elindeki baltalı kargıyı bırakmayı reddediyordu.
“...Efendi... Kaito... Ah... Efendi Kaito, nere...desiniz...?”
Tek bir amaca odaklanmış halde mırıldanırken, karmakarışık gümüş saçları sallanarak başını kaldırdı. Donuk zümrüt gözleri Kaito’ya odaklandığında gözleri büyüdü ve içlerinde neşeli bir ışık parladı.
“...Efendi Kaito!”
Hina hizmetçilerin elinden kurtulup sıkıca tuttuğu kargıyı yere bıraktı. Kollarını ona doğru uzatırken acısını tamamen unutmuş gibiydi. Kaito duraksadı. Hina’ya bir mesaj iletip Elisabeth’i kurtarma planı suya düşmüştü ama hâlâ onlara ihanet etmeyi planlıyordu. Onun tarafından kucaklanmaya hakkı yoktu.
“Efendi Kaito! Oh, yara almadığınız için o kadar, o kadar mutluyum ki.”
“Bu bir veda, Hina. Bensiz kaleye geri dönmen gerekiyor.”
Hina tam ona doğru koşmak üzereyken, bu sözleri duyunca olduğu yerde çakılıp kaldı. Sanki sırtından kalbine bir hançer saplanmış gibi görünüyorudu. Birkaç saniye sonra kendini toparladı ve doğrudan Kaito’nun gözlerinin içine baktı.
Elinü nazikçe göğsüne bastırdı, nefesini düzene soktu ve konuştu.
“Efendi Kaito, acaba benim bir eksiğim mi var?”
“Hina, sen ne—?”
“Eğer öyleyse, bu eksiğin ne olduğunu soracak kadar kaba olmama izin verir misiniz? Onu düzelteceğim. Kendi hatasını göremeyen basit bir budalayım ama eğer hatamı düzeltmem için bana bir şans verirseniz benden daha mutlusu olmaz. Sizden merhamet dileniyorum.”
“Hayır, hayır, öyle değil. Sen yanlış bir şey yapmadın.”
Kaito, Hina’nın bu tepkisini beklemiyordu ve aceleyle onu düzeltti. Kızın kafası karışmış gibiydi.
“Eğer durum buysa... Belki de benden nefret etmeye başladınız? Artık yüzümü görmeye dayanamıyor musunuz? Yanınızda benim gibi birinin olmasını artık istemiyor musunuz? Eğer sorun buysa, yüzümü alıp Leydi Elisabeth’in yardımıyla zevkinize daha uygun olacak şekilde yeniden—”
“Yanılıyorsun Hina. Sende yanlış olan hiçbir şey yok, kesinlikle hiçbir şey. Ben sadece bu adamın peşinden gitmeyi seçtim.”
“Efendi Kaito... Vlad’ı mı kastediyorsunuz?”
Hina, Kaito’nun işaret ettiği kişiye şaşkınlık içinde baktı. Kaito başını salladı.
“Bunun ilk tercihim olduğunu söyleyemem. Ama başkalarına zarar veren tarafta durmam gerekse bile, yapmam gereken bir şey var. Ve bunu benim için gerçekleştirebilecek tek kişi o.”
Kaito kendini açıklamaya çalıştı. Hina’nın yüz ifadesi terkedilmiş bir yavru köpeği andırıyordu, bu yüzden Kaito bakışlarını kaçırmak zorunda kaldı.
Hina’nın tek bir kusuru bile yoktu. Kaito ona ihanet ediyor olsa da, genç kızın yüzündeki o acı dolu ifadenin müsebbibi olmayı hiç istemiyordu. Fakat onu yanında tutabilecek lükse sahip değildi.
Şu anki haliyle Hina savaşamazdı. Eğer ondan vazgeçerse, Vlad muhtemelen gitmesine izin verirdi.
Zaten aralarındaki bağ, Kaito’nun onu kazara çalıştırmasıyla başlamıştı. Eğer Hina onu unutup kendine yeni bir usta bulabilirse, en azından günlerini huzur ve mutluluk içinde geçirebilirdi.
En azından Kaito, buna inanmak istiyordu.
“Senin için ayarlanmış o sevgili rolünü unut gitsin. Geri döndüğünde hayatını özgürce yaşarsın. Elisabeth’le… yani Vlad’la konuşurum, seni bana dair her şeyi unutacağın bir hale getirir ve yeni bir ayar—”
“Lütfen beni küçümsemeyin, Usta Kaito.”
“Ha?”
Hina, Kaito’nun sözünü kesti; sesi soğuk ve keskindi. Daha önce ona hiç böyle bir öfke göstermemişti. Kısa bir nefes alıp verdi, ardından vakur bir duruşla kendini düzeltti.
“Bir kuklanın önceden programlanmış kalbine sahip olabilirim ama bu kalp yine de bana, sadece bana ait. Sizi ustam olarak seçtiğim ve siz de beni seçtiğiniz an, hayatımı ve sevgimi sadece size adamaya karar verdim. Yaşıyorsam sizin için yaşamak istediğimden, kırılıyorsam sizin için kırılmak istediğimdendir. Başka bir ustaya hizmet etmeye hiç niyetim yok. Soylu ustam bunu emretse bile, bu gerçeği inkar etmenize izin veremem.”
“…Hina…”
“Neden onun gibi bir adama hizmet etmeyi seçiyorsun?”
“Üzgünüm. Onun peşinden gideceğim. Değer verdiğim her şeyi Vlad’a feda etmem gerekse bile, babamı öldüreceğim!”
Kaito farkında bile olmadan bağırıyordu. Dengesiz düşüncelerine karşılık verircesine, kalbinde öfke ve kana susamışlık filizlendi; bir zamanlar hissettiği o ıstırap geri döndü. Dişlerini sıktı, bir hayvan gibi soluyordu.
Hina’nın yüzündeki sertlik yerini anında bir anlayışa bıraktı. Kaito’nun geçmişini bilmesine imkan yoktu ama bir şeyleri hissetmiş gibi yumuşak bir sesle sordu:
“Bu… Bu size mutluluk getirecek mi?”
“Ha? …Mutluluk mu?”
“Getirecek mi?”
“Şey, herhalde.”
Hina’nın samimi tonu karşısında afallayan Kaito başını salladı. Oysa bu eylemin ona mutluluk getirip getirmeyeceği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Aksine, cinayet işlemek "mutluluk" gibi masum bir kavramdan olabildiğince uzaktı. Fakat babasını öldürdüğü an, kalbinde akan o çamurlu nefret selinin dineceğine inanıyordu.
Cevabını duyan Hina’nın yüzü aydınlandı.
“Çok şükür.”
“Ne?”
Kaito aldığı tepkiyle bir kez daha şaşırdı. Hina, nedense rahatlamış bir tavırla onaylıyordu onu. Çocuğunun mutluluğunu paylaşan bir anne gibi, ellerini göğsüne koyup huzurlu bir ifadeye büründü.
“Şatodayken bile bir kez olsun yürekten gülümsemediniz, Usta Kaito… Sizin için çok endişeleniyordum. Eğer bu seçim size mutluluk getirecekse, bana söyleyecek söz kalmaz. Gönül rahatlığıyla, seçtiğiniz yolda sizi destekleyeceğim.”
“Bekle Hina, bunca zaman benim için mi endişelendin?”
“Sizin mutluluğunuz benim mutluluğumdur, Usta Kaito. Tek ve yüce bir mutluluk… Anlıyorum. Arzunuz üzerine, şimdi tüm fonksiyonlarımı durduruyorum.”
“N-ne?!”
Bu beklenmedik ilan Kaito’nun gözlerinin fal taşı gibi açılmasına yetti. İstediği kesinlikle bu değildi. Kahretsin, bu vedanın tek sebebi Hina’nın uzun ve huzurlu bir hayat sürmesini istemesiydi.
Kaito onun omuzlarına yapıştı. Kız ise sakin bakışlarla ona karşılık verdi.
“Hina, saçmalamayı kes! Neden kendini kapatasın ki?!”
“Artık bana ihtiyacınız olmadığını söylüyorsanız, neden yaşamaya devam edeyim? Leydi Elisabeth kaçmak istemiyor ve ben sadece bir yüküm. Lütfen içiniz rahat olsun. Eğer bu size mutluluk getirecekse, bedenimi seve seve sıradan bir oyuncak bebeğe dönüştürürüm.”
“Yapma şunu… yalvarırım. Lütfen. Ölmeni istemiyorum. Bunu bir kez daha düşünemez misin?”
“Ne kadar naziksiniz… Ne kadar kibar ve merhametli bir adamsınız. Bu tür duygulara layık olmasam da, yine de kabul edeceğim. Fakat benim hayatım sizin yanınızdaydı; bana ihtiyacınız kalmadığı an hayatım da sona erdi. Bunun için suçluluk duymanıza gerek yok. Görevim tamamlandı, bu yüzden lütfen beni bir gülümsemeyle uğurlayın.”
Hina gülümsedi. Sesinde, Kaito’nun kavrayış gücünün çok ötesinde, kararlı bir gurur tınısı vardı. Ne derse desin bu kararın değişmeyeceğini anladığı an, Kaito’nun elleri gevşedi. Hina bir adım geri çekildi ve hizmetçi üniformasının eteklerini tuttu. Gümüş rengi saçları mum ışığında parlayarak hafifçe dalgalandı. Yaralı bacağını geriye çekip zarifçe selam verdi.
“Böylelikle, Usta Kaito, müsaadenizi istiyorum. Bir saat içinde, bana tekrar ihtiyaç duymazsanız, sonsuz uykuma yatacağım. Size en içten teşekkürlerimi sunarım. Yanınızda olmama izin verdiğiniz… ve lütfedip sevgiliniz olmama müsaade ettiğiniz için hayal bile edemeyeceğiniz kadar mutlu oldum.”
Hina birlikte geçirdikleri o kısa sürede ne kadar mutlu olduğunu anlatırken, sesinde en ufak bir yalan kırıntısı yoktu; sadece derin bir minnet vardı. Eğilerek selamını verdi ve devam etti.
“Sevgi ve minnet dolu bir kalple, ölümü kucaklıyorum… Affınıza sığınarak.”
Selamını bitirdi, kargısını alıp ona dayanarak yürümeye başladı. Diğer hizmetçiler yardım etmek için hamle yapsa da onları tersledi ve yemek salonundan tek başına çıktı. Mağrur figürü kısa sürede karanlığın içinde kaybolup gitti.
Kaito olduğu yerde donup kalmış, gidişini izliyordu.
O an, Marianne ve Elisabeth arasındaki o konuşmayı hatırladı.
“Beni öldürdüğünde, bu dünyada seni gerçekten seven hiç kimsenin kalmayacağını sanıyorum.”
“Evet… Kimsem kalmayacak. Sonsuza dek tek bir kişi bile olmayacak.”
Sanki ne kadar değerli olduğunu hiç fark etmediği bir şeyi az önce kaybetmiş gibi hissetti.
Hareketsizce durmaya devam etti. Fakat bu derin kayıp hissini tam olarak kavrayamadan, arkasından Vlad’ın sesi yükseldi.
“Lafın gelişi soruyorum. Az önce bir mucizeye mi tanıklık ettim? Şu oyuncağının yüce sözleri eski kinini silip süpürdü de, ruhun temizlenmiş bir halde sonsuza dek mutlu yaşamaya mı karar verdin yoksa?”
“…Boş konuşma da şu lanet olası babamı çağır artık.”
Kaito sözlerini adeta tükürerek söyledi. Vlad başıyla onayladı ve parmaklarını şıklattı.
Hizmetçiler, sanki bu anı sabırsızlıkla bekliyormuş gibi hemen bir servis arabasını içeri sürdüler. Arabanın üzeri gümüş bir kapakla örtülüydü; hizmetçiler kapağı seri bir hareketle kaldırdı.
Arabanın üzerinde gri kıyafetler içinde bir kukla yatıyordu. Saçları, gözleri veya ağzı yoktu.
Eklemli kuklanın teni solgundu; yapımı o kadar sıradandı ki içinde bir ruh barındırabileceğini hayal etmek bile zordu. Vlad masadan bir bıçak aldı, şahin armalı sapından çevirip hızla durdurdu. Ardından bıçağı sertçe bileğine sapladı; namlu yarıya kadar derine gömüldü.
Kesik bir arteri parçalamıştı; kan masa örtüsüne fışkırıp yere damlamaya başladı. Kan, sanki canlıymış gibi bir araya gelerek yerde karmaşık bir desen çizmeye başladı; bu, Kaito’nun aşina olduğu ışınlanma çemberlerinden farklıydı.
Bu esnada Vlad’ın yüzü hafifçe buruştu. Kolu, o ana kadar kolunun içinde gizli kalmış kutsal mühürlerin kızıl ışığıyla parladı. Kilise’nin prangaları tenine kazınmıştı. Büyü kullandığında bu prangalar ona daha da büyük bir acı veriyor gibiydi. Yine de ifadesi kısa sürede eski duygusuz haline döndü.
“Sözlerimde yalan yok. Sözlerimde hile yok. Sözlerimde hakikatten başka bir şey yok. Ruhu dünyalar arasında süzülür. Dünyada nida eder, bedeni paramparça. Boşlukta formunu yeniden bulur.”
Vlad alçak sesle bir şeyler mırıldandı. Efsun okudukça, yerdeki çağırma çemberi titremeye başladı.
Işık güçlendikçe odadaki atmosfer de değişmeye başladı.
“La(ol)—La(geç)—La(ol)—La(dön)—La(ol)—”
Hava, sanki içinde binlerce cam kırığı uçuşuyormuş gibi kurumuş ve keskinleşmişti. Kaito’nun burnunun ucunda şekilsiz bir parıltı dans ediyordu; gözleriyle onu takip etti. Görüş alanının kıyıları, kesinlikle başka bir dünyaya ait olan görüntülerle doluydu.
Otoyollar, arabalar, kalabalıklar, reklam panoları, nehirler, okullar. Hepsi arkasında bıraktığı dünyadan sahnelerdi.
Gökkuşağı renkleriyle kırılıyor, karanlık odayı garip bir ışıkla dolduruyorlardı.
“Geri kalanı için gözlerini kapatsan iyi olur. Işığa çok uzun süre bakmak sıradan insanları çıldırtır. Ruhunun çekilip gitmesini istemezsin, değil mi?”
Vlad’ın uyarısını duyan Kaito telaşla gözlerini yumdu. Yine de gökkuşağı ışığı retinalarına kazınmıştı. Işıktan korunmak için karanlığa sığındığında, şu ana kadar yaşadıklarının hatıraları zihninde şimşek gibi çaktı.
Sanki o garip ışıktan kaçıyormuş gibi, Kaito bir anı denizinin derinliklerine daldı.
Koyu renk saçları dalgalanan güzel bir kız konuşuyordu; ses tonu kibirle nefret arasında gidip geliyordu.
“Ben İşkence Prensesi, Elisabeth Le Fanu.”
“Ben hem mağrur kurdum hem de aşağılık bir kısrak.”
“Sen ve ben… tüm yaradılış tarafından terk edilmiş olarak ölmeye mahkumuz.”
Gümüş saçları dalgalanan dünya güzeli bir kukla, şefkat ve sevgi dolu bir gülümseme sunuyordu.
“Her şey düzelecek, Usta Kaito. Ne olursa olsun sizi koruyacağım.”
“Sevgi ve minnet dolu bir kalple, ölümü kucaklıyorum.”
Kızıl saçlı bir çocuk, sesi kafa karışıklığıyla titrerken acı dolu bir tebessümle cevap veriyordu.
“Sadece bu dünyada mutlu olmanı umuyordum.”
Sonunda Neue’nin dileğini yerine getirememişti.
Bunu fark ettiği an göğsü şiddetle çarpmaya başladı. Kalbi sızlıyor, nefes almak canını yakıyordu. Bunun böyle olmasına gerçekten razı mısın? diye sordu içindeki o daha sakin, daha aklı başında taraf. Gerçekten pişmanlık duymadan arkana bakmayacak mısın?
Kapa çeneni, kapa çeneni… Öyle olmasa bile, yine de yapmam gereken—
Cevap vermeye çalışırken Vlad’ın sesini duydu.
“…Tamamlandı.”
Ve Kaito gözlerini açtı.
“…H-ha?”
Karşısında duran adam, hiç şüphe yok ki babasıydı.
Sert çehreli, tıraşsız adam endişeyle etrafına bakınıyordu. Dağınık, siyah saçlarını çekiştiriyor, gözleri bir bukalemununki gibi odanın içinde fır dönüyordu. Kaito bu yüzü tanıyordu. O göze batan kemikli burnu hemen hatırlamıştı. Yine de tatmin olmamış gibi gözlerini kısıp adama bakmaya devam etti.
Kaito karşısındaki adamı tepeden tırnağa süzdü. Bir an sonra sessizce mırıldandı.
"Demek böyle biriydi..."
"N-neredeyim lan ben? Cehennem bile bu kadar kasvetli olamaz herhalde. Hem senin ne işin var burada, Kaito? He? Seni gidi velet... Öç almaya falan mı çalışıyorsun yoksa? Bak buraya, sakın aptalca bir şeye kalkışayım deme!"
Babası bir anda yaygara koparmaya, sayıp sövmeye başlamıştı. Ölmüş olsa bile, öfkesi hâlâ o eski saman alevi gibiydi. Üstelik ne zaman tehlikede olduğunu hemen sezer, bu durum genellikle paranoyaya varırdı.
Konuşurken ağzından salyalar saçılıyordu ama gözlerinde bir zamanlar var olan o deliliğin gölgesinden eser yoktu.
Kaito işte o an bir gerçeğin farkına vardı. Babasının deliliği, büyük ölçüde kontrolsüz uyuşturucu kullanımının bir sonucuydu. Şimdi bile içindeki o zalim, sadist kişiliğin hiç değişmediğini görebiliyordu. Yapılı vücudu ve insanlara zarar vermeye her an hazır duruşu ürkütücüydü, doğru. Ama hepsi bu kadardı.
Babası ona bağırıp çağırıyordu ama yüz ifadesi, Elisabeth’in o şeytani çehresinin yanından bile geçemezdi.
Hatta iblislerin o korkunç suretleriyle kıyaslanamazdı bile. Clueless’ın o mesafeli, tepeden bakan bakışlarıyla ya da Marianne’in gözyaşlarıyla ıslanmış yüzüyle ölçüşemezdi. Hele Vlad’ın o neşeli gülümsemesinin yanına bile yaklaşamazdı.
Kaito şaşkına dönmüştü.
"Hiç de korkunç değilsin."
Babasının o aciz, alelade öfkesine tanık olduğu an, içindeki korku uçup gitti. Öfkesi ve kana susamışlığı da bir anda tersine döndü; bunca zaman böylesine nefret ettiği adamın gerçekten bu olup olmadığını sorguladı. Ardından, tüm bedenini saran o gerginlik bir anda çözülüverdi. O ana kadar koruduğu soğukkanlılığı yitirerek gözlerini ovuşturdu.
Yahu, bu da ne böyle? Bu adam mı? Gerçekten o mu?
"Hey, Kaito! Ne diye susup duruyorsun? Cevap versene bana, seni gidi piç!"
Kaito, karşısında duran adamı kendisini öldüren, canını dişine takıp korktuğu ya da dünyadaki herkesten çok nefret etmesi gereken kişiyle bağdaştıramıyordu bile. Bu adamın yanında kont çok daha dişli bir düşmandı.
Demek öyle... Şimdi anlıyorum.
Bu dünyada gördüğü her şeyi aklından geçirince cevabı buldu.
Ben zaten hissizleşmişim.
İnsan aklının sınırlarını aşan kötülüklerin arasında ve onlarla savaşan o kadının yanında çok fazla zaman geçirmişti. Eski Kaito’nun ölümüne korktuğu adam, artık onun için bir tehdit unsuru bile değildi.
Nihayet bir şeyi idrak etmişti. O nefret ettiği, her şeye hükmeden zorba baba artık yoktu. Burada duran tek şey, öfkesine yenik düşen, kendini kontrol edemeyen aciz bir adamdı.
Babasının bağırıp çağırmaya devam etmesini izleyen Kaito, derin bir hayal kırıklığıyla kısık sesle konuştu.
"Demek hepsi bu kadardı..."
Bir sonraki an Kaito kahkahayı bastı. Babasının kafası karışmış görünüyordu. Kaito bu durumu komik bularak daha da yüksek sesle gülmeye başladı. Kahkahadan iki büklüm olmuşken, kendisini bağlayan o görünmez zincirlerin çatırtılarla kırıldığını adeta duyabiliyordu. Bu kez, tüm kalbiyle bunun ne kadar absürt olduğunu hissetti.
Kaito’nun zihinsel hapishanesinin anahtarını bunca zamandır elinde tutan kişinin bu kadar önemsiz biri olduğunu kim tahmin edebilirdi ki?
"Ona ihtiyacım yok."
"Ha? Ne saçmalıyorsun lan sen? Ne diye beni duymazdan gelip aptal gibi gülüyorsun? Kafayı mı yedin?"
"Onun gibi birine ihtiyacım yok. Ödeyeceğim bedele değmez."
Babası onu yakasından yakalamıştı ama Kaito omzunun üzerinden arkaya bakarak sadece omuz silkti. Vlad kaşlarını çattı. Sol bileğindeki yara derin olmalıydı ama çoktan iyileşmişti bile. Tam bir canavar, diye düşündü Kaito, başparmağıyla babasını işaret ederken. Zihnini kurcalayan her şeyden arınmış bir şekilde kararını bildirdi.
"Bu adamı öldürmek, geleceğimi sana feda etmeme değmez."
Neler döndüğünü anlamasa da, Kaito’nun babası kendisiyle alay edildiğini sezmiş ve yumruğunu havaya kaldırmıştı. Ancak Vlad parmaklarını şıklatınca, adamın kolu hareketsizce yana düştü. Şaşkınlıkla koluna baktı. Vlad, çenesiyle devam etmesini işaret ederek Kaito’ya baktı. Kaito başıyla onaylayıp konuştu.
"Bu dünyaya geldikten sonra cehennemi gördüm..."
Dehşet saçan insanları ve onlarla savaşanları görmüştü. Mide bulandırıcı manzaralara tanık olmuştu. Zayıfların nasıl yem edildiğini izlemişti. Ve tüm bunların ortasında, bir şekilde hayatta kalmayı başarmıştı. Göğsüne bir ışınlanma çemberi kazınmıştı. Kaçmayı bırakmıştı. Bir iblisin alt edilmesine yardım etmişti. Tüm bunlar, sadece bir kadının o çarpık benliği sayesinde mümkün olmuştu.
İşkence Prensesi, Elisabeth Le Fanu. Bir kurt kadar gururlu, bir dişi domuz kadar aşağılık bir kadın.
Kaito’nun şu an hizmet ettiği kadın, herkesten daha korkunç, daha güzel ve günaha daha çok batmış biriydi.
Bunca şeyden sonra, babası gibi aciz bir adamın zincirlerine bağlı kalamazdı.
Öldürülmüştü. Ne olmuş yani?
Çok daha önemli bir söz vermişti; böylesine önemsiz bir meseleden katbekat daha önemli bir söz.
"...Ama o cehennemde, birisi benim adıma bir dilek diledi. Bu yüzden ne kadar imkânsız görünürse görünsün, mutlu olmak için elimden gelen her şeyi yapmalıyım."
Kaito söyleyeceklerini bitirdi. Tek bir an bile tereddüt etmeden, Vlad ile yaptığı anlaşmayı iptal etti.
Vlad düşünceli bir şekilde kollarını kavuşturdu. Kaito’nun yüzünü dikkatle süzdü ve derin bir iç çekti. Ardından, tiyatral bir abartıyla yüzünü ince parmaklarının arasına gömüp başını iki yana salladı.
"Görünüşe göre sana yaklaşmakta biraz geç kalmışım."
"Evet, biraz öyle oldu. Hatta birazdan da fazla."
Kaito’nun bu umursamaz cevabına karşılık Vlad, hak verircesine başını salladı.
Ardından Vlad, bu sonuca tüm kalbiyle üzülüyormuş gibi topallayarak yürümeye başladı. Kaito’nun babasının yanına yaklaştı ve elini onun omzuna koydu. O anda adam ağzını açıp avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.
"Ne bok yemeye çalışıyorsun lan sen benimle dalga mı geçiyorsun bırak beni kahretsin seni öldüreceğim seni geberteceğim—"
Görünen o ki, Vlad onun konuşmasını da kısıtlamıştı. Bunca zamandır neden bu kadar sessiz olduğuna şaşmamalıydı. Vlad rahatsızlıkla kaşlarını çatarak adamın kulağına doğru eğildi. Dişlerini göstermiş yırtıcı bir canavar yaklaşmış gibi, Kaito’nun babası anında sesini kesti. Kulak memesi geçmişteki bir kavgadan dolayı deforme olmuştu; Vlad onun kulağına tatlı bir ses tonuyla fısıldadı.
"Karşındaki o şeyi bir kez daha öldürürsen, hayattan yeniden keyif almana izin veririm. Ne dersin?"
Kısa bir şaşkınlığın ardından babası adeta iştahla dudaklarını yaladı. Her zamanki gibi işine geleni hemen kavramıştı. Aynı anda Kaito arkasını dönüp koşmaya başladı. Arkasından açgözlülük dolu, öfkeli bir ses yükseldi.
"Dur orada, Kaito! Benden kaçamazsın lan!"
"Tabii ki kaçacağım, budala!"
Beyni tamamen uyuşmadığı sürece en azından mantıklı kararlar verebiliyordu. Öylece durup ölmeye hiç niyeti yoktu.
Babası anlaşılmaz şeyler bağırarak peşine düştü. Kaito az önce girdiği kapıya doğru yöneldi. Hizmetçiler yoluna çıkmadı. Elisabeth’in yanına canlı ulaşıp ulaşamayacağından emin değildi ama en azından ölse bile Hina’nın kendi içine kapanmasını engellemeliydi. Hâlâ yetişebilirdi.
O sırada Vlad parmaklarını şıklattı. Mavi taç yaprakları ve karanlık etrafta uçuştu; Kaito’nun ayaklarına saplanan kazıklar belirdi.
"Gah-rgh!"
Kaito acı dolu bir çığlık atarak tek dizinin üzerine çöktü. Aynı anda babası ona yetişti ve ensesinden kavrayıp havaya kaldırdı. Öfkeden titreyen adam, oğlunun boğazını sıkmaya başladı.
"Beni küçük görme seni işe yaramaz piç kurusu velet! Beni küçük görme, beni küçük görmeeeeeeeeeeee! Ahhhhh, başımın belası pislik!"
Kaito ellerini kaldırıp direnmeye çalıştı ama kollarına da kazıklar saplandı. Kanlar içinde kalan kolları cansızca iki yana düştü.
Görüş alanı daralıyor, bulanıklaşıyordu. Soluk borusunun ezilmesinin o iğrenç hissini tekrar hatırladı. Şimdi aynı şeyi yeniden yaşıyordu. Bedeni ölümsüz olabilirdi ama bu gidişle boyun kemikleri kırılacak ve arterleri patlayacaktı. Bu olursa, o bile hayatta kalamazdı.
Yine mi öldürüleceğim?
Büyük konuşmuştu, bu yüzden durum daha da utanç vericiydi. Tıpkı geçen seferki gibi, onu kurtarmaya kimse gelmiyordu. Seslense bile sesini duyurabileceği kimse yoktu. Yardımına koşacak hiç kimse yoktu.
Onun için yolun sonuydu ama en azından o kızı durdurmak istemişti.
Onun o nazik gülümsemesini ve sıcak sarılışını hatırladı. Neden yanına koşup gitmesini engellemek için ona sıkıca sarılmamıştı ki? Pişmanlıkla dolup taşan kalbiyle fısıldarken yanağından bir damla yaş süzüldü.
"...Özür dilerim, Hina."
Aniden, nereden geldiği belli olmayan gümbürtülü bir ses yankılandı.
Kaito’nun babasının kavrayışı şaşkınlıkla gevşedi, Kaito da gözlerini araladı. Babası, ağzı açık bir şekilde sesin geldiği yöne bakıyordu. Meraklanan Kaito da güç bela o tarafa döndü.
Baktığında, kendisinin de ağzı açık kaldı.
Hina, elindeki kargıyı bir kasırga gibi döndürerek üzerlerine doğru son sürat koşuyordu.
Hizmetçiler onu durdurmak için ileri atıldı ama kız onları öyle bir savurdu ki, az önceki o halsiz halinden eser kalmamıştı. Yanakları al al olmuş, gözleri ışıl ışıl parlıyordu; ağzından tuhaf sesler çıkıyordu.
"Beni mi çağırdınız? Beni mi çağırdınız az önce? Beni çağırdığınızı duydum sanki, değil mi Kaito Ustaaaaa?! Sizi kurtarmaya geliyorumuuuuuuuu!"
"Ciddi misin sen?"
Kaito hayretler içinde mırıldandı. Tehlikeyi sezen babası, onu bir kenara fırlatıp kaçmaya başladı. Kaito sertçe yere doğru düştü. Ancak beklediği darbe gelmedi. Kendini Hina’nın sağ kolunun kucağında buldu. Kız, boşta kalan sol eliyle kargısını savurdu.
"Ha?"
"Kaito Usta’yı boğma günahının cezası ölümdür."
Babasının gövdesinin üst kısmı havada süzülüp yan tarafının üzerine gürültüyle düştü. Kan ve bağırsaklar zemine saçıldı. Çok geçmeden, çoktan ölümcül kan kaybı sınırını aşmıştı bile. Bedeni yığıldı, hareketsiz kaldı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.