İşkence Prensesi’nin Doğduğu Topraklar

Elisabeth, her zamanki odasında bacak bacak üstüne atmış oturuyordu.

Aslan pençeli tahtının üzerinde, kasvetli ve bulutlu gökyüzünü süzüyordu. Önünde soluk mavi bir ışık küresi süzülmekteydi. Kaito’ya ayrıntılar anlatılmamıştı ama küre yavaşça döndükçe, üzerinde oldukça önemli birine ait olduğu sezilen bir görüntü beliriyordu. Ancak küreye hangi açıdan bakılırsa bakılsın tam karşıda duran bu yüz, sanki bir sis bulutuna hapsolmuşçasına bulanıktı. Tek bir belirgin hat seçmek bile neredeyse imkansızdı.

Gizemli figür, buz gibi soğuk ve alçak bir sesle konuştu.

“Kaiser’in başkente nakledilmesi gündemdeydi, bu yüzden mührü henüz tamamlanmamıştı. Üstelik, Clueless denen o budala yaltaklanma konusunda yetenekliydi; Kaiser’in tutulduğu gizli bölgeyi ve onu serbest bırakma yöntemini, hapishaneden sorumlu subaydan sızdırmayı başardı. Dahası, ben de dahil olmak üzere Kilise yönetiminin büyük bir kısmı festival hazırlıkları için başkente doğru yola çıkmıştı, bu da Kilise savunmasını zayıf bıraktı... Bu hadise, tarafımızdaki çeşitli ihmallerin ve talihsizliklerin bir sonucudur.”

“Lafı dolandırma da engellenebilirdi de şuna, budala. Halkla ilişkiler çalışmalarını bir kenara bırak ve asıl meseleye gel.”

“Kilise resmen talep eder; Elisabeth Le Fanu, Kaiser’i öldürecek ya da ele geçireceksin.”

Elisabeth, küreden gelen bu açıklama üzerine sessiz bir zaferle içini çekti. Bacaklarını diğer yöne doğru atıp dişlerini göstererek güldü.

“Anlaşılan yine sizin pisliğinizi temizlemek bana kaldı. Zaten hep böyle oluyor. Tanrı’nız bir kez daha parmağını bile oynatmıyor ve sizi kaderinizle baş başa bırakıyor. Sizi koruyan tek şey elinizdeki yetki. Tanrı’nızın adıyla tasmalar takıyor, sonra da arkaya yaslanıp o köpeklerin üzerinde kırbaç şaklatıyorsunuz.”

“O canavarlarla aşık atacak gücümüz yok. Bu yüzden size bel bağlamak zorundayız. Fakat bu durum, Tanrı’nın her an yanımızda olduğu gerçeğiyle asla çelişmez. Bizi sınadığı doğrudur ancak kutsamaları, tıpkı diğer tüm çocukları için olduğu gibi bizimledir.”

“Ha! Ne güzel de ezberlemişsin o süslü yalanları, sahtekâr! Doktrininize göre, o iblis sözleşmeleriyle iğrenç formlara bürünen adamlar da O’nun yaratıkları değil mi? Ya ben? İşkence Prensesi olduğum halde, ben de senin Tanrı’nın bir kulu değil miyim? Bize olan kutsamaları nerede o halde? Kelimelerin ikiyüzlülük kokuyor!”

“Kutsamaları her daim seninleydi. Tanrı sonsuz merhamet sahibidir. Keşke şunu fark edebilsen; O seni cezalandırırken bile, günahlarından arınman umuduyla mutlaka kanlı gözyaşları döküyordur. Seni çocukluğundan beri tanırım Elisabeth, aziz dostumun kızı... İblislerden nefret etmek için her türlü sebebin var.”

Elisabeth’in kaşı seğirdi. Yüzü karanlığa büründü, dudaklarını birbirine bastırdı. Kaito, onun yanından bu ifadeyi endişeyle izliyordu. Fakat Elisabeth ona doğru öfkeyle bakınca, hemen duruşunu dikleştirdi.

Ses, Elisabeth’in sessizliğine aldırış etmeden devam etti.

“Kılıcının üzerine kazıdığımız sözleri sakın unutma. Dilediğin gibi hareket etmekte özgürsün. Fakat Tanrı’nın senin kurtuluşun olması için dua et. Çünkü başlangıç, süreç ve son; her şey O’nun avucunun içindedir. Kilise, Kaiser’in üzerine de bir dizi kısıtlama yerleştirdi. Bunların hepsini bugün gün doğarken harekete geçirdik. Yedi gün boyunca etkili olacaklar; yani infazını gerçekleştirmek için bu kadar süren var.”

Adamın ses tonu, zaman sınırını bildirirken bile değişmemişti. Tehditkâr bir ağırlık taşımıyordu. Kaito’nun yüreğine asıl korku salan da buydu. Elisabeth’in yanında dururken zihni hızla dönmeye başladı.

Yedi gün, ha? Bu kadar kısa sürede Kaiser gibi biriyle başa çıkabilecek miydi? Ya başaramazsa?

Öyle bir durumda dünyanın başına ne tür felaketler gelirdi?

Söyleyecek sözü kalmayan ses, tüyler ürpertici bir emirle konuşmasını sonlandırdı.

“Öleceğin gün gelmeden önce, en azından bir parça iyilik yapmaya çalış.”

Küredeki ışık söndü ve nesne hafif bir tık sesiyle yere düştü. Kaito eğilip onu yerden aldı. Küre aslında ince bir kağıttan yapılmıştı. Işığın nereden geldiğine dair hiçbir fikri yoktu.

Hâlâ kafası karışık bir halde başını kaldırıp Elisabeth’e sordu:

“Bu da neydi şimdi?”

“Kilise’nin başı olan Godot Deus’tan bir mesaj. Tam o adama yakışacak rüküşlükte bir antika parçası işte.”

Daha fazla bir şey söylemeden başını iki yana salladı. Elisabeth boşluğa bakarken, Kaito zihnini en çok meşgul eden soruyu sormaya karar verdi.

“Peki, Kaiser’in nereye gittiğine dair bir fikrin var mı?”

“Elbette.”

Cevabı anında gelmişti. Kaito bir anlığına rahatlama hissetti. Kaiser’in yerini tespit edip edememeleri, görevin zorluğunu tamamen değiştiriyordu.

Elisabeth, çökmüş duvarın boşluğundan sanki çok uzaklardaki bir şeye bakıyormuş gibi gözlerini kısarak dışarıyı süzdü. Önünde sonsuz bir karanlık ağaç denizi ve belli belirsiz parıldayan gri bulutlar uzanıyordu.

“Kaiser evine döndü. Benim şatoma, doğduğum yere.”

Kaiser neden Elisabeth’in doğduğu yere dönmüştü?

Ve neden Elisabeth’in ismini o kadar şefkatle haykırmıştı?

Kaito onun açıklama yapmasını bekledi. Ancak Elisabeth sustu, Kaito da daha fazla üstelemedi. Öylece durup duvardaki delikten dışarıyı seyrettiler.

Sessizlik uzayıp gitti. Dışarıdan esen rüzgar, beraberinde yağmur kokusu getiriyordu. Elisabeth sonunda derin bir nefes alıp verdi. Tch diye bir ses çıkararak yerinden öyle bir hızla kalktı ki sandalyesi devrildi.

“...Gidelim.”

“...Hmm, gidelim.”

Sesinden öfke fışkırıyordu; Kaito sadece başını sallayarak onayladı.

Bir sonraki an bacağında sert bir tekme hissetti. Görünüşe göre verdiği tepki, bir hizmetçi için fazla laubali kaçmıştı.

Elisabeth’in memleketi yüksek bir duvarın ardındaydı.

Soylu Le Fanu hanedanının bir zamanlar sahip olduğu tüm topraklar içinde, bu şato kasabasının yeri bambaşkaydı. İşkence Prensesi’nin kanla yıkanmış efsanesi işte burada başlamıştı.

Kasaba, arka planını dik bir dağ sırasının oluşturduğu, merkezinde ise görkemli beyaz duvarlı Le Fanu şatosunun yükseldiği bir yelpaze biçiminde inşa edilmişti. Benzersiz coğrafi yapısından sonuna kadar faydalanılmıştı. Şehri çevreleyen duvar, efsanevi canavarlar için bir çağırma platformu işlevi görüyor ve acil durumlarda ek bir savunma katmanı sağlıyordu. Ancak şimdi o duvar bambaşka bir amaca hizmet ediyordu.

Kapısı sımsıkı kapalı olan duvar, şehri dış dünyadan soyutlamıştı. Eğer biri o eşiğin ötesine tek bir adım atacak olsa, kendini bir anda ölümün kucağında bulurdu.

O yükselen bariyer, artık kasaba için devasa bir mezar taşı niteliğindeydi.

Söylentilere göre İşkence Prensesi bizzat kendisi, yani Elisabeth Le Fanu, bir zamanlar o kapıyı mühürlemiş, kasabanın her yerine işkence aletleri çağırmış ve bunları her bir sakinin üzerinde kullanmıştı. Katliam ziyafeti üç gün üç gece sürmüş; bu süre boyunca havayı dolduran dinmek bilmez acı çığlıkları, görkemli bir senfoni gibi yankılanmıştı.

Bu kasabadaki katliamı; Kazıklı Ova’yı ve Dağ Köyü’ndeki Ölüm Dansı’nı gölgede bırakmak, her zamankinden daha fazla ceset yaratmak için bir fırsat olarak kullanmıştı.

...Öğrendikçe işler daha da korkunç bir hal alıyor.

Tüm bunlar Kaito’nun bizzat Elisabeth’ten öğrendiği bilgilerdi.

Gidecekleri yer hakkında soru sorduğunda Elisabeth, Kilise tarafından hazırlanmış İşkence Prensesi Kayıtları başlıklı bir belgeyi önüne fırlatmıştı. Giriş bölümündeki o kan donduran hikayeyi okuduktan sonraki dehşete düşmüş yüzünü gören kadın, sadece bir küçümsemeyle güldü.

“Sen beni kim sanıyordun? Ben Elisabeth Le Fanu’yum, İşkence Prensesi.”

“İblisleri avlıyor olabilirim ama hâlâ bu dünyanın gördüğü en büyük suçluyum; ölümün bile günahlarımı temizleyemeyeceği biri.”

Elisabeth, Kaito ve Hina’nın şu an üzerinde durduğu topraklar, tüm o ürpertici hikayelerin doğduğu yerdi.

Önlerinde kömürleşmiş bir harabe uzanıyordu.

Katliamdan sonra devasa miktardaki cesedi ne yapacaklarını bilemeyen yetkililer, en sonunda duvarların arkasındaki her şeyi ateşe vermeye karar vermişlerdi. Yangın yedi gün yedi gece boyunca yanmaya terk edilmişti. Ancak cehennem ateşi söndükten sonra bile cesetleri toplamak için hiçbir çaba sarf edilmemişti. Kasaba basitçe lanetli ilan edilmiş ve abluka altına alınmıştı.

Kaito, karbonlaşmış enkazın çatlakları arasından sırıtan insan kemiği yığınlarını görünce kısık bir sesle mırıldandı.

“Pek iç açıcı bir manzara değilmiş.”

“Hayır, hiç değil. Kilise burayı Tanrı tarafından terk edilmiş olarak yaftaladı.”

Elisabeth sanki bu olanların kendisiyle hiçbir ilgisi yokmuş gibi konuşuyordu; Kaito ise sadece kısa bir baş onayı verdi.

Bu tanımda hiçbir mübalağa yoktu. Çürümüş evler, paslı işkence aletleri ve enkazın arasına saçılmış sayısız iskelet, cehennemi tasvir eden dini tabloları andırıyordu. Çatıları yanmış evlerin tuğla temelleri bir fon oluşturuyor, demir kazıklara geçirilmiş sayısız iskelet ise adeta iblislere sunulan kurbanlar gibi duruyordu.

Bu korkunç manzaranın tam aksine, beyaz şato dimdik ve ışıltılı bir şekilde yükseliyordu. Kurumdan veya çürümeden tek etkilenmeyen yer orasıydı.

Bir çamur ve kül yığınının tepesine kondurulmuş bir oyuncak gibi duruyordu.

Bu tuhaf manzaranın müsebbibi olan Elisabeth, kısa bir an dişlerini gıcırdattı.

“Tch. Şikayet edecek durumda değilim ama buranın havası berbat. Tetikte olun. Kaiser çoktan yerleşmiş bile. Bizi nelerin beklediğine dair en ufak bir fikrim yok ama her neyse, hoş bir şey olmayacağına emin olabilirsiniz.”

“Emredersiniz hanımım. Çatışmaya hazır olacağım. Efendi Kaito, zarar görmemeniz için lütfen arkamda durun.”

“Ah, tamam. Sağ ol.”

Kaito başını salladı ve usulca Hina’nın arkasına geçti. Hina genişçe sırıtarak hafifçe eğildi.

“Müsterih olun. Ne pahasına olursa olsun sizi koruyacağım, Efendim.”

Sözlerinden her zamanki hayranlık akıyordu ama ellerinde devasa bir kargı parlıyordu.

Kızın elindeki silah, boyunu aşan heybetiyle zifiri bir gölge düşürüyordu etrafa. Mızrak ucu rahatsız edici derecede kalındı; balta kısmına ise kavisli, iri bir kılıç eklenmişti. Dehşet verici derecede ağır olmalıydı ama Hina, sanki bir çay partisine demlik taşıyormuşçasına büyük bir zarafet ve vakarla kavrıyordu silahını.

Kaito karşısındaki bu manzaranın bir şaka mı yoksa bir kabus mu olduğuna karar veremedi. Gördüklerinin yarattığı o tuhaf illüzyon yüzünden başı dönüyor, dengesini kaybedecek gibi oluyordu.

Elisabeth haklıydı; buranın havası insanın genzini yakıyordu. Atmosferde rahatsız edici bir sıcaklık vardı. Sanki o büyük yangın, yerin derinliklerinde bir yerlerde hâlâ içten içe yanmaya devam ediyordu. Tüm cesetlerin şimdiye dek çoktan çürümüş ya da küle dönmüş olması gerekirdi ancak Kaito, ara sıra burnuna çalınan o keskin çürük kokusunu alabiliyordu. Burada can verenlerin keder ve pişmanlıkları, tıpkı etleri gibi kokuşmuş ve koyu bir balçık gibi her yere sıvanmış gibiydi.

Ve o balçığın kustuğu tüm nefretle kin, tek bir kadına yönelmişti.

İğrenç Elisabeth, tiksindirici Elisabeth, zalim ve çirkin Elisabeth!

Lanet olsun sana, binlerce kez lanet olsun! Sonsuz bir lanet yakana yapışsın, Elisabeth!

Tüm kasaba birleşmiş, sessiz bir kükreyişle haykırıyordu sanki. Bu sadece zihnin bir oyunu değildi.

Burası sonuçta bir ölüm diyarıydı. Elisabeth’in memleketi, İşkence Prensesi’nin doğduğu yerdi. Ancak söz konusu kadın, her yönden üzerine çöken bu baskıya zerre aldırış etmiyordu. Elisabeth, bir hükümdarın soğukkanlılığıyla yürümeye devam etti.

Şu an aklından neler geçiyor acaba?

Kaito onun neler hissettiğini hayal bile edemiyordu. Ama ona ne soracağını ya da nasıl soracağını da bilmiyordu. En başta, sorması için bir sebep olup olmadığından bile emin değildi. Zaten şu an en büyük önceliği, Kayser ile nasıl başa çıkacağını bulmaktı.

Sertleşmiş balçık ve kül yığınlarıyla kaplı yollarda, sadece Elisabeth’i takip etti.

Kasaba, vaktiyle burada işlenen vahşetlerin hatıralarıyla doluydu. Yarıya kadar toprağa gömülmüş kafatasları, bir sebze tarlası gibi sıra sıra dizilmişti. Yangından sağ kurtulabilmiş devasa bir ağacın dallarında, tellerle bağlanmış üç insan ve bir köpek iskeleti sallanıyordu. Hiç şüphe yoktu ki bu düzenek, köpek kurtulmak için çırpındıkça pençeleri alttaki kurbanlara batsın diye kurulmuştu.

Kaito bu korkunç manzara karşısında kaşlarını çattı. Derken, kafataslarından biri yavaşça yığınların arasından başını kaldırdı.

“...Ha?”

“Hmm? Ne oldu Kaito?”

“Şuraya baksana.”

Bir iskelet ağır ağır boynunu bükmüş, boş göz çukurlarını doğrudan Elisabeth’e dikmişti. Kaito gözlerini ovuşturdu. Fakat kaç kez bakarsa baksın, normalde hareketsiz yatması gereken kemik yığını gözlerini onlara dikmiş duruyordu. Tam o anda bir ses duyuldu.

Tık, tık, tık.

Yıkık dökük bir evin arkasından bir grup iskelet belirdi; perişan ve kuru tıkırtılar çıkararak ana yola fırladılar. Arka kısımlarından sokulan mızraklar ağızlarından dışarı fırlamış, omurgaları kıymıklarla darmadağın edilmişti. Kol ve bacakları kesilmişti. Bu trajik bedenleriyle sokakta dans ediyor, sanki büyük bir sevinç içindelermiş gibi dönüp duruyorlardı.

O canice işkencelerin kemiklerini nasıl da yamulttuğunu gören Kaito’nun nefesi kesildi. Onun duraksadığını fark eden iskeletlerden biri yanına sokuldu. Sanki ona yalvarıyormuş gibi elinden geriye kalanı uzattı. Kaito gayriihtiyari eli tuttuğunda, iskelet ters dönmüş bileğini sertçe çekti. Ancak hemen ardından, çatırtılar eşliğinde paramparça oldu.

“Efendi Kaito’ya el sürmeye cüret etme, seni dalkavuk!”

“Ah, pardon.”

Kaito alelacele tekrar Hina’nın arkasına saklandı. İskeletler birbiri ardına üzerlerine atılıyordu. Ama asıl hedefleri olan Elisabeth, onlara bir bakış bile atmıyordu.

“Tanrım, ne kadar da gürültücüler.”

Esnedi, ardından topuklarını birbirine vurarak yürümeye devam etti. O her adım attığında, karanlık bir sağanak ve kan kırmızısı taç yaprakları eşliğinde yerden demir kazıklar fışkırıyordu. Kazıklarla yere çivilenseler bile, iskeletler sadece birer kemik yığınına dönüşüyor, sonra hasar görmemiş parçalarından yeniden birleşerek takibe devam ediyorlardı. Hina kargısını savursa, Elisabeth onları defetse de bu cesetler bir türlü ölmüyordu.

Kaito, bunların hepsinin Elisabeth’in öldürdüğü insanlar olduğunu fark edince göğsünün buz kestiğini hissetti.

Sanki bir geçit törenine katılır gibi, yeni bir iskelet sürüsü daha üzerlerine çullandı. Sonunda Elisabeth sabrının sonuna gelerek bir tık sesi çıkardı.

“Daha ne kadar bu zavallı, acınası, ufacık saldırılarınıza devam etmeyi düşünüyorsunuz? Hadi ama. Bir asır geçse bile bu iskeletlerin beni çizemeyeceğini bile anlamış olmalısınız, değil mi? Neden artık kendini göstermiyorsun? Sakın bana elindeki tüm kartların bittiğini söyleme. Bu gerçekten içler acısı olurdu.”

Üçü, iskeletleri püskürterek doğuya doğru ilerlemeye devam ettiler. Sonunda şatoya çıkan ana yola vardılar.

Yol, sanki at arabaları düşünülerek yapılmış gibi geniş ve düzgün tuğlalarla döşeliydi. Yol boyunca erimiş metal tabelalar, bir zamanlar görkemli olan evlerin iskeletleri ve çatılarındaki kiremitleri hâlâ sağlam duran kül kaplı dükkanlar sıralanmıştı. Şu anki harabe haline rağmen, ana yol hâlâ kasabanın yitip gitmiş refahının izlerini taşıyordu. Fakat tam o anda, bu trajik geçmişin kapısında tekinsiz bir figür belirdi.

Boyu oldukça uzun bir kadın, sanki o sayısız ölü için yas tutuyormuşçasına siyah bir matem elbisesi giymişti.

Yüzü siyah dantellerin ardına gizlenmişti. Başını önüne eğmişti ve ışıl ışıl siyah saçları sırtından aşağı dökülüyordu. İpek eldivenlerinden uzun eteğine, boynunu kapatan dik yakasına kadar giydiği her şey siyahtı. Garip bir şekilde zayıftı ve bu muhafazakar elbisesi vücut hatlarını tamamen gizliyordu. Küçük olmayan tek yeri, tuhaf bir cazibeye sahip olan göğüsleriydi. Geniş kenarlı şapkası, mis kokulu beyaz zambaklarla süslenmişti.

Çiçekler hüzünlüydü; sanki bir mezara bırakılacak türdendi. Bu zarif parıltı, kadının baştan aşağı siyahlar içindeki görünümündeki tek istisnaydı.

Elisabeth durdu, ardından kadına öfkeli bir soru yöneltti.

“Siyahlar içindeki şüpheli kadın, bu can sıkıcı saldırıların arkasındaki ölüm büyücüsü sen misin?”

“...Demek işkence ettiğin kurbanlarınla, kirlettiklerinle ve acımasızca katlettiklerinle yüzleştiğinde bile tereddüt etmiyorsun?”

Sesi bir kadın için derindi, yine de kulağa yumuşak bir tınıyla ulaşıyordu. Elisabeth kaşlarını çattı. Kızıl gözlerini, sanki hafızasında bir şeyleri deşelercesine kıstı.

Onun arkasında duran Kaito da başını yana eğdi. Onun düşmanlarına karşı öfke veya hüsran dışında bir duygu beslemesine alışık değildi. Kadın, berrak bir su gibi akan sesiyle devam etti.

“Yoksa etini yedikten sonra kemiklerine ne olduğu umurunda değil mi demek istiyorsun?”

“Aslında tam olarak bunu söylemek üzereydim... Dur bir dakika... Bu ses, bu konuşma tarzı... Sen, yoksa...?”

Kadın, Elisabeth’in mırıldanmalarına cevap vermedi. Bunun yerine yerdeki kül yığınlarının arasından uzun eteğinin ucunu kavradı ve uylukları görünecek kadar yukarı kaldırdı. İç çamaşırı giymiyor gibiydi, bu da sergilediği ten miktarını daha da cüretkar kılıyordu. Eteğinin içinden kemikler döküldü, tenine sürterek yere düştüler.

Kemikler tıkırdayarak orijinal formlarına geri döndüler. Kadın, yeni oluşmuş iskeletlerden birinin kafatasını sanki bir kediyi seviyormuş gibi okşadı. Tamamen şekillenmiş iskeletleri gören Kaito’nun dili tutuldu.

Elleri ve ayakları bükülmüş, sırtları bir köprü oluşturacak şekilde gerilmişti. Ellerinin ve ayaklarının üzerinde hızla hareket ediyorlardı. Hayattayken bedenleri muhtemelen o kadar uzun süre bir yere sabitlenmişti ki artık normal yürüyemiyorlardı.

Ve bu minik iskeletlerin hepsi çocuklara aitti.

İskeletler tıkırtılar eşliğinde yerlerde sürünerek Elisabeth’e doğru atıldılar. Dişlerinin arasındaki boşluklardan, sanki çığlık atmaya çalışıyormuş gibi sesler çıkarıyorlardı. Fakat Elisabeth, zerre tereddüt veya merhamet göstermeden bacağını savurdu.

“Yeter artık!”

Çocukların kafataslarını topuğuyla ezdi. Kemikleri dört bir yana saçıldı. Tekmesi kadına doğru güçlü bir rüzgar gönderdi; kadının şapkası başından uçup yere düştü. Artık siyah dantellerin arkasına gizlenmeyen yüzü, net bir şekilde görünüyordu.

Gülümsedi. Güzel bir kadındı; ancak dolgun dudakları, badem gözleri ve yanağındaki beni ona sade bir ifade veriyordu.

“Bizi hiç arayıp sormadınız, Madam Elisabeth.”

Kül rengi mavi gözleri yaşlarla dolarken derin bir reverans yaptı. Şapkasını yerden alıp tozunu silktikten sonra başını kaldırdı ve şapkasını, yüzünü artık kapatmayacak şekilde çaprazca yerleştirdi. Konuşurken gözlerini nostaljiyle kıstı.

“Görüyorum ki hiç değişmemişsiniz, küçük hanım. Oysa o hırçın mizacınız hakkında bir şeyler yapmanızın sizin için en iyisi olacağını defalarca söylemiştim.”

“Demek... Sen gerçekten Marianne’sin?”

Elisabeth’in sesi ilk kez titredi. Kadın neşeyle başını salladı. Elisabeth’in bu nadir tepkisini gören Kaito gayriihtiyari sordu:

“Marianne mi?”

“Vaktiyle mürebbiye-m idi. Peki, senin burada ne işin var? Hatırladığım kadarıyla sen; iyi bir eğitim almış, fena sayılmayacak bir güzelliğe sahip ama sinir bozucu derecede titiz olan ve evlenme fırsatını kaçırmış sıradan bir kadındın. Öyleyse neden buradasın ve neden bir ölüm büyücüsü oldun?”

“Bu ciddi bir soru mu, küçük hanım? O vahşet dolu manzarayı gördükten sonra sıradan bir kadın olarak kalmaya devam edebileceğime gerçekten inanıyor musunuz?”

Marianne adlı kadın, şarkı söyler gibi bir sesle cevap verdi. Siyah ipek eldivenli ince elleri hareket etmeye başladı.

Ellerini her aşağı yukarı hareket ettirdiğinde, sokaktaki iskeletler sanki iplerle yönetiliyormuşçasına onunla uyum içinde zıplıyorlardı. Marianne, onların bu tuhaf dansını yönetirken konuşmaya devam etti.

“Aslında o meşhur İşkence Prensesi tarafından görmezden gelindikten sonra çekip gitmeliydim. Kasabayı terk etmeli, taşraya yerleşmeli ve ömrümün geri kalanını sessizlik içinde tamamlamalıydım. Ama yapamadım. Kendi öğrencimin; o tatlı, inatçı ama özünde uysal kızın, neşeyle işkence aletleri çağırıp masumları katlettiğini gördükten sonra arkamı dönüp gidemedim. Yarattığın cehennemi gördükten sonra, küçük hanım, kendi kendime dedim ki…”

Marianne gözlerini kaldırdı. Elisabeth’e yönelttiği bakış, pişmanlık ve acıma doluydu.

“…Bu çile benim suçum, kendi yetersizliklerimin bir meyvesi. Eğer daha iyi bir eğitmen olabilseydim… Seni doğru yola sevk edebilseydim, ailen öldüğünde bile bu kadar yoldan sapmazdın. Bu sorumluluk benim omuzlarımdaydı. Seni kurtarmayı başaramadım, küçük hanım.”

“Zırvalıyorsun. Bunun neresi senin suçun olabilir? Kendini çok fazla önemsiyorsun Marianne. Zalimlik çocukluğumdan beri doğamda var; senin öğretilerin ise ne iyi ne de kötü anlamda bunu değiştirmeye yetmedi. Yapabileceğin her şey rüzgarda uçuşan toz zerresi gibi kalırdı. Ne bir anlam ifade eder ne de geride bir iz bırakırdı.”

Elisabeth siyah ojeli bir tırnağını kaldırdı. Kaito, yeni bir işkence aletinin belirmesini bekleyerek yutkunsa da Elisabeth bir şey çağırmadı. Sadece uzak bir noktayı işaret etti.

“Git buradan. Onca zaman sonra neden karşıma çıktığını bilmiyorum ama yüzünü bir daha görmek istemiyorum. Çocukluğumda, dışarı çıkamadığım o günlerde benim için çok şey yaptın. Bugünlük bu karşılaşmamızı görmezden geleceğim. Fakat sana üçüncü bir şans tanımayacağım. Gözümün önünden kaybol. Şimdi git, belki hâlâ huzur içinde ölebilirsin.”

Saldırıya uğramasına rağmen Elisabeth bu kadını bırakacak mıydı?

Kaito’nun ağzı bir karış açık kaldı. Elisabeth’in çocukluğuna dair gördüğü o görüntüleri anımsadı. O cılız kızın yanında, bu titiz ama nazik kadını hayal etmeye çalıştı.

Bir eğitmen ve inatçı öğrencisinin yan yana olduğu o sahneyi gözünde canlandırmak şaşırtıcı derecede kolaydı.

Böyle bir sahnenin vaktiyle gerçekten yaşanmış olması, muhtemelen Elisabeth’in gösterdiği merhametin kaynağıydı. Ancak Marianne, Elisabeth’in bu teklifini kabul edecek gibi görünmüyordu.

Marianne, ellerini parmak kemikleri sayılacak kadar sertçe kendine dolayarak yanlarını kavradı.

“Benim suçum… Bu kadar çarpık birine dönüşmen benim suçum… Yapmam gereken—”

“Kendine gel Marianne! Birileri konuşurken dinlemeyi—”

“Ah, küçük hanım!”

Marianne’in parmak kemikleri gıcırdamaya başladı. Ayaklarının dibindeki iskeletler, onun şiddetli tutkusuna yanıt verircesine yukarı aşağı zıplamaya başladılar. Ardından insan formlarını terk edip birbirlerine karışarak devasa bir kule oluşturdular. Kule, gıcırdayarak Elisabeth’in üzerine devrildi.

Elisabeth omuz silkti. Ancak bir sonraki an, kemiklerin arasından bir patlama yankılandı ve parçalar dört bir yana savruldu.

Kulenin içinden soluk renkli bir at fırladı.

“Ne—?!”

Elisabeth’in gözleri hayretle açıldı. Kaito da diyecek söz bulamıyordu. Şövalye’nin ölmüş olması gerekiyordu, ancak ışıldayan atın üzerinde tüm heybetiyle bir Şövalye oturuyordu. Yine de bu, gerçekten o Şövalye değildi.

Karşılarındaki Şövalye çürümüş etten ibaretti. Atının göğsü erimiş, kaburgaları açığa çıkmıştı. Şövalye’ye gelince; miğferinin çatlaklarından kurtçuklar ve pislik sızıyordu. Diriltilmiş biri için bile bedeni berbat durumdaydı. Fakat tıpkı aslı gibi, atın her bir nal sesine şimşek çakmaları eşlik ediyordu.

Binici, atını ileri sürerken yokluktan bir yıldırım mızrağı çekip çıkardı.

“Kemik Değirmeni!”

Elisabeth, çivili, düz bir balyoz savurdu. Balyoz, Şövalye’nin çürümüş etine çarparak kemiklerini un ufak etti ve bedenini rüzgara savurdu. Fakat yok edilmeden hemen önce Şövalye, mızrağını yere saplamayı başarmıştı. Çürüyen bedeni zayıf olsa da saldırılarının gücü hafife alınacak türden değildi.

Bakışlarını yere dikmiş olan Marianne, büyük bir sadakat gülümsemesiyle kafasını kaldırdı.

“İşte bu yönlerin yüzünden seni çok seviyorum, küçük hanım!”

Yanakları kızarmış halde esriklik içinde bağırdı. Heyecanını dizginlemeye çalışıyormuş gibi nefes nefeseydi; kendine sarılırken diri göğüslerini sıkıştırıyordu.

Elisabeth, yüzü gözle görülür bir şekilde gerilerek bir adım geri çekildi. Kaito da aynı derecede rahatsız olmuştu; sırtından aşağı soğuk bir ter damlasının süzüldüğünü hissetti. Marianne, gözleri yanarak önlerinde duruyordu.

Aklı başında olmadığı her halinden belliydi.

Marianne, göğsünü daha da sıkı kavrayarak neşeyle mırıldandı.

“Taşıdığın günahlar, ödeyebileceğin bedellerin çok ötesinde küçük hanım. Kimse değerini bilmeden, sevilmeden, lanetlenerek ve hor görülerek öleceksin. Seni kurtarabilecek tek kişi benim. Buna cesaret edebilecek tek kişi benim. Bu benim görevim; seni durdurmayı başaramadığım o an bana bahşedilen görev. Kararımı verdim, küçük hanım.”

Marianne kalın dudaklarını yaladı. Salyası çenesinden aşağı süzüldü.

“Seni kendi ellerimle öldüreceğim!”

“Şövalye, ha…? Garip bir yetenek edinmişsin. Niyetini anlayamasam da bu işin arkasında kuşkusuz o adam var. Kaiser sana ne kadar güç bahşetti?”

Elisabeth onun tutkulu itirafını görmezden gelmişti; Marianne ise bu soruya sadece gülümseyerek karşılık verdi.

Bir vurmalı çalgı sesiyle birlikte kemikler yeniden bir kule oluşturdu. İçinde kamp ateşi gibi mavi bir alev harladı. Sahne tuhaf bir ritüeli andırıyordu ve alevlerin arasından yeni, grotesk bir Şövalye düştü. Kule tekrar tekrar yükseldi ve her seferinde Şövalye’nin bir kopyasını üretti.

Önlerinde, kule bir dizi küçük kutu oluşturdu. Her kutunun içinden bir et-kurbağası fırladı. Sayısız ıslak el ve ayak tuğla yola çarparak etrafı zehir ve pisliğe buladı.

Bu tuhaf ordunun ön saflarında Marianne duruyordu; kollarını birini kucaklayacakmış gibi iki yana açmıştı.

“Her şey aaaaaa-şşşşşşşşş-kkkkkkkkk uğruna!”

“Sen… Sen aklını yitirmişsin.”

Marianne’in haykırışından sevgi damlıyordu. Bu ses yankılanırken Elisabeth, sanki bir baş ağrısına katlanıyormuşçasına gergin bir sesle fısıldadı. Her ne sebeple olursa olsun, Marianne utançtan daha da kızararak başını salladı.

Hina, gözlerini düşmanından ayırmadan mızrağını hazır tuttu. Konuşurken bile gardını düşürmedi.

“…Ondan gerçekten iğreniyorum ama yine de aramızda bir yakınlık varmış gibi hissediyorum. Nedenini merak ediyorum doğrusu.”

“Sana yalvarırım Hina, sakın onun izinden gitme.”

“Ah, hayır! Kesinlikle öyle demek istemedim, Usta Kaito! Birinin efendisinin yoldan çıkışını görmesinin verdiği acıyı anlayabilsem ve ona bu deliliği yaşatan duyguların gücünü kavrasam da kendi efendimi öldürecek kadar hadsizleşmeyi asla hayal bile edemem. Böyle bir durumda, bir hizmetçi için asıl önemli olan, efendisine sarsılmaz bir sadakatle hizmet etmek, varlığının her zerresiyle ona bağlı kalmak ve gerekirse canı pahasına ona hizmet etmektir. Çünkü sevmek, kendinden vazgeçmektir ve eğer Usta Kaito’nun uğrunaysa, ölümü seve seve kucaklarım.”

“Hina, önüne bak!”

Et-kurbağası ordusu hep birlikte atıldı. Kaito ve Hina’ya doğru hücum ederken birbirlerinin çürüyen yumuşak etlerini ezmelerine aldırış bile etmiyorlardı. Aniden Hina yalpaladı ve gözden kayboldu. Kurbağaların önünde belirip mızrağını savurdu.

“Nasıl cüret edersiniz…”

En öndeki kurbağanın göğsü vıcık bir sesle patladı. Sakatatlar ve zehir arkadaki kurbağaların üzerine yağdı. Hina ileri atıldı, cesedin üzerinde adeta dans ederek yarım bir dönüş yaptı ve mızrağını salladı. Etrafındaki her bir kurbağayı yok etti.

Mızrağındaki zehri silkelemek için silahını bir kez daha savurup durdu.

“…et yığınlarının araya girmesine…”

Hina ağırlık merkezini alçaltıp hızla koşmaya başladı. Bir Şövalye’nin atının yanından geçerken mızrağını saplayıp onu ikiye böldü. İvme sayesinde alt gövde uzaklara fırladı ama sonunda yola devrildi. Üst kısım olduğu yere çöktü ve üzerindeki Şövalye endişeyle etrafa bakındı.

“…Usta Kaito ile olan o sevgi dolu sohbetimizin arasına!”

Hina atın kafasını uçurdu. Şövalye devrilip kafası Hina’nın ayaklarının dibine düştüğünde, ona bir tekme savurup uzağa yolladı.

Hina, bir dansı andıran zarif adımlarla Kaito’nun yanına döndü. Mızrağını çevirerek havaya et parçaları fırlattı. Sapı yeniden sıkıca kavrayıp Kaito’ya gülümsedi.

Gülümsemesi melekleri andırıyordu.

“Özür dilerim. Sohbetimize devam edecek olursak, eğer Usta Kaito’nun uğrunaysa ölümü seve seve kucaklarım. Müsterih olun: O değerli bedeninize tek bir parmak dahi sürmelerine izin vermeyeceğim.”

“Te-teşekkürler. Bu büyük bir rahatlama. Ş-şimdi düşününce, Elisabeth ne yapıyor—?”

Hina’nın bu yoğunluğu karşısında kekeleyen Kaito, etrafı süzdü.

Seri üretim iblisler, uğursuz dalgalar gibi Elisabeth’in üzerine çullanıyordu. Ancak o, en ufak bir endişe belirtisi göstermiyordu. Aksine, çivili bir gülle zincirini serbestçe savurarak iblisleri parçalara ayırıyordu.

“Bunlar tam olarak nedir Marianne?”

“On üç iblisten biri, daha önce yendiğin o kişi. Ya da onun uşakları diyelim. Onlar hayattayken birer kan örneği almıştım. Kanı bir aracı olarak kullanarak ruhlarının bir parçasını çağırabiliyor ve onları çoğaltabiliyorum. Çarpık ruhlarını geçici et kabuklarına yerleştirmenin sonucu işte bu.”

“Bu, amatör bir ölüm büyücüsünün işi değil. Vlad kesinlikle bu işin içinde.”

“Öyle. Bana muazzam yardımı dokundu. Buraya kadar gelebilmek için pek çok insanı feda etmem gerekti. Ama her şey senin içindi küçük hanım. Başka ne seçeneğim vardı ki? Benim gibi zayıf ve sıradan bir kadının İşkence Prensesi’ne karşı koyabilmesi için o kurbanların hepsi gerekliydi.”

Marianne konuşurken Kaito, iblis grubunun yeniden şekillendiğini gördü. Temel malzemeleri muhtemelen insan etiydi. Bu kasaba kemiklerle dolu olsa da cesetlerin üzerinde tek bir et parçası bile kalmamıştı. Marianne bunca eti nereden buluyordu? Tekniğinin gerektirdiği malzeme miktarını düşünmek bile midesini altüst etmeye yetti.

Marianne, ipek eldivenli ellerini sanki dua ediyormuş gibi birbirine kenetledi.

“Ah, evet. Başka çarem yoktu; başka çarem yoktu; çarem yoktu çarem yoktu çarem yoktu! Başka hiçbir yolum kalmamıştı! Senin gibi olabilmek için aynı günahları yüklenmekten başka çarem yoktu!”

Sesi yükseldikçe mavi alevler de ona eşlik ederek parladı. Alevler, bir zamanlar kasabayı dolduran yangını yeniden canlandırırcasına göğe yükseldi ve içlerinden bir şövalye ordusu fışkırdı.

Şövalyeler Elisabeth’e doğru hücuma geçti. Yeni etten kurbağalardan oluşan bir güruh da Kaito ve Hina’nın üzerine yürüdü.

“Usta Kaito’nun önünde o çirkin yüzlerinizi göstermeye nasıl cüret edersiniz!”

Hina, zehrin püsküreceği doğrultuyu hesaplayarak halberdını savurdu. Ancak tam o anda, etrafta yatan kemikler bir siper gibi şahlanarak saldırısını engelledi. Kemikler dört bir yana dağılsa da hedef aldığı etten kurbağa darbe almaktan kıl payı kurtuldu.

“Hina, iyi misin—?”

“…Ne büyük küstahlık!”

Hina kükredi ve ayağının tabanını kurbağanın suratına indirdi. Yaratığın kafasını un ufak etti, bedeni yere saçılarak paramparça oldu. Hina, hizmetçi kıyafetinin etekleri uçuşarak zarifçe yere indi.

“Endişeniz için teşekkür ederim, Usta Kaito. Ne kadar nazik bir adamsınız… Ama bu çocuk oyuncağıydı.”

Kaito tekrar Elisabeth’e baktığında, onun durumunun da pek değişmediğini gördü.

Sayısız iskelet Elisabeth'in demir gülleli gürzüne yapışmıştı. Bedenleri parçalansa bile dikenli topu kavrıyor, güllenin ivmesini kesmek için ayaklarını yere saplıyorlardı. Kaito o an fark etti: Marianne, Elisabeth’in geride bıraktığı sayısız cesedi kullanarak bu savaşı bir kaynak savaşına çevirmeyi planlıyordu.

“Ah, hissedebiliyor musun küçük hanım? Teninde gezinen pişmanlıkları, göğsünde kaynayan ızdırabı? Vaktiyle öldürdüğün o masumlar tarafından öldürülmek üzeresin. Hissedebiliyor musun? Damarlarında zonkladığını hissediyor musun küçük hanım? Katlettiğin o insanların öfkesini, nefretini ve kederini duyabiliyor musun?”

Marianne, bir opera sanatçısı edasıyla haykırırken karnını tutuyordu.

Dört bir yandan mızraklar Elisabeth’e çevrilmişti. Genç kadın öfkeyle parmaklarını şıklattı.

“Anlıyor musun küçük hanım? Öldürdüğün o insanların normal hayatları olduğunu, korumak istedikleri yaşamları olduğunu anlıyor musun? Onlardan tek birini bile öldürmeye hakkın yoktu küçük hanım, tek birini bile!”

Kadın açıkça aklını yitirmişti. Yanaklarındaki o kendinden geçmiş kızıllık silindi. Göğsünü daha sıkı kavradı; sanki acısını kanıtlamak ister gibi nefes nefese kaldı, yüzünden yaşlar süzülüyordu.

“Neden küçük hanım? Neden? Neden böyle korkunç bir şey yaptın? Bunun ne kadar yanlış olduğunu nasıl anlayamazsın?! Küçük hanıııııııııııııııım?!”

“…Kalbi ikiye mi bölündü nedir?”

Kaito kendi kendine mırıldanmadan edemedi. Marianne’in yaptığı ve söylediği her şey birbiriyle çelişiyordu. Bir yandan Elisabeth’i olan sevgisinden dolayı neşeyle öldürmeye çalışıyor, diğer yandan da gözyaşları içinde onu pişman olmaya ve tövbe etmeye zorluyordu.

“Küçük hanım, neden, neden anlayamıyorsun…? Seni durduracağım. Böyle yaparsan, herkes ağlayacak, öldürmem lazım, küçük hanım, onu durdurmam lazım, yapmalıyım…”

Kaito sonunda anladı: Marianne’in ruhu çözülüyordu. Hem Elisabeth’in çok uzun zaman önce ona zorla izlettiği o korkunç manzaranın altında hem de bunu durduramadığı için hissettiği suçluluk duygusunun altında eziliyordu.

“…Ben, benim, ben, benim küçük hanım, benim suçum, bu yüzden…”

Kaito, Elisabeth ve Hina’nın önünde duran şey, artık yıkılmış bir kadının kabuğundan başka bir şey değildi.

Marianne tiz bir kahkaha patlatıp yüzünü kapattı. Sesi neredeyse bir çığlığı andırıyordu. Şapkasındaki zambaklar hafifçe sallandı. Elisabeth her ne kadar tch diyerek dilini damağına vursa da, kısık bir sesle fısıldadı.

“…Ne acınası bir haldesin Marianne. Sanırım bunun sorumlusu benim.”

Aniden yürümeyi bıraktı. Kaito onu izliyordu.

Derken iskeletten bir el uzanıp onu kavradı. Bir anda onu ölüler güruhunun içine çekti. İşkence Prensesi, vahşice katlettiği insanların kana susamışlığına ve nefretine gömüldü.

İğrenç Elisabeth, tiksinç Elisabeth, zalim, çirkin Elisabeth!

Lanet olsun sana, lanet olsun, lanet, lanet, sonsuz bir lanet olsun sana Elisabeth!

Kaito, ölülerin o zehirli çığlıklarını neredeyse kendisi de duyabiliyormuş gibi hissetti. Onlara boyun eğmeyerek bağırdı.

“Elisabeth! Saçmalamayı kes de defol git oradan!”

“Leydi Elisabeth, geliyorum!”

Hina da bağırarak ileri atıldı. Ancak daha ona ulaşamadan, kemik yığını çatırtılarla kıvranmaya başladı; bir zamanlar çektikleri acıların aynısını Elisabeth’in bedenine zerk ediyorlardı. Marianne sesini bir kez daha yükseltti.

“Anlıyor musun? Artık anladın mı küçük hanım? Küçük hanım, sevgili küçük hanım!”

“Anladım… Ta en…”

Yığının içinden cılız bir ses sızdı. Hina panikle duraksadı. O anda ses dışarıya patladı.

“BAŞINDAN BERİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİ!”

O gazap dolu sesle eşzamanlı olarak zincirler dışarı fırladı.

Elisabeth’ten süzülen zincirler birer yılan gibi şakırdayarak dolandı. Bir hortum gibi dönerek önüne çıkan tüm ölüleri acımasızca biçip geçtiler. Kemikler çatladı, kırıldı ve toza dönüştü.

Zincirlerden oluşan bu anafor, bir demir gül gibi açıldı. Toprağı kazıdılar, enkazları dövdüler ve kemikleri kıymıklarına kadar parçaladılar. Bir zamanlar işkence ettiği, öldürdüğü tüm o insanları tamamen un ufak etti. Zincirlerin çok başlı bir yılan gibi öfkeyle savrulduğunu gören Hina, efendisinin efendisini övdü.

“Harika iş Leydi Elisabeth! Zaten daha azını beklemezdim. Ancak bu… Dikkat edin! Affedersiniz Usta Kaito!”

“Hwah!”

Hina ışık hızıyla Kaito’nun yanına dönüp onu kucağına aldığı gibi oradan uzaklaştı. Bir saniye sonra, az önce durdukları yer zincirlerin saldırısına uğradı. Yollarının üzerindeki yarı yıkık bir ev, zincirlerin darbesiyle yerle bir oldu. Küller ve yanmış kıymıklar havada uçuştu.

O devasa toz bulutu çöktüğünde, Elisabeth tek başına ayaktaydı.

Tüyleri diken diken olmuş bir kedi gibi kesik kesik nefes alıyordu.

Frankenthal İnfazcı Kılıcı elinde yanıyordu.

Marianne bir adım geri çekildi. Kalan birkaç şövalye önünde saf tuttu. Ancak onlar hücum edemeden Elisabeth, Frankenthal İnfazcı Kılıcı’nı yere sapladı.

“Cehennem Çukuru!”

Konuşmasıyla birlikte yer sarsıldı. Yolun ortasında huni şeklinde devasa bir boşluk açıldı ve şövalyelerin hepsi içine yuvarlandı.

Devasa deliğin dibinde, ucu bucağı olmayan bir böcek denizi kıvranıyordu. Metalik siyah kabukları ışıl ışıldı ve bu dünyaya ait değilmiş gibi görünüyorlardı. Böcekler şövalyelerin üzerine üşüştü; minik dişleri şövalyelerin çürümüş etlerini çiğnerken mide bulandırıcı sesler çıkarıyordu. Bu cömert av ikramı karşısında adeta sevinçten çılgına dönmüşlerdi.

“……!”

Marianne yavaşça geriledi. Ama etrafındaki topraktan yılan gibi zincirler fırladı. Kadını tepeden tırnağa; ince gövdesini, yumuşak göğüslerini ve her yerini sımsıkı sardılar.

Tıpkı bir zamanlar Elisabeth’in olduğu gibi havada asılı kaldı. Az önceki haykırışlarına bir cevap beklercesine doğrudan ona baktı.

Elisabeth, iki elini de kılıcının kabzasına koymuş halde önünde duruyordu. Yüzünde ciddi bir ifade vardı.

“Özür dilerim Marianne. Bunu çok, çok uzun zamandır biliyorum.”

Marianne’in gözleri hafifçe büyüdü. Elisabeth onun küllü mavi gözlerine karşılık verdi.

“Bu dünyadaki tek bir kişinin bile ışığını söndürmeye hakkım yoktu. Öldürdüğüm her insan, dilediği gibi yaşama hakkına sahip olduğu canlı bir hayat sürüyordu. Masumlardı ve ben onları katlettim. Onları zalimce, iğrenççe, acımasızca ve haksız yere öldürdüm. Dediğin gibi Marianne, ölümüm bile yeterli bir ceza olmayacak.”

Elisabeth’in sesi, bu itirafı yaparken son derece samimiydi. Yine de bunları söylerken yere tükürdü. Günahlarını itiraf edip kabul etmesine rağmen onlardan zerre kadar pişmanlık duymayan Elisabeth, kararlılıkla deklarasyonunu yaptı:

“Neleri göze almam gerektiğini gayet iyi bilerek İşkence Prensesi oldum.”

Elisabeth başka bir açıklama yapmadı.

Siyah saçları boşlukta esen rüzgârla dalgalanıyordu; sanki eski yangınların ısısını taşıyan, intikam peşindeki ölülerin feryadı gibi inleyen bir rüzgârdı bu.

İğrenç Elisabeth, tiksinç Elisabeth, zalim, çirkin Elisabeth!

Lanet olsun sana, lanet olsun, lanet, lanet, sonsuz bir lanet olsun sana Elisabeth!

Ölülerin tüm nefretini ve kinini üzerine alan Elisabeth sözlerine devam etti.

“Ne af dileyeceğim ne de merhamet. Çünkü onların çığlıklarından zevk aldığım ve çaresizliklerinde yıkandığım bir gerçek. Ölürken benden nefret etmelisin. Beni aşağıla ve ismime lanet oku… Özür dilerim Marianne.”

“…Küçük hanım…”

“Kısa süre içinde peşinden geleceğim. Gerçekten de çok kısa bir süre içinde.”

Elisabeth’in dudakları hafifçe titredi. Geçici bir an için yüzünde savunmasız küçük bir kızın ifadesi belirdi.

Frankenthal İnfazcı Kılıcı’nı tutan eline güç verdi. Onu izleyen Marianne başını salladı. Gözlerini sımsıkı yumup tekrar açtı, ardından bir mürebbiye nezaketiyle konuştu.

“Küçük hanım, Frankenthal İnfazcı Kılıcı’nın zincirleri ve işkence aletlerini çağırma gücüne sahip muazzam bir katalizör olduğunu biliyorum. Ama aynı zamanda bu kılıcın, cellatların suçluları kazığa bağlanmadan önce acısız bir şekilde idam etmeleri için yapıldığını da biliyorum. Nezaketle dövülmüş bir silah. Beni bununla mı öldürmeyi planlıyorsun?”

“Evet Marianne. Bu bıçakla, aklını yitirmiş, sıradan bir kadının kellesini alacağım.”

“Bu olmaz küçük hanım. Size hiç yakışmıyor. Tek bir kişiye bile merhamet göstermemelisiniz. Eğer o çarpık yolun sonuna kadar yürümeye kararlıysanız, beni işkence ederek öldürmek zorundasınız.”

Elisabeth’in yüzü hafifçe gerildi. Marianne, onu azarlarken kararlılıkla yanan gözlerini dikmiş bakıyordu.

“Eğer beni acıyla reddederseniz, beni acıyla öldürürseniz, dünya nihayet sizin azminizi sarsabilecek her şeyden kurtulmuş olacak. Madem yakalanıp Kilise’nin av köpeği olmayı seçtiniz, o zalim doğanızı korumak istiyorsanız yapmanız gereken tek şey bu.”

Marianne gözlerini yumdu ve sonra usulca açtı. Elisabeth’e yönelttiği bakış sertti; içindeki çocukluk öğretmeni nihayet uyanmıştı.

“Tek bir kişiye bile göz yumarsanız azminiz zayıflar. Bu işler böyledir.”

Elisabeth cevap vermedi. Ancak Marianne’in ifadesi bir kez daha değişti; sert bir eğitmenden, dikbaşlı bir çocukla konuşan bir yetişkine dönüştü. Gözleri şefkat doluydu.

“Sizi canıgönülden sevdim küçük hanım. Şimdi bile, tıpkı çocukluğunuzdaki gibi size hayranım.”

Hafifçe gülümsedi. Bir sonraki kelimeleri kederle yoğrulmuştu.

“Beni öldürdüğünüzde, bu dünyada sizi gerçekten seven kimse kalmayacak sanırım.”

“Evet... Kimsem kalmayacak. Sonsuzluğun geri kalanı boyunca tek bir kişi bile olmayacak.”

Elisabeth, Marianne’in bu sözlerini sessizce onayladı. Marianne başını salladı, sanki hükmü bekliyormuş gibi boynunu eğdi. Elisabeth, Frankenthal Cellat Kılıcı’nı serbest bıraktı.

Uzun, pürüzsüz siyah saçları dalgalanırken gökyüzüne baktı. İfadesi sakindi. Üzerlerine ağır bir sessizlik çöktü. Ne yargılayan ne de yargılanmayı bekleyen kadın, kılını bile kıpırdatmıyordu.

Tam o anda, Kaito’nun etrafındaki boşluk donup kaldı.

“...Bu da ne?”

Kırılan cam sesi yavaş yavaş dindi ve birkaç saniye sonra Kaito çevresindeki garipliği fark etti.

Gözün görebildiği her yer açık mavi bir tonda donmuştu. Sadece Elisabeth ve Hina değil, rüzgarda uçuşan kemik parçaları ve toz bulutları bile hareketsizdi. Ürkekçe elini uzattı ama dondurulmuş nesnelere dokunmasını engelleyen şeffaf bir film tabakası vardı.

“Neler oluyor? Hey, Elisabeth! Hina!”

Onlara seslendi ama sesi ulaşmıyor gibiydi; hiçbir tepki vermediler. Kafa karışıklığı içinde debelenirken, aniden arkasında birini hissetti. Panikle arkasına döndü.

“Sizinle tanışmak bir zevk, Günahsız Ruh.”

“Sizinle tanışmak bir zevk, Saf Ruh.”

İki kız, elbiselerinin eteklerinden tutup zarifçe reverans yaparak önünde eğildiler. Üzerlerindeki hizmetçi kıyafetleri Hina’nınkilerden bile daha eski moda görünüyordu. Birinin kolunda kurdeleyle bağlanmış bir kutu, diğerinin elinde ise yelkovanı durmuş bir saat vardı. İkisinin de birbirine dolanmış altın ipliklerden yapılmış uzun saçları ve göz niyetine takılmış aşınmış mor mücevherleri vardı. Yapay parçalarına bakan Kaito hemen anladı: İnsan değillerdi.

İki kız da birer oyuncak bebekti. Konuşurken sadece dudakları hareket ediyor, yüzleri ise ifadesiz kalıyordu.

“Sence Elisabeth onu öldürecek mi?”

“Sence İşkence Prensesi onu öldürebilir mi?”

“Ne? Siz ikiniz neden bahsediyorsunuz?”

“Sevdiğin birini öldürmek ne kadar acı verici bir şey.”

“Hayran olduğun birini katletmek ne kadar hüzünlü.”

“Yani, haklısınız. Ama onu durdurabilecek halim yok.”

Kaito yumruklarını sıktı. Marianne ve Elisabeth’in ilişkisi ya da aralarındaki bağlar hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Hangi anıları paylaştıklarını veya şu an akıllarından neler geçtiğini bilmesinin imkanı yoktu.

Karar Elisabeth’in omuzlarındaydı. Ve Kaito’nun, durum hakkındaki sınırlı bilgisiyle bu karara müdahale etmesine kesinlikle izin verilmezdi. Ancak hizmetçiler aynı anda başlarını salladılar.

“Kimse onu durdurmanı söylemedi.”

“Biz öyle bir şey demedik.”

“Sormak istediğimiz soru Elisabeth ile değil, seninle ilgili.”

“...Ne?”

Kaito bu ikisinin ne saçmaladığını anlayamıyordu. Zaten kimdi bunlar?

Kutuyu taşıyan hizmetçi mekanik bir şekilde boğazını temizledi ve yavaşça öne çıktı. Kaito tedbirli bir şekilde geri çekildi. Ancak hizmetçi sadece kurdeleyi çözdü, kutuyu açtı ve içindekileri gösterişli bir tavırla ona sundu.

Kaito kusma isteğine engel olamayarak ağzını kapattı.

“...Igh—”

Kutunun içinde, her yerinden karga tüyleri fışkıran bir yığın örümcek kaynaşıyordu. Sekiz tüylü bacakları üzerinde birbirlerinin üzerinden geçerek geziniyorlardı. Ve orada, bu küçük dehşet yığınının altına gömülmüş bir bebek vardı. Kaito bebeği kurtarmak için elini örümcek dolu kutuya daldırmak üzereyken nefesi kesildi.

“Olamaz.”

“Aman Tanrım, fark etti mi?”

“Gerçekten de anladı mı?”

İkinci kez baktığında, Kaito tombul bebeğin belinden çıkan örümcek bacaklarını fark etti. Bebeğin dişleri çoktan çıkmıştı ve dişlerini göstererek attığı o sırıtış tuhaf bir şekilde zalimceydi.

Gördüğü şeyi idrak edince beyninden aşağı bir şok dalgası yayıldı.

“Bu... Bu şey Kont mu?”

Şimdi düşününce, az önce onlara saldıran canlanmış iblislerin arasında Kont yoktu.

Tiksintiyle sendeleyerek bir adım geri attı. O sırada hizmetçiler konuştu.

“Marianne, Kont’un ruhuna da sahipti.”

“Onu bu çocuğun bedenine yerleştirdik.”

“Böyle giderse, büyüdüğünde tıpkı o iğrenç adam gibi olacak.”

Bebek, tıpkı bir evcil hayvanı sever gibi tombul eliyle örümcekleri okşuyordu. Gözlerinde kurnaz bir zekâ parlıyordu ve örümceklere bakarken memnuniyetle sırıtıyordu.

Kaito yumruğunu kaldırdı. Ama onu indirmeye eli varmadı. Eğer karşısındaki asıl Kont olsaydı, onu gözünü kırpmadan öldürürdü. Şüphesiz onu parçalara ayırırdı. Ancak önündeki yaratık Kont ile aynı doğaya sahip olsa bile, sonuçta sadece bir bebekti.

Ona vurmak öldürmeye yetmezdi. Bir bebeği boğmak ise onu babasından daha iyi yapmazdı. Yumruğunu gevşemeye zorladı, sonra usulca solgun yüzünü ovuşturdu.

Hizmetçiler onu izledikten sonra birbirlerine bakıp başlarını salladılar.

“Ah, anlık bir karar vermek için fazla zordu.”

“Pekala, beklentilerimizi karşılaması için bekleyebiliriz.”

“Şimdilik bu kadarı yeterli.”

Aniden, hizmetçi kutuyu havaya kaldırdı. Sonra zerre tereddüt etmeden bütün gücüyle yere fırlattı.

Panikleyen örümcekler kutudaki çatlaklardan kaçıştılar. Bebek, önüne çıkan örümcekleri ezerek dışarı emekledi. Az önce kutuyu tutan hizmetçi, bebeği ayağıyla yere yıktı ve sonra bütün gücüyle üzerine bastı.

“N—!”

Gücü insanüstüydü; bebeğin midesi patlamadan önce yamuldu. İnsan yapısından farklı olan iç organları dışarı saçıldı. Bebek, kendi mavi kan gölünün içinde bir süre çırpındıktan sonra hareketsiz kaldı. Kaito söyleyecek söz bulamazken, hizmetçiler omuz silkti.

“İşte ezildi. Şimdi daha iyi hissediyor musun?”

“Artık halledildi. Rahatladın mı?”

“Neden hissedecekmişim ki? Şey, aslında yalan değil. Rahatladım, lanet olsun! Tanrım! O şeyi en başta siz yaptınız, değil mi? Neden böyle bir şeyi—?”

“Kesinlikle. Biz yaptık. Ve onu ezmiş olsak bile, hala daha fazlasını yapabiliriz.”

“Ruhunu rahminde tutan ölüm büyücüsü Marianne yaşadığı sürece, istediğimiz kadar üretebiliriz.”

Bunu duyunca Kaito’nun yüzündeki kanın çekildiğini hissetti. Bebeğin parçalanmış cesedine baktı. Bunlardan daha fazlasını üretebilecek olmaları, hafife alınamayacak bir gerçekti.

“Şimdi, sorun şu. Elisabeth onu öldürecek mi? Yoksa öldürmeyecek mi?”

“Eğer onu öldüremezse, Marianne’i alıp bir Kont ordusu üretmeyi planlıyoruz.”

Kaito, Marianne’in zincirlenmiş solgun yüzüne bir göz attı. O yüzde ölüme duyulan kararlılık ve hayata karşı duyulan bitkinlik kazınmıştı. O, bir ölüm büyücüsü olmak zorunda kalacak türden bir insan değildi.

“...Yani onu daha da mı kullanacaksınız? Çektiği yetmedi mi?”

“Kırılgan kalbi parçalanana kadar, seri halde Kont üretip onları doğaya salmayı düşünüyoruz.”

“Ah, ve o sahne bir kez daha canlanacak. Sayısız keyifli tiyatro sahnesi kurulacak.”

Hizmetçiler bir ağızdan kıkırdadılar. Kaito’nun görüşü öfkeden kızıla boyandı.

Aynı zamanda beyninde örümcek halüsinasyonları geziniyordu. Birbiri ardına boğazları yırtılana kadar çığlık atan çocuklar zihninden geçti. Kaderine küfreden, sonra gözyaşları içinde gülümseyen Neue... Çocuğun vücudunun geriye doğru çekilip kayboluşu...

Korkunç bir çığlık ve çocuğun kemiklerinin kırılma sesini duyar gibi oldu. Ona mutluluk dileyen ilk insanın vahşice öldürülüşü...

Kaito’nun zihni kalp ağrısı ve intikam duygusuyla kaplandı. Zihninin bir yerinde tuhaf bir çarpma sesi yankılandı. Yavaşça başını kaldırdı. Gözleri çılgınca bir ölüm bakışıyla ardına kadar açılmıştı ve iki hizmetçiye soğuk bir sesle sordu.

“...Buna izin vereceğimi mi sanıyorsunuz?”

“Cesaretin fevri ama yine de muazzam.”

“Fakat karşısına çıkman gereken kişiler biz değiliz.”

Hizmetçiler bir kez daha elbiselerinin eteklerini kavrayıp dizlerini bükerek zarifçe reverans yaptılar. Kutuyu tutan hizmetçi zincirlere vurulmuş Marianne’i işaret etti. Diğeri saatini havaya kaldırdı.

“Haydi o zaman, devam edelim mi?”

“Seçimini yapmak için sadece birkaç saniyen var. Çabuk ol lütfen.”

“Ne istersen onu yap, ama pişman olmayacağından emin ol.”

Ardından ikisi de gözden kayboldu. Dünyaya renk geri döndü. Soğuk rüzgar esti, toz bulutu havada dans etti. Elisabeth dudağını ısırdı ve elini havaya kaldırdı.

Tam o anda Kaito koşmaya başladı.

Hizmetçiler karar vermesi için sadece birkaç saniyesi olduğunu söylemişti. Parmaklarını şıklatıp şıklatmayacağını bekleyip görecek vakti yoktu. Eğer şıklatmazsa, durumun çirkinleşmesini engelleyecek zamanı kalmayacaktı.

Kaito, ikisinin neyi ima ettiğini hemen anlamıştı. Zihni berraktı, ne yapması gerektiğini biliyordu ve bunu tereddüt etmeden yaptı.

Frankenthal İnfazcı Kılıcı’nı gömülü olduğu yerden söküp çıkardı. Muhtemelen taşıdığı sihirli güç sayesinde, bıçak şaşırtıcı derecede hafifti. Elisabeth ona döndü. Kırmızı gözlerinde ne yapmaya çalıştığını sorgulayan o bakış vardı ancak Kaito bunu görmezden geldi; bedeni neredeyse kendi iradesi dışında ileri atılmıştı. Yapacağı şeyin ne kadar akıl dışı olduğunun zaten farkındaydı.

Ne yaparsam yapayım, Marianne’in sonu ölüm olacaktı. Ya Elisabeth’in işkenceleri altında can verecek ya da sonuna kadar sömürülüp bir kenara atılmış bir kötürüm olarak hayata veda edecekti. Onun için geriye kalan yollar bunlardan ibaretti.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

NOVZON OKUYUCU TOPLULUĞU

Okuma keyfin yarıda kalmasın.

Bu seriden birkaç bölüm tükettin! Hesabını oluşturarak okuma deneyimini kesintisiz hale getir:

  • Kaldığın Yeri Asla Kaybetme Tüm cihazlarında okuduğun son bölüm ve sayfa otomatik senkronize olur.
  • Özel Kütüphane & Geçmiş Favori serilerini listene ekle, okuma geçmişini dilediğin gibi yönet.
  • Yeni Bölüm Bildirimleri Takip ettiğin serilere yeni bölüm geldiğinde anında haberdar ol.

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.