Cam vitrinde süslü takılar ve biblolar parıldıyordu. Shiratama-san hayranlıkla soludu. “Ne kadar güzeller, baksana. Şu kolye ne sence? Ametist mi?”
“Şey, evet. Olabilir.”
Shiratama-san beni bir mücevher dükkânına getirmişti. Aynı alışveriş merkezi. Bütün mekan, “bunu alamazsın” diye bağırıyordu adeta.
Bana kaşlarını çattı. “Üzgünüm. Seni sıkmak istememiştim.”
“Şey, sıkılmadım. İlginç aslında. Kendi başıma asla gelmezdim buraya.”
“Gerçekten mi? Çok naziksin.” Gülümsedi.
Açıkçası, onunla gitmemin ardında gizli bir amacım falan yoktu. Diğer kızlarla anlaşmakta zorlanıyordu. Sadece yardım etmek istemiştim. Gerçekten. Yemin ederim.
Ama kendimi kandırmıyordum. Göz ucuyla ona baktım. Gösterişli aksesuarlara bakarken gülümsüyordu. Omuzlarına değen saçları, küçük, melek yüzlü ama bir şekilde olgun duran bir çehreyi çevreliyordu. Boyu Yanami ile aynı olsa da o kadar narin ve minyondu ki en ufak bir dokunuşta porselen gibi kırılacakmış gibi duruyordu, tıpkı Komari gibi. Ama Komari’den farklı olarak, giysilerinin vurguladığı belirgin vücut hatları vardı. Yüz hatları ve oranları bana Yakishio’yu anımsatıyordu. Kusursuz teni ise Shikiya-san’ı hatırlatıyordu.
Bu kız, şirinliğin vücut bulmuş haliydi. Yanami’nin kıskanmasına bile hak veriyordum, gerçekten. Yanlış anlamayın, Yanami de güzeldi ama aynı zamanda pek çok başka şeye de sahipti.
“Senin doğum taşın ne?” diye sordu.
“Ha? Şey, ben Aralık’ta doğdum.” Dükkânın sağladığı listeye göz gezdirirken, o anda telefonum çaldı. Yine. Kaçıncı kez çaldığını sayısını unuttum. Yanami olduğundan zerre şüphem yoktu. Telefonu almak için uzandım ama Shiratama-san elimi tuttu. “Ş-şey.”
“Seni kendime saklamak istiyorum. Şimdilik. Yanlış mı bu?”
“B-ben, şey, h-hayır mı? S-sanırım değil?”
“O zaman birkaç dakika daha kimseye zarar vermez, değil mi?” Omzunu benimkine çarptı ve beni dükkânın daha da içine doğru yönlendirdi. “Senin doğum taşın tanzanit. Zekayı ve olgunluğu temsil eder. Tıpkı sana benziyor, değil mi?”
“E-evet. Bunu sık sık duyarım.”
Yutkundum. Bu gerçekten oluyor muydu? Baharım nihayet gelmiş miydi? Sıra bana mı gelmişti sonunda?
Hayır. Pek olası değildi. Kim olduğumu hatırladım; tam bir inek. Ya o? Tanıdığım en şirin kızlardan biriydi. Belki bir Light Novel’ın ana karakteri gibi yakışıklı olsaydım inanırdım. Ama kim olduğumu biliyordum. Ve benim gibi biri, Shiratama-san’ın hikayesinde sadece bir figürandı.
“Bakalım. Benimki neymiş?” diye mırıldandı.
“Shiratama-san,” dedim. “Benden bir şey mi istiyordun?”
Gülümsemesi çok hafifçe seğirdi. Yenilenmiş, bir şekilde daha da tatlı bir ışıltıyla hızla kapatılan bir kusur. “İyiyim. Gerçekten. Az önce biraz karamsarlaştığımı biliyorum ama sadece içimi dökmem gerekiyordu.”
“Peki. O zaman birini mi bekliyorsun?”
İfadesi dağıldı ve bu sefer geri gelmedi. Onun yerine şaşkınlık ve kafa karışıklığı doldurdu boşlukları. “Ben… Ne?”
“Sadece aksesuar bakıyormuş gibi yapıyorsun. Sürekli etrafa bakınarak birini bekliyormuş gibi duruyorsun ve her nedense ben ne zaman gitmeye kalksam beni geri çekiyorsun.”
“Ben sadece…” Dudakları sımsıkı kapandı. Bacakları koşmak ister gibi titriyordu ama onları zar zor yerinde tutuyordu.
“Hey, bunu bir sorguya çevirmek istemem ama bana açık olmazsan yardım edemem.”
Shiratama-san göğsünü kavradı ve başını öne eğdi. Uzun bir süre kimse konuşmadı. Ama ben nihayet denediğimde…
“Riko? Sen misin?”
Shiratama-san, tanımadığım sesle başını hızla kaldırdı. Bakışlarının uzandığı yerde, yirmili yaşlarının ortalarında, yumuşak hatlara sahip ve tek kelimeyle “şirin” olarak tanımlanabilecek bir kadın duruyordu.
Dedektif olmaya gerek yoktu.
Zayıf ve zar zor duyulur bir sesle, Shiratama-san mırıldandı, “Oneechan…”
Ama beni en çok şaşırtan, Shiratama Riko’nun ablasının ortaya çıkışı değildi. Yanında duran adamdı.
“Sen Nukumizu-kun’sun,” dedi. “C Sınıfı, değil mi? Riko-chan ile burada ne yapıyorsun?”
Bu, Tanaka-sensei’ydi. Tsuwabuki Japonca öğretmeni. Ve bu tuhaf aile buluşmasının tam ortasında ben vardım.
Gerilim o kadar yoğundu ki bıçakla kesilebilirdi. Ama Shiratama Riko hızla toparlandı. Kolunu benimkine dolayarak ve adeta üzerime atılarak, “O benim erkek arkadaşım!” diye patlattı.
Ha. Ha?! Biz çıkıyor muyduk?! Ne zamandan beri?! Hafızamdaki boşlukları aradım ama pek bir şey bulamadım, ama buraya beni getirmesini kesinlikle açıklıyordu bu durum. Yaptığımız o duygusal şeyler, aşık bir çiftten başka ne olabilirdik ki? Evet, buna ayak uydurabilirdim.
Shiratama-san’ın ablası birkaç saniye donakaldı. “Erkek arkadaşın mı? Erkek arkadaşın olduğunu bilmiyordum.”
“Üzgünüm. Biliyorum. Düğünle o kadar meşguldün ki sana söyleme fırsatım olmadı hiç.” Tüm şüphelerin kapısını kapatırcasına gülümsedi.
Ablası bana baktı, hala biraz sarsılmıştı. “Peki siz ikiniz, şey, ne zamandır birliktesiniz?”
“Şey, bu biraz… Schrödinger’in Kedisi durumu gibi,” dedim.
“Onu öyle köşeye sıkıştırma, Oneechan.”
Shiratama-san bana daha sıkı sarıldı ve dudaklarını büktü.
“Tamam, tamam, üzgünüm. Sadece beni şaşırttın, Riko,” dedi ablası. “Yine de…”
“Ben artık liseliyim. Benim yaşımdayken Tanaka-sensei’ye aşıktın, değil mi?”
“Riko!” Ablasının yüzü kıpkırmızı oldu. Şirinlik genetikti.
Tanaka-sensei elini ablasının omzuna koydu ve nazikçe gülümsedi. “Gitsek iyi olur, Minori-san.”
“Ama Yuuji-san…”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.