Kırılan Vaatler ve Işıkları

Topuklu ayakkabılarının boyu on santimetreden uzundu.


Siyah file çorapları incecik bacaklarında dizinin üstüne kadar tırmanıyor, etini hafifçe sıkarak o bembeyaz tenini simsiyah iplerin arasında daha da belirginleştiriyordu.


Jartiyer kemeri siyah ve davetkardı. Hatta bu kemer deri bir büstiyerle birleşiyordu. Bacakları ince olmasına rağmen, şortundan taşan yumuşak iç uylukları dolgun görünüyordu. Derinin o küçük kalçalarını sarıp sarmalayışı, kalçalarının arasında oluşturduğu o hat bakılamayacak kadar kışkırtıcıydı. Göğüs kısmında iplerle bağlanan büstiyer boğazına kadar çıksa da, bir tuzak gibi tam göğüs dekoltesine cüretkar bir pencere açılmıştı. O boşluktan sarkan iki büyüleyici, dolgun ve soluk beyazlık, sanki zaman durmuş gibi dimdik duruyordu. Öyle bir bastırılmışlardı ki, kusursuz birer yuvarlak halini almışlardı.


Koltuk altlarının o büyüleyici çukurunun hemen altında, mermer gibi şekilli ve hafif kaslı kolları, parmak uçlarına kadar uzanan ama yine de şehvetli duran deri eldivenlerle kaplıydı. Ami’nin yüzündeki o gülümseme bir anda silindi.


“Size susmanızı söyledim, sizi gidi piiiiiis domuzlaaaaaar!”


ŞRAK! Kamçı havada zarifçe süzüldü, yere çarpıp patladı.


Aşağılaması bir rol değildi, gerçekti. Ami’nin gerçek yüzü buydu. Her hecesi kaba bir çığlığa dönüşürken, içindeki o zifiri karanlığı dışarı vuruyordu. Ryuuji, sanki hava aniden soğumuş gibi titredi.


“Aaaah… Usta, yerdeki o parke taşı olmak istiyorum!”


“Bwaaaaah… Vur bana, vur bana, dayak yemek istiyorum!”


“Domuz olmaya razıyım, vallahi razıyım! Yeter ki Ami-chan’a yakın olabileyim!”


Çocuklar kendilerini mazoşist bir köleliğe kaptırmıştı. Rezil bir halde, oracıkta kraliçe Ami’ye sonsuz sadakat yeminleri etmeye başladılar.


“Daha sert mi vurmamı istiyorsunuz?! Sizi gidi açgözlü domuzlar, utanmazlar! Sizi iğrenç paçacılar! Sizi çirkin domuzlar, domuz olduğunuzu unutmadan uslu uslu oturun bakayım! Uçamayan domuz, sadece piiiiiirzolaaaaaadır!”


Spor salonu, ağzının suyu akmaya yakın hayranların kendinden geçmiş sesleriyle inliyordu ama kraliçe Ami’nin bir emriyle tezahüratların dozu azaldı. Çünkü kraliçeleri onlara uslu durmalarını söylemişti. Noto heyecandan ölmek üzereydi. Gözleri mayışmış, sanki eriyormuş gibi tuhaf bakıyordu.


“Ami-chan’ın bacakları… Ami-chan’ın şiddeti… Bu harika, harika bir şey. En iyisi bu! İçimde yepyeni, dizginlenemez bir arzu yükseliyor…”


Bir rüyadaymışçasına büzüldü ve oturduğu yerde cenin pozisyonu alıp büyülenmiş gibi kaldı.


Sadece Ryuuji sakindi; daha doğrusu kafası fena halde karışıktı ve henüz bu çılgınlık sarmalına kapılmamıştı. Gözlerini sunucu kraliçeye dikmişti. Tamam, şu an herkes coşmuştu ama dürüst olmak gerekirse bu iyi bir şey miydi?


“Şaka yaptım. ♥ Olamaz çocuklar, hepsi sadece bir şakaydı, gerçekten öyle düşündüğümü sanmadınız herhalde! Hadi bakalım, kalpleriniz küt küt atsın! Şimdi oylama sistemini açıklıyorum! Önce her adayın sahnede kendi tanıtımını izleyeceksiniz, sonra da herkesin tek bir oy hakkı olacak…”


Bir sunucu nasıl olur da herkesten daha fazla ön plana çıkabilirdi? Durum tam olarak buydu.


Kraliçe Ami, sunucu edasıyla oylama kurallarını hızlıca anlattı ama kimsenin onu dinlediği yoktu. Herkes Ami’nin dekoltesine kilitlenmişti. Bacaklarına, koltuk altlarına ve bembeyaz teninin göründüğü file çoraplarına bakıyorlardı.


Fon müziği değişti ve Ami sahnenin kenarına, mikrofon standının olduğu yere geçti. İzleyicilerin bakışları da onunla birlikte kaydı.


“Haydi, vakit kaybetmeden adaylarımızı çağıralım! Bir numaralı katılımcımız, 1-A sınıfından—”


Beyaz tenli, ince yapılı ve şirin bir birinci sınıf öğrencisi, muhtemelen sınıfının sergisindeki kostümüyle, yani bir hizmetçi kıyafetiyle sahneye çıktı. Ryuuji onu daha önce dışarıda müşteri çekmeye çalışırken gördüğünü anımsadı. Şimdi o cümleyi kuracak, dedi içinden, kesin söyleyecek.


“Hoş geldin, usta!”


Biraz gergin bir gülümsemeyle söyledi bunu. Hakikaten de söylemişti. Salondan alkış koptu ama herkesin aklı bir karış havada gibiydi. Seyircinin gözü hala arsızca sunucunun üzerindeydi.


“En büyük yeteneği ustasını eve buyur etmek! Hizmetçi olma konusunda birinci sınıf bir lisansı var! Bu tatlı hizmetçi-san’ın iddiası ise taş-kağıt-makas oynamak! Hadi, onun için koca bir alkış!”


Ami, sahne kenarından şaşırtıcı bilgiler vererek seyirciyi coşturmaya çalışırken, spot ışıklarını tamamen kendi üzerine çekiyordu. Güzelliği ve çılgın tavırları gösteriyi resmen çalmıştı. Profesyonel ile amatör arasındaki fark gerçekten devasaydı.


Ortamdaki tuhaflığı hala fark etmeyen birinci sınıf öğrencisi hizmetçi, kendini beğenmiş bir tavırla konuşuyordu.


“Hadi taş-kağıt-makas oynayalım! Şey, biz 1-A sınıfı hizmetçi kafesinde şöyle oynuyoruz da—”


Kız sahnede dans etti, acı verici ve gizemli bir şarkı mırıldandı, sonra bam diye elini yumruk yaparak “taş” dedi. Sadece birkaç kız ona eşlik ediyordu… muhtemelen sınıf arkadaşlarıydı.


“Bu böyle olmaz, Ami-chan çok fazla dikkat çekiyor! Aslında, organizasyon komitesi onu sunucu seçerek en başından hata yaptı.”


İnsan dilini anlama yetisini yeniden kazanan Noto bile sonunda birinci sınıf öğrencisine acıyan gözlerle baktı. Ryuuji ona sonuna kadar katılıyordu. Elinden gelen tek şeyi yaparak, bu buz gibi atmosferde sahneden inen kız için yüksek sesle alkış tuttu.


Derken bir sonraki birinci sınıf öğrencisi belirdi.


“H-hoş geldin, usta.”


O da aynı şeyi söyledi.


“Okulda ne kadar çok hizmetçi varmış böyle?!”


“Söyleyecek başka bir şeyleri yok mu bunların?!”


Ne yaparlarsa yapsınlar; Ryuuji, Noto ve seyirciler bir türlü havaya giremiyordu. Elbette aday kız çok tatlıydı. Sert kedi gözleri, kabarık kısa saçları ve incecik bacaklarının bir keçi yavrusununkiler gibi göründüğü mini eteğiyle dikkat çekiyordu. Muhtemelen sınıfının en güzel kızıydı ama herkes hizmetçi kıyafetlerinden ve üniformalardan doymuştu artık. O “Hoş geldin” lafı çok bayattı. Bu sığ taklitlerden o kadar bıkmışlardı ki, her birinin ne yapacağını önceden kestirebiliyorlardı. Her aday, sunucunun gölgesinde kalmaya mahkumdu.


“Takasu, bu yılki festivalde sekiz sınıfın hizmetçi kafesi açtığını biliyor muydun? Dördüne gittim… Ketçapla omletin üzerine kalp içinde Noto yazdılar… Ekstra 300 yen karşılığında…”


“Ben de seni kayboldun sanmıştım. Demek bunlarla uğraşıyordun?”


“Aynen öyle. Hizmetçi kafesi turuna çıktım. Sen arada ne yaptın Takasu? Kitamura ile miydin? Seni de çağıracaktım, Haruta ile bir süre seni aradık.”


“Taiga ve Kitamura ile bir üst sınıfların restoranına yemek yemeye gittik. Bir de krepçiye uğradık… Doğru ya, kimya kulübünün o meşhur elma şekerleri için sıraya girdik ama tam önümüzde bitti.”


“O elma şekerleri her yıl çok meşhurdur. Ben almıştım, ablam mezun olduğu ve çok sevdiği için ona da hediye aldım. Bende bayağı var, ister misin?”


“Harbi mi? İsterim tabii.”


Aralarında istemeden bir muhabbet filizlenmişti. Sonra Ryuuji kendine gelip, acaba burada böyle konuşmamalı mıyız diye düşünürken olan oldu.


“Bak, bir telefon çalıyor. Senininki değil mi o?”


Cebindeki telefon aniden titremeye başladı. Ryuuji aceleyle telefonu kordonundan tutup çıkardı. Tam böyle bir etkinliğin ortasında bunun ne kadar rahatsız edici olduğunu düşünürken etrafındakileri fark etti. Çoktan telefonlarını çıkarmış kızlar ve çocuklar vardı; bir yandan tuşlara basıyor, bir yandan sahnenin fotoğraflarını çekiyorlardı. En azından mesajına bakabileceğine karar verip telefonun kapağını açtı. Sahnede bir hizmetçi, kulağı tırmalayan ince bir sesle karaoke yapmaya başlamıştı.


“Ah be, zavallı şey…” dedi Noto. “Belki de oyumu bu kıza veririm…”


O zaman da öyleydi… Bu zaman da böyle♪ diye şarkı söylüyordu kız, acınası bir halde. Hata yaptığını fark etmesiyle ortam iyice soğudu. Gerçekten yazıktı.


“Budala. Sakın unutma, oyunu Taiga’ya vereceksin. Onlar sınıf için de puan demek.”


Bunu dedikten sonra Ryuuji, Noto’nun dirseğine hafifçe dürttü. Noto güldü ve şarkı devam etti. Ya heyecandan ya da müzik kulağı olmadığından, kız fena halde detone oluyordu. Ryuuji, bir yandan telefonuna bakarken bir yandan da ayıp olmasın diye o gergin hizmetçiye kısa bir bakış fırlattı.


Ekran, loş karanlığın içinde parlıyordu.


Harfleri net bir şekilde seçebiliyordu. Öyle netlerdi ki, karıştırması veya yanlış anlaması imkansızdı. Her şey gün gibi ortadaydı. Karakterler Ryuuji’nin retinasına kazındı.


Unvan kısmında “Bir Rica” yazıyordu.


Mesaj “Aisaka (baba)” kişisindendi.


İlk satırda ise Merhaba yazılıydı.


“Hey Takasu, Kaplan kaçıncı sıradaydı? Sınıf sırasına göre mi gidiyorlar?”


Aniden tüm sesler kesildi.


Eğer yapabilirsen Taiga’ya söylemek istediğim bir şey var.


“Görünüşe göre öyle değil. Birden bir üçüncü sınıf öğrencisi çıktı. Oha, kimonoya bak! Resmen bir afet değil mi?”


Aslında iş için acilen yola çıkmam gerekiyor.


“Oho, çay seremonisi yapacak galiba. Demek böyle bir üst sınıf öğrencisi de varmış. Ah, ne kadar zarif.”


Bu yüzden bugün gelemediğim için üzgünüm. Ona bunu telafi edeceğimi söyle. Bir de bir şey daha var.


“Cidden Ami-chan! Yine ön plana çıkıyor! Ah şu kamçı kullanıcısı!”


Ona tekrar beraber yaşamamızın mümkün olmadığını söyle.


Görünüşe göre şirket için sıkıntı yaratacağından zaten boşanamıyorum.


O yüzden her şeyi olduğu gibi bırakalım.


Ve ona söyle, en azından benimle bir akşam yemeğine çıksın.


Lütfen prensesimden özür dile. Teşekkürler.


İş yüzündenmiş ya da ona benzer bir şey yüzünden.


Eğer Taiga’nın babasının acil bir iş gezisine çıkması gerekseydi ya da bir misafiri gelseydi veya babasının başına bir şey gelseydi; yani bir aksilik olup da festivale gelemeseydi, bu sadece talihsizlik olurdu diye düşünmüştü.


Taiga’nın eğlenmesini ne kadar çok istese de, babasının gelmesini ne kadar çok arzulasa da ve babasının sözüne ne kadar çok inansa da; eğer böyle bir şey olsaydı, kimsenin elinden bir şey gelmezdi. Babası bir yetişkindi ve kızı onun için ne kadar değerli olursa olsun, kariyerini lise öğrencisi bir çocuğun etkinliğinden üstün tutması kaçınılmazdı. Ryuuji bile bunu anlayabiliyordu. Taiga da mutlaka anlardı.

Taiga’nın babasının böyle bir şey yapacağı aklının ucundan bile geçmezdi. Kızının başına bunların geleceğini rüyasında görse inanmazdı.

…Hayal bile edememişti.

“Takasu? Ne oldu? Hey, beklesene.”

Demek kelimelerin boğazına düğümlendiği, insanın nutkunun tutulduğu o an böyle hissettiriyordu.

Kesik bir nefes aldı ama vücudunu kıpırdatamadı. Sanki çelikten bir zırhın içine hapsolmuş gibiydi. Mesajın ilk satırını gördüğü andan beri, çatılan kaşları ve ardına kadar açılan gözleriyle zamanın içinde donup kalmıştı.

Şaşkındı. Gerçekten de şaşkındı.

Ryuuji ne yapacağını bilemez haldeydi. Olan bitenin ne bir sebebini bulabiliyordu ne de bir anlam yükleyebiliyordu. Ne yapacağını kestiremiyordu.

Bu mesajla ne yapmalıydı; ya Taiga, ya kendisi? Kimse ona ne yapması gerektiğini söylemiyordu.

“Hey, gerçekten iyi misin? Betin benzin atmış.”

Noto elini omzuna koyup onu sarstı. İyiyim, demeye çalıştı ama sesinin çıkıp çıkmadığından bile emin değildi.

Sahnede, kimono giymiş o güzel kız tuhaf bir şekilde kendini aşağılayan bir akrostiş şiir okuyordu. Seyirciler kahkahalara boğulmuştu. Sonunda, Kültür Festivali Güzeli yarışması gerçekten ısınmaya başlıyordu.

Ryuuji ise sadece telefonuna bakmaya devam etti. Gözleri hiçbir şeyi görmese de, sanki bakmaya devam ederse bir şeyler değişecekmiş gibi o parlayan ekrana baka kaldı. Ama hiçbir şey değişmedi. Gerçek, tüm çıplaklığıyla orada duruyordu.

Taiga’nın babası sadece Kültür Festivali’ni değil, geri kalan her şeyi de yüzüstü bırakmıştı. Sonra da arkasına bakmadan kaçmıştı.

Geriye sadece bu gerçek kalmıştı.

“Neden… neden ona inandım ki…”

Sesinin çocuksu bir fısıltı gibi boğazından döküldüğünün farkında bile değildi. Ryuuji göğsünün sol tarafını sıkıca kavradı. Neden o adama güvenmişti? Neden enine boyuna düşünmeden bunun iyi bir şey olduğuna karar vermişti? Neden Taiga’nın söylediklerine kulak asmamıştı? Farkında bile olmadan, tırnaklarını üniformasının üzerinden etine geçiriyordu. Hiçbir acı hissetmiyordu.

Bomboştu.

Zihninde tek bir düşünce yankılanıyordu: Benim hatam mıydı?

Ryuuji dönüp dönüp aynı şeyi düşündü. Benim hatam mıydı? Taiga’nın hayali gözlerinin önünde belirdi ve dalgalandı. Ryuuji’den azar işittikten sonra babasına koştuğu o anki sırtı... Babasının omuzlarına tutunan kolları... Sokak lambalarının altında yan yana durdukları o zaman... Sakin değildi ama yüzünü asmıştı, utancından mahcup görünüyordu.

Taiga mutlu görünüyordu, gerçekten mutlu. Her zaman, istisnasız her zaman mutlu görünüyordu ve şey... Ryuuji gerçekten yalnız kalmıştı.

Yalnızdı ve bundan nefret ediyordu. Kalbinin bir köşesinde, görmezden geldiği bir düşünce vardı: Taiga’nın babası hiç ortaya çıkmasaydı daha iyi olurdu diye geçirmişti içinden. Eğer çıkmasaydı, üçü eskisi gibi birlikte yaşamaya devam edebilirlerdi. Taiga’nın ondan bir şeyler istemesini, ona ihtiyaç duymasını, ona bağımlı olmasını istiyordu. Eğer öyle olsaydı, doğmuş olmasının bir hata olmadığını hissedecekti. Kendi varlığının affedildiğini hissedecekti.

Sanki her şey elinden çalınmış gibi hissetmişti. Taiga ona artık sana ihtiyacım yok demiş ve onu terk etmiş gibi gelmişti. Ryuuji yalnızdı ve bundan nefret ediyordu. Bu duyguların farkındaydı ve bu yüzden kendine sürekli “Bu iyi bir şey,” diye telkin etmesi gerekmişti.

Öyleydi işte.

Taiga’yı babasına gitmeye zorlamasının sebebi bunun iyi bir şey olduğuna inanması değildi.

Her şeyi kendisi için yapmıştı. Sadece Taiga’yı düşünüyormuş gibi davranmıştı.

Kendi eksikliğini, sahip olamadığı bir şeyi Taiga üzerinden tamamlamaya çalışıyordu. Hatta Taiga’yı tehdit bile etmişti: Benim arzuladığım ve asla sahip olamayacağım bir şeyi nasıl olur da elinin tersiyle itersin?

Eğer Taiga babasıyla mutlu olursa, Yasuko’nun onun yüzünden ailesini terk etmek zorunda kalışının bir kefareti olacağını düşünmüştü. Taiga ve Yasuko farklı kişiler olsa da, eğer bu kefareti ödeyebilirse ruhunun huzur bulacağını hissetmişti. İstenmeyen bir çocuk olarak dünyaya gelmesinin bir hata olduğu düşüncesinden kurtulabileceğini sanmıştı.

Ama kalbinin derinliklerinde, aslında Taiga’nın babasının defolup gitmesi için dua ediyordu. Taiga’nın onun yanında kalması için yalvarıyordu. Kendi varlığına bir değer katabilmek için yapıyordu bunu.

Nasıl bir aptaldı böyle? Bencil, egoist, değersiz bir insandı.

Kaderin cilvesi, bedelini ona bu şekilde ödetmişti.

Bunu Taiga’ya nasıl söyleyecekti?

Bir kar fırtınası gibi, bu şok kalbinden ciğerlerine kadar her şeyi dondurdu. Ryuuji artık bir cesetten farksızdı. Artık düşünemiyordu. Tek bir parmağını bile oynatamıyordu. Kimin sesi olursa olsun, hiçbir fısıltı kulaklarına ulaşmıyordu.


“Veee sıradaki adayımız! Eğer 11-C sınıfının Cep Kaplanı dersem, herhalde kimden bahsettiğimi anlarsınız değil mi?! Beklendiği gibi… huzurlarınızda Aisaka Taiga-san!”

Ohaaa, diye derinden bir uğultu yükseldi. Geldi be, Cep Kaplanı burada! Cidden katılıyor mu?! Bir kafes falan gerekmez mi?! Tehlikeli değil mi bu?! Seyirciler heyecanlanmış, o ana kadarki en güçlü alkış tufanını koparmışlardı.

“T-Takasu, hey… Kaplan sahnede.”

Noto endişeyle yüzüne baksa da, Ryuuji gözleri faltaşı gibi açılmış halde sadece telefonu sıkıyordu.


Ortamın bir anlığına sessizliğe büründüğünün farkına varmamıştı.

O kişi… o kız muhtemelen çok gergindi. Yavaşça sahnede belirdi.

Hışşşt. İnce ipek kumaş, adımlarıyla birlikte dans ediyordu.

Sırtındaki melek kanatları titriyordu.

Kalçalarına kadar inen solgun saçları, tıpkı bir melodi gibi akıyordu. Mekanı usulca dolduruyor, havayı titretiyordu.

Elbisenin içindeki narin vücudu, her an kırılacakmış gibi görünüyordu.

Kapalı gözlerinin kirpikleri bir gölge düşürüyordu. Sert bir camın üzerine kazınmış gibi duran o zarif yüzü, bir şekilde gizlenmiş gibiydi.

Sanki akıp gidiyordu.

Taiga’nın adımları, suyun üzerindeki hareler gibiydi.

Bu sessizlikte, adımları rüzgarı andırıyordu.

Sanki her an şeffaflaşabilir, eriyip tatlı bir suya dönüşebilirdi. Kimse sesini çıkaramıyordu.

Ona, kozasından yeni çıkmış ömrü kısa, kanatlı bir böceğe bakar gibi bakıyorlardı. Herkes, o güzel ve kırılgan şeye nefesiyle bile zarar vermekten korkar gibi baka kalmıştı.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.