Bir İsim, Bir Söz ve Mutfaktaki Hayat

"Bu şahane!"

Elisabeth, elinde çatal bıçağıyla neşe içinde gülümsedi.

Kaito, onun yüzünde zerre kadar kötülük barındırmayan bir gülümsemeyi ilk kez görüyordu. Durum o kadar sıra dışıydı ki tüyleri diken diken oldu. Üstelik bu tuhaflık sadece onunla sınırlı değildi; tüm masa aynı havadaydı.

Uzun masaya ağırbaşlı, arabesk desenli bir örtü serilmiş, boş sandalyeler rengarenk çiçeklerle donatılmıştı. Altın ve gümüş şamdanlar birer birer dizilmiş, yanan mumlar gümüş takımların üzerinde zarifçe parıldıyordu.

Tabaklardan yükselen binbir çeşit özenli yemeğin kokusu odaya yayılıyordu.

Brioş ekmeği eşliğinde domuz kellesi jölesi, sakatattan yapılmış iştah açıcı ekşilikte bir salata, kuzu işkembeli minestrone çorbası ve nar gibi kızarmış böbrekli pay... Ana öğün ise kaz ciğeri terini ile taçlandırılmıştı.

Tatlı olarak, üzerine çiçek şeklinde dizilmiş ince elma dilimleriyle süslü bir tart servis edilmişti.

Elisabeth, taze hazırlanmış yemekleri birbiri ardına ağzına tıkıştırırken gözlerinden sevinç gözyaşları dökülüyordu.

"Leziz diyorum sana, gerçekten tek kelimeyle muazzam! Tam ağzıma layık! Övgümü kazandın oyuncak bebek!"

"Beğeninize sunabildiysem ne mutlu bana, Efendi Kaito’nun usta bellediği Leydi Elisabeth."

Otonom bebek, Elisabeth’in yanında hazırda bekliyordu. Zümrüt yeşili gözleri nezaketle parlıyor, yüzünde yumuşak bir gülümseme asılı duruyordu. Uzun, klasik hizmetçi üniforması ve başındaki sevimli küçük başlığıyla, sanki yıllardır bu kalede hizmet ediyormuş gibi bir intiba bırakıyordu.

Daha dün etrafı birbirine katanın aynı kişi olduğuna inanmak zordu.

Kaito, ondan hâlâ biraz çekinse de dayanamayıp sordu:

"Yani sadece dövüşmeyi değil, yemek yapmayı da mı biliyorsun?"

"Elbette. Öz-Kayıt Cihazım, savaş verilerinin yanı sıra binlerce yemek tarifini ve daha pek çok yararlı beceriyi barındırıyor. Yemek ve temizlikten tutun, oyun oynamaya ve geceleri size eşlik etmeye kadar... Her türlü arzunuzu yerine getirebilirim, Efendi Kaito."

"Dur, dur, dur... O kadar ileri gitmene gerek yok. Öyle fazladan hizmetler istemiyorum."

Kaito ellerini panikle iki yana salladı. Bu bebekle ne zaman muhatap olsa kendini bir boşlukta, ne yapacağını bilemez halde buluyordu. O böyle tepki verince de bebeğin omuzları öyle bir çöktü ki sanki başından köpek kulakları, belinden de bir kuyruk sarkmış gibi boynunu büktü.

"Öyle mi? Eğer fikriniz değişirse lütfen bana dilediğiniz gibi emir vermekten çekinmeyin. Ben sadece sizin için varım Efendi Kaito; bu yüzden yer ve zaman fark etmeksizin benimle istediğinizi yapmanız benim için en yüce hazdır."

"Bir dakika... 'Yer fark etmeksizin' derken? Yani dışarısı falan mı?"

"Elbette, dışarısı da olur!"

"Siz ikiniz ne saçmalıyorsunuz orada?"

Kocaman bir dilim payı iştahla çiğneyen Elisabeth, bıkkın bir sesle araya girdi. Hamurun o tatlı, çıtır dokusuyla etin kendine has sertliğinin harmanlandığı tadın keyfini çıkardıktan sonra yemeğini bitirdi.

Ağzını nezaketle peçetesiyle sildi, sonra sanki onu ödüllendiriyormuş gibi bebeğe döndü.

"Bak, şu ıslah olmaz kahyam seni çalıştırdığında, ikinizi de birlikte yok etmekten başka çarem kalmayacağını düşünmüştüm. Ama yemek konusundaki yeteneğin takdire şayanmış. Ne derler bilirsin, her şerde bir hayır vardır. Tebrikler Kaito, canını bir süre daha bağışlıyorum."

"Tanrım, bu kadar saçma bir sebeple ölümün kıyısında olduğumdan haberim bile yoktu."

"Yani Efendi Kaito için bir işe yaradığımı mı söylüyorsunuz? Size minnettarım. Benim için bundan daha büyük bir onur, daha büyük bir sevinç olamaz!"

"Neyse, bu kadar yeter. Sen benim hizmetçimsin. Hatta arzularına hürmeten, seni hizmetçimin hizmetçisi olarak tekrar kabul etmek istiyorum ama... Hey Kaito, şuna bir isim ver."

"İsim mi?"

"Şu yapaylıktan şaşkına dönmeyi bırak artık. Her şeyin bir isme ihtiyacı vardır. Ayrıca sahip olduğun şeylere seslenememek hiç kullanışlı değil."

"Yani... Ona sahip olduğum bir eşya demezdim. Bebek olsa bile sonuçta bir kız."

Kaito başını şiddetle iki yana salladı. İnsan kılığına bu kadar bürünmüş birine 'sahip olmak' onun için taşınamayacak kadar büyük bir sorumluluktu. Fakat bebek, ellerini yumruk yapıp yanaklarını şişirerek öne atıldı.

O güzel dudaklarını bükerek adeta yalvarmaya başladı:

"Haddimi aşmak istemem ama ben kesinlikle sizin malınızım. Beni sevgiliniz olarak seçtiğiniz o kader anından beri sizin ebedi aşığınız, sadık yoldaşınız, askeriniz, silahınız, aşk pınaranız ve seks bebeğinizim. Ne olursa olsun, sonsuza dek sadece size ait kalacağım. Lütfen bunu asla unutmayın."

"T-tamam, anladım. Sadece böyle şeyler söylememeye çalış, yeter. Ama evet, öyle ya da böyle bir ismin olsa iyi olur. Şey..."

Kaito düşünceli bir şekilde alnını kırıştırdı. Hafızasını kurcalayıp bir referans aradı. Ancak daha önce bir hayvana bile isim vermişliği yoktu. Ayrıca sosyal etkileşim kurmasına pek izin verilmemişti. Babasının yanındaki kadınlardan birkaçının ismini hatırlıyordu ama hiçbirini örnek almak istemiyordu. Ona puding yapan o kadın bile sonunda çekip gitmişti.

İşte tam o an, Kaito yumuşak, sokulgan bir hissi anımsadı.

...Sahi ya... o vardı. Bir keresinde... Beni karşılıksız seven biri olmuştu.

Hafızasının derinliklerinden kar beyazı bir köpek yavrusu canlandı. Komşularından birinindi. Ona çok bağlanmıştı; her ziyaretinde kuyruğunu sallar, yüzündeki gözyaşlarını yalardı. Tekrar taşınmak zorunda kalmadan önce onunla çok kısa bir süre oynayabilmişti ama Kaito bunun böylesi daha iyi diye düşünmüştü. Eğer babası köpeğe olan sevgisini öğrenseydi muhtemelen onu kaçırıp öldürürdü.

İyi, nazik bir kızdı. O iri, masum gözleri de biraz bebeğinkileri andırıyordu.

Kaito, içinde kalan ufak bir tereddüde rağmen köpeğin ismini hatırladı ve yüksek sesle söyledi.

"'Hina'... Hina ismine ne dersin?"

"Sanki bir şapkadan rastgele çekmişsin gibi, acayip uydurma duruyor."

"Hey, bunun üzerine çok düşündüm ben!"

"Harikasınız Efendi Kaito! Bu dünyadaki ve gökyüzündeki en asil isim bu; her insanın, yarı-insanın, canavar-insanın, efsanevi yaratığın veya tanrının ismini gölgede bırakır! Size minnettarım! Bundan böyle Hina adını taşıyacağım. Hina... Hina. Ben Hina'yım. Efendi Kaito’nun bana bahşettiği isim... Hi-hi-hi-hi-hi."

Hina'nın omuzları tuhaf bir şekilde titremeye başladı. Mutlu görünüyordu ama verdiği tepki biraz ürkütücüydü.

Hina’nın isim babalığı tamamlanır tamamlanmaz Kasap çıkageldi. Elisabeth ondan yüklü miktarda sakatat satın alıp hepsini Hina’ya teslim etti. Elisabeth onunla meşgulken, Kaito da masadaki tabakları kucağına istiflemeye başladı.

Görünüşe göre iyi bir aşçının varlığı Elisabeth’in dilini çözmüştü. Kasap ile hararetli bir sohbete dalan Elisabeth’e selam veren Kaito ve Hina, mutfağın yolunu tuttu.

Mutfağa vardıklarında Kaito kirli bulaşıkları lavaboya taşıdı. Hina ise Kasap’tan aldığı etlerle akşam yemeği için ön hazırlıklara başladı.

İhtiyaç duyacağı baharat kavanozlarını tam bir kararlılıkla dizmesini izleyen Kaito ona seslendi:

"Bir dakika, hangisinin ne tadı olduğunu anlayabiliyor musun?"

"Tabii ki. Bu dünyadaki çoğu baharatın kaydı bende mevcut. Ayrıca kokularından zamanla bozulup bozulmadıklarını veya üretim sürecinden kaynaklanan küçük tat değişimlerini analiz edebiliyorum; böylece miktarları gerektiği gibi ayarlıyorum."

"Vay canına. Bu gerçekten etkileyici Hina."

Kaito samimi bir hayranlıkla başını salladı. Hina’nın yanakları utançtan kızardı.

"Övgünüzü büyük bir onurla kabul ediyorum. Bu arada, şey, Efendi Kaito... Siz en çok ne tür yemekleri seversiniz?"

"...Şey, yemek konusunda pek bir tercihim yok aslında. Bozuk ya da zehirli olmadığı sürece ne olsa yerim."

Önceki hayatındaki beslenme alışkanlıkları sonuçta tamamen hayatta kalma üzerine kuruluydu. Yenilebilir ne bulsa şükretmişti. Hina, Kaito’nun bu isteksiz cevabına büyük bir ciddiyetle kafa salladı.

"Anlıyorum. O halde sizin lezzetli bulacağınız bir şeyler pişirmek için elimden geleni yapacağım Efendi Kaito. Ve sonra, belki de –ki bu haddimi aşmak olur ama– eğer yaptığım yemeği beğenirseniz Efendi Kaito... Ah, kalbim o kadar büyük bir onur ve gururla dolar ki kesinlikle oracıkta ölüveririm!"

"Sakin ol Hina. Lütfen böyle bir şey için ölme."

"Anlaşıldı! O zaman sonsuza dek yaşayacağım!"

Hina, yanakları hâlâ al al, onayladı. Kendi kendine "sonsuza dek yanınızda" ve "Efendi Kaito" gibi bir şeyler mırıldanarak bedeni bir o yana bir bu yana sallandı. Kaito, onun dolgun göğüslerinin iniş kalkışını izlerken biraz mahcup hissetti. Ancak bu basık zindan mutfağında o kadar çok vakit geçirmişti ki...

Biriyle konuşabilmek gerçekten güzelmiş.

Kaito onaylayarak lavabonun musluğunu açtı. Kalenin su şebekesi su perileriyle dolu bir rezervuara bağlıydı. Sıcak su akmaması bazen sinir bozucu olsa da sınırsız bir su kaynağına sahip oldukları için memnundu.

O soğuk suyla bulaşıkları yıkarken, Hina da yanında sakatatları hazırlıyor, bıçağı dur durak bilmeden hareket ediyordu. Göz açıp kapayıncaya kadar gereksiz kısımlar ayıklanıyor, etler kusursuz ölçülerde dilimleniyordu. Sanki ete gereğinden fazla zarar vermemek istercesine, tüm kesikler tertemiz ve isabetliydi.

Kaito, onun ustaca bıçak kullanışını izlerken farkında olmadan duraksadı. Tam o anda Elisabeth’in sesi yankılandı:

"Kahya! Hey, Kahya!"

"..."

"Kaito!"

"Duydum. Ne istiyorsun?"

Islak bulaşıkları bırakıp gerisini Hina’ya emanet eden Kaito, koşmaya başladı.

Onun taht odasında beklediğini sanıyordu ama Elisabeth hâlâ yemek odasındaydı.

Kapıyı açtığında onu, aslan ayaklı sandalyesine kurulmuş, elindeki şarap kadehini bir ileri bir geri sallarken buldu. Bacak bacak üstüne atmış, suratını asmıştı. Karşısında ise yeni bir ziyaretçi oturuyordu; Kaito içeriden ayrılmadan önce Kasap'ın işgal ettiği koltukta şimdi bu yabancı vardı.

"Görünüşe bakılırsa bu sevimsiz adamın seninle görüşmek istediği bir meselesi varmış."

"Ah, tanıştığımıza memnun oldum... Genç Kaito Sena, doğru mu?"

Sarışın adamın keskin hatlı bir yüzü vardı ve üzerine siyah bir cübbe geçirmişti.

Gülümserken bakışları yumuşak görünse de insanda bir keçiyi anımsatan bir intiba uyandırıyordu. Yine de yüzünde şüphe uyandıran bir ifade vardı; ona bakmak Kaito’nun sırtının ürpermesine ve midesinde nahoş bir şişkinlik hissetmesine neden oldu. Ayrıca adamın, ismini uzun zamandır duymadığı kadar pürüzsüz ve doğru telaffuz etmesi de gözünden kaçmamıştı.

Adam, Kaito’nun huzursuzluğunu fark edip etmediğini belli etmeden, vakur bir edayla konuştu.

"Adım Clueless Ray Faund. Kilise'den, sizinle şahsen görüşmek üzere gönderilmiş bir elçiyim."

"..................Ha?"

"Gerçekten de senin hizmetçinmiş Elisabeth. Tavırları tıpkı seninkini andırıyor."

Adamın ses tonundan gerçekten mi etkilendiği yoksa alay mı ettiği anlaşılamıyordu. Kaito, Kilise'den gelen bu adama, Clueless’a bir kez daha uzun uzun baktı.

Kaito bu dünyanın Kilisesi hakkında pek bir şey bilmiyordu. Ancak Elisabeth’in idam kararını erteletip ona iblis avı emrini verebildiklerine bakılırsa, ellerinde ciddi bir güç tuttukları aşikârdı. Böylesine bir otorite karşısında Kaito’nun ilk dürtüsü oradan kaçma isteği oldu. Fakat şimdi kaçarsa bu durum fazlasıyla şüphe çekerdi. Arkasını dönüp gitmesine neden olacak o refleksini bastıran Kaito, gözlerini adama dikti ve sessizce ne sormak istediğini beklemeye başladı.

Clueless sandalyesinden kalktı, gerindi ve oldukça beklenmedik bir teklifte bulundu.

"Pekala, Kilise'ye gidelim mi o halde? Senin anlatacaklarını bu kale gibi kasvetli bir yerde dinlemek istemem."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

NOVZON OKUYUCU TOPLULUĞU

Okuma keyfin yarıda kalmasın.

Bu seriden birkaç bölüm tükettin! Hesabını oluşturarak okuma deneyimini kesintisiz hale getir:

  • Kaldığın Yeri Asla Kaybetme Tüm cihazlarında okuduğun son bölüm ve sayfa otomatik senkronize olur.
  • Özel Kütüphane & Geçmiş Favori serilerini listene ekle, okuma geçmişini dilediğin gibi yönet.
  • Yeni Bölüm Bildirimleri Takip ettiğin serilere yeni bölüm geldiğinde anında haberdar ol.

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.