Kanla Mühürlenen Hatıralar

En ufak bir tereddüt ya da şüphe duymadan, hatta canına minnet bir hevesle, gereken yapılmıştı.

Hâlâ Hina’nın sevgi dolu kollarında olan Kaito, gözlerinin önünde olup bitenler karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Hina, genç adamı daha fazla sarsmamak için usulca yere bıraktı, kargısını bir kenara fırlattı ve ona sımsıkı sarıldı. Kaito’nun yüzünü dolgun göğsüne bastırırken yüreğinden taşan bir sevinçle konuştu.

“Ah, Kaito Usta! Beni ölümün o dipsiz, kapkara uçurumundan bir kez daha çekip aldınız! Ne kadar da merhametlisiniz! Sizi öyle çok seviyorum ki! O sonsuz şefkat barındıran sesiniz bana ulaştı! Ah, benim sevgili Kaito Ustam! Siz dilediğiniz sürece sonsuza dek yanınızda kalacağım! Son nefesime kadar sizi sevecek, size zarar vermek isteyen her kim olursa olsun göğsümü siper edeceğim!”

“Ha… ha-ha-ha…”

Kaito’nun dudaklarından gayriihtiyari, halsiz bir gülüş döküldü. Yaşananlar baştan aşağı absürttü. Yine de göğsünün derinliklerinde yavaş yavaş bir sevinç filizlenmeye başladı. Kimsenin onu kurtarmaya gelmeyeceğini sanmıştı. Ama yanılmıştı.

Artık yalnız değildi.

Kanlı elini yukarı doğru kaldırdı. Hina bunu görünce endişeyle irkildi. Kaito onun bu tepkisine aldırmadan genç kızın yanağını okşadı. Kusursuz tenini kirletmek istemediği için parmak uçlarıyla sadece sıcaklığını hissetmeye çalıştı. Kısa bir süre sonra rahatlamayla içini çekti.

“Kaito Usta, neyiniz var? Canınız çok mu yanıyor?”

“Sadece yaşadığın için mutluyum. Öyle mutluyum ki… Ve özür dilerim Hina. Çok özür dilerim.”

“K-Kaito Ustaaa! Lütfen özür dilemeyin! Her şey yolunda. Bundan sonra, sonsuza ve tüm ebediyete kadar, hastalıkta ve sağlıkta, nefes aldığım sürece size tüm kalbimle hizmet edeceğim! Ah, içimdeki bu aşk! Bu hisler! Yoksa bunlar analık içgüdüsünün ilk kıpırtıları mı?”

Hina, yüzünde kendinden geçmiş bir ifadeyle kendi kendine mırıldanmaya başladı. Ancak hemen ardından bakışları sertleşti. Zümrüt yeşili gözlerinden vahşi, ölümcül bir ışık geçti.

“…Ve görünüşe göre size zarar vermeye cüret eden o canavarlardan son bir tane kalmış.”

Kaito başını kaldırdığında Vlad’ın, bilinmez bir sebeple, deri çizmelerinin tabanıyla babasının etrafa saçılmış iç organlarını çiğnediğini gördü. Vlad’ın o buz gibi yüzüne baktıkça damarlarındaki kanın çekildiğini hissetti. Adam öfkeden kudurmuş gibiydi. Bu hiddetle, hem Kaito’yu hem de Hina’yı hiç vakit kaybetmeden ezip geçmek niyetinde olduğu her halinden anlaşılıyorken adeta burnundan soluyordu.

“Çürü de geber, pislik herif.”

“Hina, hayır!”

Bir sonraki an Hina gözden kayboldu. Yaralı olmasına rağmen kargısını kaptığı gibi fırladı. Göz bebekleri büyümüş halde silahını Vlad’a doğru savurdu. Vlad ona dönüp bakmadı bile, sadece parmaklarını şıklattı.

Karanlık ve mavi taç yaprakları havada süzülürken boşlukta dönen bir testere belirdi.

Testere Hina’ya değil, doğrudan Kaito’ya doğru fırladı. Vlad, Hina’nın ne yapacağını görmek istercesine duygusuz gözlerini ona dikti. Genç kız bir an bile tereddüt etmedi. Kargısını elinden bırakıp bedenini imkansız bir açıyla bükerek kendini Kaito’nun üzerine attı.

Kaito, bir anlığına onun bedeninde Neue’nin gölgesini görür gibi oldu.

“Hina, hayır!”

Kaito, hiç düşünmeden Hina’yı kenara iterek testerenin yolundan çekti.

“…Ne? Kaito… Usta?”

Kızın gözleri şaşkınlıkla açılmış, kolları iki yana savrulmuştu. Kaito ona bakıp gülümsedi.

Ardından bedenini kavurucu bir sıcaklık yaladı. Karnı boydan boya yarılmıştı. Dönen testere her ne kadar gösterişli dursa da Hina’nın kargısından daha körelmiş bir silahtı. Kaito ikiye bölünmekten kurtulmuştu ama bağırsakları yaradan dışarı dökülüyordu. Tek bir kelime bile edemeden yere yığıldı. Hina çılgınca bir çığlık attı.

“Kaito… Usta? Kaito Usta, Kaito Usta! Hayııııııııııııır!”

“…Öhh… Gah, hrrk… Öhö…”

Kaito, kalbinden dışarı sıcak bir şeylerin pompalandığını hissedebiliyordu. Nabzının kulaklarında çınlayan gürültülü sesi sinir bozucuydu. Yerde tir tir titreyerek yatarken zihninden silik bir düşünce geçti.

Umarım… Hina bu… fırsatı kullanıp… kaçar… Ama pek… sanmıyorum…

Kızın karakterini bildiğinden, onu burada bırakıp gitmeyeceğinden adı gibi emindi. Ona kaçmasını söylemenin bir yolunu bulmalıydı. Fakat ses telleri artık ona itaat etmiyordu. Görüş alanı giderek karardı.

Her yerin kapkara kesilmesi gerekirken gözlerinin önünden bir ışık hüzmesi geçti. Neydi bu his? Göğsündeki ışınlanma çemberini aktif ettiği anı hatırladı. Kendi kanına karışan Elisabeth’in kanındaki büyülü enerjinin kıpırdanışını hissediyordu. Ölümün eşiğindeki Kaito’nun ruhu, kandaki o güçlü büyüyle rezonansa giriyordu.

Kandaki hatıralar yüzeye çıkmaya başladı.

Tıpkı masallardaki gibi, hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu sanki.

Ama bu çok daha farklı, uğursuz bir şeydi.

Vahşice katledilmiş sayısız ceset. Havalanan yüzlerce karga. Tek bir ağızdan kan isteyen çılgın bir kalabalık. Deli gömleği içinde havada asılı duran bir kız. Yatak odasının penceresinden dışarıyı seyreden çelimsiz, küçük bir çocuk.

İnce uzun parmaklar, geceliğinin örttüğü cılız omuzlarına doğru usulca sokuldu.

Kız irkilerek karışık siyah saçlarını savurdu. Telaşla arkasına döndü. Bakışları, teslim oluyormuş gibi ellerini havaya kaldıran adama takıldı. Onun yüzünü görünce rahatlamayla derin bir nefes verdi.

“Ah, Vlad Amca. Beni böyle korkutma lütfen.”

“Ah, Elisabeth. Benim güzel kızım. Uslu bir kız oldun mu bakayım? Yine gizlice kedileri öldürmüyorsun, değil mi?”

“Hayır. Artık öyle şeyler yapmıyorum.”

“Öyle mi dersin? Ama merak etme. Ne yaparsan yap, bu sırrı her zaman saklayacağım.”

Amcasının yüz hatları onunkilere çok benziyordu ve sesinde kavuşmanın verdiği o neşeli ton vardı. Adam, nedense Elisabeth’e yeğeni yerine her zaman kızıymış gibi hitap ederdi.

Elisabeth tam cevap verecekken eliyle ağzını kapattı. Kuru bir öksürük krizinin ardından kan kustu. Vlad, kızın acı çektiğini görünce asıl niyetini ortaya koydu.

“Ah, amansız bir hastalıkla doğan zavallı Elisabeth. Tıpkı benim gibi acımasız bir fıtrata sahip olan sevgili Elisabeth. Sende o potansiyel var ama ölümün kıyısında kapana kısılmış durumdasın. Hastalığını iyileştirmeye geldim.”

“Gerçekten mi? Ama amca, doktorlar bile bunun çaresi olmadığını söylüyor. Hem ‘potansiyel’ derken neyi kastediyorsun?”

“Zamanı gelince anlayacaksın. Şimdi gel ve bunu al. Ama senin yaramazlıklarını gizli tuttuğum gibi, senin de bundan kimseye bahsetmemen gerek.”

Amcası işaret parmağını dudaklarına götürüp göz kırptı. Elisabeth başıyla onayladı. Vlad kızın başını okşayarak onu takdir etti ve çantasından bir şey çıkardı.

“Bununla, kesinlikle herkesten çok daha keyifli bir hayat süreceksin.”

Kızın uzattığı ellerine gri, etsi bir kütle bıraktı. Tıpkı bir insan kalbine benziyordu.

Bu eti yedikten sonra Elisabeth on altı yaşına kadar sapasağlam ulaştı.

Herkes bu mucizevi kurtuluşa sevindi. Ancak bu mucizenin bir bedeli varmış gibi, çok geçmeden anne ve babasını kaybetti. Bir gece, bindikleri araba uçurumdan yuvarlanmıştı. Kazanın nedeni belirlenemedi ama kazadan hemen önce, yaşlı bir köylü yol kenarında devasa, siyah bir köpek gördüğünü söylemişti.

Cenazenin olduğu gece Elisabeth, çocukluğundaki gibi pencerenin kenarında oturmuş, üzerindeki siyah yas elbisesiyle duruyordu. Solgun bir parmak omzuna dokundu. İrkilerek gözü yaşlı yüzünü yukarı kaldırdı.

Karşısında siyahlar içinde amcası duruyordu. Normalde uzakta, taşrada seyahatte olması gerekirdi.

“Vlad Amca.”

“Ah, Elisabeth! Seni böyle hayatta ve sağlıklı gördüğüme çok sevindim, sevgilim!”

Bu karşılamadaki tuhaflığı fark edemeyen Elisabeth, sevgili amcasına sarılmak için ileri atıldı. Fakat adam birdenbire ellerini çırpmaya başladı. Kız şaşkınlıkla olduğu yerde kalakaldı. Anne babası daha yeni ölmüşken, amcası sanki bu durum çok önemsiz bir şeymiş gibi neşeyle alkış tutuyordu.

“…Amca?”

“İblisin eti içinde kök salmayı başarmış!”

Elisabeth onun neyden bahsettiğini anlayamadı. Ancak ay ışığının altında ona tekrar baktığında bir şeyi fark etti. Adamın yüzü, yaşına göre çok fazla genç ve fazlasıyla yakışıklı görünüyordu.

Ayrıca bu görünüşün ardında şeytani bir şeyler vardı. Adam, bir çocuğu yaramazlığa davet eder gibi neşeli bir ses tonuyla konuşmaya devam etti.

“Elisabeth, artık hiçbir insani hastalık seni öldüremez. Ancak bundan sonra başkalarına acı çektirmeli, onların acılarını ve ruhlarındaki karmaşayı kendi bedenine sunmalısın. Eğer yapmazsın, içindeki iblis eti çürür ve sen de dayanılmaz sancılar içinde can verirsin. Hayır, hayır, korkmana gerek yok. Müsterih ol benim zavallı, güzel Elisabeth’im.”

Vlad ay ışığının altında dişlerini göstererek sırıttı. Yüzündeki o şeytani gülümsemeyle konuşmasını sürdürdü.

“Ailen sana bu toprakların halkını, canının istediği gibi hükmedeceğin koca bir tebaayı miras bıraktı. Tabağını tamamen sıyırana, tıka basa doyana kadar yiyebildiğin kadar yemelisin.”

Elisabeth, amcasının şaka yapmadığını hissetti. Çok sonra da olsa gerçeği kavramıştı. Yıllar önce yediği o şey, asla dokunulmaması gereken, lanetli bir şeydi.

Elisabeth titreyerek omuzlarına sarıldı. Amcası gülümseyerek tekrar konuştu.

“Evet, Elisabeth Le Fanu. Artık herkesten daha doymak bilmez bir dişi haline gelebilirsin.”

Birkaç gün sonra Elisabeth, bedenini kasıp kavuran o acıya daha fazla dayanamadı. Amcası Vlad’ın yardımıyla ilk kez gerçek bir işkence aleti kullandı ve ilk cinayetini işledi.

Bir çıkrık yardımıyla canlı bir insanın bağırsaklarını söktü; asılı bir kafesin içindeki genç bir kızı, bir yandan ağlayıp bir yandan kusarak katletti. Kız her geçen gün arkasında daha fazla ceset bırakırken Vlad onun yanında kahkahalar atıyordu.

“Çok iyi, Elisabeth, çok, çok iyi! Daha fazlasını yap Elisabeth, daha fazlasını! Ne düşünüyorsun, benim sevgili kızım? Eğlenmiyor musun?”

“…Evet, belki… Haklı olabilirsin…”

Gözlerinde yaşlarla katlettiği, kendisinden nefret eden, ona kin besleyen ve ölmesini dileyen insanların cesetlerine baktı. O ağlayıp özür diledikçe, ölenlerin nefreti daha da büyüyor, sınırı olmayan bir canavara dönüşüyordu.

Çok geçmeden, o zehirli çiçek tamamen açtı.

Düzinelerce kez canına kıymaya yeltendi ama Vlad her seferinde ona engel oldu. Ancak amcasının bir araya getirdiği o iblisvari dostlarla tanıştıktan sonra nihayet karşı koymayı bıraktı.

“Ağlasam da gülsem de sonuç hiç değişmiyor.”

Kaderine boyun eğdi. Büyüyle dokuduğu bir elbiseye büründü, biriktirdiği tüm enerjiyi işkence aletlerini çağırmak için kullandı ve şatosunun etrafındaki kasaba halkını kılıçtan geçirdi.

Günahsız tebaasının canına kıyarken, taht odasında tek başına oturmuş, kadehindeki şarabı ağır ağır sallıyordu.

Domuz eti yerken ya da biftek ziyafeti çekerken kim özür diler ki? Dökeceğim hiçbir gözyaşı, hissedeceğim hiçbir pişmanlık ne kim olduğumu ne de yaptıklarımı değiştirecek. Bu yüzden seçimimi yaptım. Gururlu olmayı seçiyorum.

Bu dünyadaki tüm insanları kendime kurban ederken sevinçten sarhoş olmayı seçiyorum.

Başkalarını kurban ederken neden ağlayacakmışım? Neden özür dileyecekmişim? Sizi katlederken kahkahalar atacağım. Hepinizi tabağıma dizeceğim. Sizi yiyip bitirmekten zevk alacağım. Karnım tıka basa doyduğunda da memnuniyetle sıvazlayacağım. Yine de beni öldürmek hepinizin hakkı. Sizi tüketirken merhamet göstermeyeceğim ama yiyenle yenenin yer değiştireceği o gün elbet gelecek ve ben de bir idam direğinde can vereceğim.

Beni kınayın. Benden nefret edin. Adıma lanet okuyup beni cehennemin dibine yollayın!

Ben İşkence Prensesi Elisabeth Le Fanu!

Ben tüm yaratılışın yüz çevirdiği, o gururlu kurt ve aşağılık dişi domuzum!

Bu olayın ardından Elisabeth, en güçlü iblisinkiyle aşık atacak bir büyü gücü biriktirerek arkasında sayısız kanlı efsane bıraktı. Bir kez daha Vlad için biçilmiş kaftan bir varis haline gelmişti. Ancak her ne hikmetse, ansızın babalığı olduğunu iddia eden bu adama isyan bayrağını çekti.

Vlad'ın adamlarını binlerce, on binlerce kazığa geçirirken yüzünde bir gülümseme vardı.

Merhaba Vlad. Dengini bulacağın o günün hiç gelmeyeceğine gerçekten inanmış olamazsın, değil mi? İşte hesap günü geldi. Senin kaderin de benimkiyle aynı, hak ettiğimiz gibi birer domuz gibi geberip gideceğiz.

İkisi aynı anda hamle yapıp birbirlerini yere serdiler ve sonunda Kilise tarafından yakalandılar.

Tanrı korkusu olmadan işlediği o iğrenç günahlar, belki de sadece hayatta kalma süresini biraz daha uzatmak içindi.

Ya da belki de gücü ve müttefikleri normal bir insanın asla karşı duramayacağı bir seviyeye ulaşan babasını alt etmek içindi.

Amacı her zaman bir sır olarak kalacaktı.

...Öhh, kah!

Kaito kendine geldiğinde kan kustu. Şanslıydı ki boğazının gerisinde biriken kanı dışarı püskürtebilmişti. Ansızın gelen acı, ruhunu sürüklendiği o şok dalgasından çekip çıkardı. Elisabeth'in anıları zihninden silinirken geride hiçbir iz kalmadı. Durmaksızın kan kaybettiği gerçeğiyle birlikte gerçek dünya zihnine hücum etti.

Üzerinde yattığı zemin bir battaniye gibi sıcak ve garip bir şekilde yumuşaktı. Duyuları artık onu yarı yolda bırakıyordu. Kendi kanından gölün içinde yatmak tuhaf bir rahatlama hissi veriyordu.

Gözlerini tekrar kapatan Kaito, az önce şahit olduğu anıları düşündü.

Zor zamanlar geçirmişsin, bunu kabul etmek gerek. Yaşadıklarına bakılırsa, seni kimse kurtaramazdı zaten.

Uykunun cazibesine kapılmamak için direnen Kaito gözlerini açtı. Görüşü bulanıktı, karanlıkta pek bir şey seçemiyordu. Ancak Hina'nın kargısını savurarak bir şeylerle çarpıştığını fark edebiliyordu.

Kızı onu koruyordu. Kafası zonklarken düşünmeye çalıştı.

Tanrı bile senden yüz çevirmişti. Yine de bilerek... İşkence Prensesi olmayı kendin seçtin. Dostum, bunu anlamama imkan yok.

Kaito elini uzattı. Parmakları kendisini çevreleyen yapışkan kan gölüne battı. Kolunu biraz daha uzatarak zeminin kuru bir yerini aradı. Kolu titrerken çaresizce hareket etmeye başladı.

Hayatta kalmak ya da savaşmak için bile olsa... Böyle bir şeyi nasıl bu kadar kolay, bu kadar utanmazca seçebildin, hiç aklım almıyor...

Zeminde debelenirken parmak uçlarını tekrar hareket ettirdi. Acıyı ve durmaksızın akan kanı görmezden gelerek yerde bir solucan gibi süründü. Kaçma niyetinde olduğunu düşünen Vlad, hafifçe gülerek mırıldandı.

“Görünüşe göre ustan, onun için savaşırken bile seni terk etmeyi düşünüyor. Buna rağmen devam etmek istiyor musun?”

“Usta Kaito kaçıyor mu? Ne harika! O zaman ona ihtiyaç duyduğu kadar zaman kazandıracağım!”

Kılıçların birbirine çarpmasından çıkan metalik sesler odada yankılandı. Bu sırada Kaito sürünmeye devam ediyordu. Yerde kanlı izler bırakıyor, bu çizgileri birbirine bağlarken hafifçe gülüyordu.

“Ama yine de... Sanırım sonunda ortak bir noktamız çıktı. Hani derler ya... Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş.”

Tıpkı o akılsızın dediği gibiydi. Kaito ve Elisabeth'in birbirine çok benzediği bir konu vardı. Kaito kolunu biraz daha ileri uzattı. Dışarı fırlamış bağırsaklarını zorlayarak yere bir rün çizdi.

“Ben zaten ölüyüm... Yaşarken de adama doğru dürüst tek bir darbe bile vuramadım. Ama sen hala hayattasın, bu yüzden... Fırsatın varken... Git ve babana sağlam bir yumruk patlat.”

Kaito parmağıyla çemberin başını ve sonunu birleştirdi. İşini nihayet bitirdiğinde olduğu yere yığıldı. Kanın büyü enerjisiyle alevlendiğini hissedebiliyordu. Sonunda ne olduğunu anlayan Vlad öfkeyle haykırdı.

“...Bu da ne—”

Kaito'nun hemen önünde, Elisabeth'in çağırma çemberi tamamlanmıştı.

İlk hayatı boyunca edindiği bir beceri vardı; acı çekerek öğrendiği hiçbir bilgiyi asla unutmuyordu. Kaybolmamak için şatonun yeraltı tünellerinin haritasını derisine kazırken de bu özelliğinden yararlanmıştı.

Ve bir keresinde Elisabeth'e, göğsüne bir ışınlanma çemberi kazıtmayı başarmıştı.

Işınlanma çemberini hafızasındaki gibi çizmişti ve çember vahşi bir şekilde dalgalanmaya başladı. Elisabeth'in büyü enerjisiyle dolup taşan kan zeminde akıyordu. Erimiş yakutları andıran canlı, kıpkırmızı rengiyle parıldıyordu.

Çemberin yaydığı ışık sayesinde Kaito nihayet odada neler olup bittiğini görebildi. Vlad yüzünde sabırsız bir ifadeyle saldırılar savuruyor, Hina ise her nasılsa onu engellemeyi başarıyordu. Kaito kan kusarak çığlık attı.

“Ve sonra, bu pisliği temizlediğinde, yemin ettiğin gibi doğruca cehennemin dibine gidebilirsin! ELISABETH!”

Kaito'nun çığlığıyla birlikte çemberden dışarı büyük bir karanlık patladı. Kıpkırmızı çiçek yaprakları kanlı bir kasırga gibi odanın içinde dönmeye başladı.

Karanlık ve yaprak fırtınasının ortasında uzun bir elbise dalgalandı. Elbisenin kızıl astarı görüş açısını kapladı. Deriyle sarılı dolgun göğsünü öne çıkaran, beyaz tenli bir kadın belirdi. Siyah saçları arkasında dalgalanırken, kırmızı gözlerini Kaito'ya dikti.

Kendi tarzındaki elbisesi ve şeytani güzelliğiyle Kaito'nun kan ve revanının ortasına indi.

Bu, çarpık ama son derece güzel bir manzaraydı.

Elinde Frankenthal İnfazcı Kılıcı'nı tutuyordu.

“Merhaba Vlad.”

Durumu anında kavrayan Elisabeth, karanlık bir kahkaha patlattı. Dudakları hayal edilebilecek en hain ama en asil şekilde kıvrıldı. Vlad bir adım geri çekildi.

Kana bulanmış Elisabeth, şu anda Kilise'nin prangalarından kurtulmuş durumdaydı. Vlad ise sadece zincirlenmekle kalmamış, Kaiser de yanında değildi. Avına bakan bir yırtıcı gibi dudaklarını yaladı.

Frankenthal İnfazcı Kılıcı'nı havaya kaldırdı. Kızıl çiçek yaprakları ve karanlık, namlunun etrafında girdap gibi döndü. Ardından, bir idamı gerçekleştirircesine parıldayan kılıcı aşağı indirdi.

“Şimdi yapayalnız geber git; cennetin, yerin ve tüm yaratılışın laneti üzerine olsun!”

Her yönden fırlayan zincirler bir anda odayı doldurdu. Yerde yatan Hina'nın başının üzerinden uçarak hizmetçileri parça pinçik ettiler ve bir yılan gibi Vlad'ın etrafını sardılar. Vlad kendi karanlığı ve mavi yapraklarıyla zincirleri kırmaya çalışarak çırpındı. Ancak zincirler, o kesmeye yetişemeden daha hızlı dolanıyordu etrafına. Kemikleri, tenini sıkıştıran halkaların altında gıcırdadı.

“Tch... Ah, rrrgh...”

Bir zamanlar Elisabeth'in olduğu gibi, zincirlerle havada asılı kaldı. Etrafında, ölüler için hazırlanmış devasa bir buket gibi kıpkırmızı yapraklar birikti. Sonra, bir an içinde eriyerek kazıklı bir platforma dönüştü. Zincirler Vlad'ı oraya sabitledi. Elisabeth kılıcını tekrar savurduğunda ardında kızıl alevler bıraktı. Bu bir iblis ateşi değil, ölümlülerin ateşiydi.

Sanki bizzat halk tarafından yargılanıyormuş gibi, insanların alevlerinde yanıyordu.

“Böyle bir şey tarafından... alt edileceğim... Bu acı bir şaka olmalı, Elisabeth...”

Yoğun bir karanlık ve mavi yapraklar Vlad'ın etrafında döndü. Ancak zincirler kırılmadı ve alevler şık paltosunun eteklerine sıçradı. Eti yanmaya başlamıştı. Şaşkınlık içinde gözlerini açtı.

Mavi gözlerini Elisabeth'e dikmişti. Elisabeth ise ona neredeyse şefkatli görünen bir gülümsemeyle karşılık verdi. Vlad, sanki durumun ciddiyetini ancak kavrayabilmiş gibi çaresizce etrafına bakındı.

İlk defa kendini ölümün pençesinde çaresizce kapana kısılmış bulmuştu.

Ağzından, sanki ona yalvarıyormuş gibi titrek bir mırıltı döküldü.

“Elisabeth... Elisabeth... Elisabeth... Elisabeth...”

“Zalimler öldürülür, tiranlar asılır ve katiller katledilir. Dünyanın kanunu budur. İşkencecilerin sonu, kurtuluş ümidi olmadan cehenneme sürüklenirken kendi çığlıklarıyla süslenmelidir. Bir işkencecinin hayatı ancak o zaman tamamına erer; bu yüzden kaderinle yüzleş, seni aşağılık adam. Kaçmaya niyetim yok. Yakında ben de arkandan geleceğim.”

Vlad'ın uzun saçlarının uçları alev aldı. Artık asil duruşunu koruyamıyor, vücudu kasılıyordu. Platform hafifçe gıcırdadı. Ardından tüm teni alevler içinde kaldı. Sıradan bir insan gibi yanarken, Elisabeth hükmünü verdi.

“Yakılarak can vermek; senin ve benim için en uygun son.”

“ELISABETH!”

Vlad nefret dolu bir çığlık atarken alevler onu tamamen yuttu.

Alevler yüzünü şişirip cızırdatıyordu. Ten kömüre dönüştü. Ve sonunda tüm bedeni yanıp kül oldu. Geriye sadece kemikler kaldı ve zincirler onları da acımasızca un ufak etti. Beyaz bir küle dönüşerek havaya savruldu ve rüzgarda kayboldu. Vlad Le Fanu, İşkence Prensesi Elisabeth Le Fanu'nun kurbanlarından biri olmaktan öteye gidememişti.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

NOVZON OKUYUCU TOPLULUĞU

Okuma keyfin yarıda kalmasın.

Bu seriden birkaç bölüm tükettin! Hesabını oluşturarak okuma deneyimini kesintisiz hale getir:

  • Kaldığın Yeri Asla Kaybetme Tüm cihazlarında okuduğun son bölüm ve sayfa otomatik senkronize olur.
  • Özel Kütüphane & Geçmiş Favori serilerini listene ekle, okuma geçmişini dilediğin gibi yönet.
  • Yeni Bölüm Bildirimleri Takip ettiğin serilere yeni bölüm geldiğinde anında haberdar ol.

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.