Tiara-san'ı öğrenci konseyi odasına geri götürmek düşündüğümden uzun sürdü. Eve gün batımından hemen önce varabildim. Edebiyat kulübüne LINE üzerinden erken ayrılacağımı söylemiştim ama Komari'den bir sürü renkli küfür yemekten başka bir işe yaramadı. Şu an yarın kulübü asmayı düşünüyorum.
İçimi çekip yukarı baktım. Ufukta beliren turuncu renk mora dönmek üzereydi, beni bir sonraki adımı atmaya zorluyordu. Ben ilerlerken sensör beni algıladı ve ön kapının ışığı yandı. Kaju'ya ne söyleyeceğimi düşünmek için elimdeki son birkaç anı kullandım.
Bu hikâye Tachibana-kun ve Amanatsu-sensei ile başlamıştı. Ve Tachibana-kun, Kaju ile Gondou-san'la devam edecekti. Peki neden benden bahsediyorlardı?
Belki de bu hikâye onlarla ilgili değildi. Belki de gözümden kaçan bir şeyler vardı. Belki de her şey göründüğünden çok daha basitti.
Kapıyı açtım. Kaju'nun minik ayakkabıları içeride düzgünce sıralanmıştı. Annemle babamınkileri görmedim ve zemin kat ölüm sessizliğindeydi. Merdivenleri çıkıp Kaju'nun odasına varmak tüm cesaretimi aldı.
Kapıyı çaldım. Yanıt yoktu. Bir anlık tereddüdün ardından kapıyı açtım. İçerisi karanlıktı. Sadece koridor ışığıyla görülebilen odayı kaplayan pembe renk, her zamanki kadar göz alıcı değildi ve duvarlarına benim birkaç yeni posterimi eklediğini fark ettim…
Kaju, yatağının yanında, dizlerini kendine çekmiş, uyuyordu. Omuzlarının yavaşça inip kalktığını gördüm. Sonunda üzerimdeki gerginlik dağıldı. Dün gece ne kadar az uyuduğunu düşünürsek, dinlenmeye ihtiyacı vardı.
Duvarı yoklayarak ışığı açtım ve önünde açık bir albüm durduğunu gördüm. Yanına oturup baktım. Bıraktığı fotoğraf, ikimizin küçükken çekilmiş bir karesiydi. Aslında Shichi-Go-San törenimizden kalmaydı. Ben hakama giymiştim, Kaju da kimonosunu. İkimiz de gülümsüyorduk. O zamanlar, o güne özel klasik bir şeker olan chitose ame'den çok fazla yiyip diş ağrısı çektiğimi hatırladım. Kaju dişçim olmaya çalışmıştı ve tahmin edileceği üzere o da pek iyi gitmemişti.
Yanımda uyuyan kızla, o küçük Kaju arasında hiçbir fark yoktu. Benim için her zaman o aynı sevimli, küçük kız olacaktı. Kız kardeşim. Ama artık o kadar da küçük değildi. Bir gün kendi fotoğraf albümlerini yapacaktı. Ve onları benim içinde olmadığım fotoğraflarla dolduracaktı. Tek yapabileceğim, kameranın dışında biraz ağlama olsa bile, o fotoğraflarda gülümsediğini ummaktı. Ve şüphesiz o ağlamaları başkasının kollarında yapacaktı. Tek yapabileceğim, bir gün kendini eksik hissettiğinde benim her zaman burada olacağımı hatırlamasını ummaktı. Çünkü biz aileydik.
Sayfayı nazikçe kaldırdım, çevirmeye çalışırken hışırtı çıkardı ve Kaju'yu rüyalarından uyandırdı. Kıpırdanmaya ve mırıldanmaya başladı. Göz kapakları seğirdi.
“Uyandın mı?”
“Oniisama?” Gözlerini ovuşturdu, hâlâ kendine gelmeye çalışıyordu. “Sanırım uyuyakalmışım… Dur, Oniisama?!” Biraz bocaladıktan sonra üzerime atıldı ve kıyafetlerimi sıkıca tuttu. “O-okulda! Tam olarak ne kadarını duydun?!”
“Şey, bir adama aşık olduğum kısmını.”
“Ama ondan önce! Ondan önce bir şey duydun mu?!”
“Hayır mı?”
“Hayır mı…? Duymadın mı?” Kaju derin bir iç çekti. “Oh, çok şükür.”
Şimdi tam olarak neyi duymamam gerektiğini merak ediyordum.
“Dur, her şeyden önce, bir adama aşık olduğum derken ne demek istedin?”
Kaju dudaklarını büktü. “Bana aptalı oynama. Noel Arifesi'nde o kafede kiminle olduğunu gördüm.”
Fanfiction dışında hangi evrende Shikiya-senpai uzaktan bile olsa…?
“İlk başta birlikte olduğum adamdan mı bahsediyorsun? Senpai'mden mi?”
“Birlikte içecek paylaşıyordunuz falan. İyi anlaşıyor gibiydiniz.” Benden uzaklaştı, daha da dudak büktü.
“Sadece ona bir iyilik yapıyordum,” diye açıkladım. “Biri onu ekmişti. Hepsi buydu.”
“Peki neden pipet paylaşıyordunuz? Açıkla bakalım.”
“Bak, ellerim bağlıydı bir nevi. Benim yerimde olsan sen de aynısını yapardın.”
“Sanmıyorum.”
Haklı.
“Mesele şu ki, ilgilenmiyorum. Onun sevgi dolu bir kız arkadaşı var. Ben sadece vekâlet ediyordum.”
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
Kaju beni inceledi, gözlerimde yalan aradı. Soruşturmasını bitirdiğinde, karmaşık bir iç çekti.
“Neyse,” dedim, “Tachibana-kun.”
“Evet. Yazık oldu.” İfadesi karardı. Onu suçlayamazdım. Aşık olduğun kişinin reddedildiğini görmek çelişkili olmalıydı ve Kaju'yu tanıyorsam, muhtemelen hâlâ bunu kafasında kuruyordu. Peki neden her şey henüz yerine oturmamıştı?
Çünkü okulun arkasındaki o çalılıkta sadece Kaju yoktu.
Gondou Asami.
Kaju'nun en iyi arkadaşıydı. Görünüşe göre Tachibana-kun ile de bir geçmişi vardı. Zihnimde kesişen tüm o karmaşık ipliklerin arasında, bir tek o bağlantısız kalmıştı. Ama aşk itirafından kaçmıştı. Kaju'yla kavga etmişti, Kaju da kaçmıştı. Bu hikâyenin bir parçasıydı.
Ve bu, çok iyi bildiğim bir hikâyeydi.
“Üzgünüm, Kaju. Yanılmışım.”
Başını salladı. “Sen yapmadın ki—”
“Tüm bu zaman boyunca Tachibana-kun'a aşık olduğunu sanmıştım. Ama yanılmışım.” Kaju hafifçe sıçradı. Konuşamadan elimi kaldırdım. Daha bitmemişti. “Gondou-san, Tachibana-kun'a aşık. Bu bana çok açık. Bu da demek oluyor ki sana da açıktı. Ve bu durum içime sinmedi.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Bu sana hiç benzemiyordu,” diye devam ettim. “Sen, arkadaşınla aynı kişiye aşık olup da bunu umursamayacak biri değilsin. Bu seni içten içe kemirirdi. Endişeden kendini parça parça ederdin. Kimse üzülmesin diye kaybı sen üstlenirdin.” Elimi başına koyup saçlarını okşadım. “İşte bu yüzden biliyorum. Eğer Gondou-san, Tachibana-kun'dan hoşlanıyorsa, senin hoşlanma ihtimalin yok. Ağabeyin zeki mi, değil mi?”
“Evet, öyle.” Kaju, az önce başı belaya girmiş bir çocuk gibi başını eğdi. “Tachibana-kun benim için sadece bir arkadaş. Ona öyle bakmıyorum.”
“Biliyorum, öyle bakmıyorsun. Bugünkü planın asla Sevgililer Günü ile ilgili değildi. Sadece açık ev etkinliğiydi.”
Uysalca başını salladı.
“Peki Toyokawa İnari neydi?” diye sordum sonra.
“Gon-chan da bizimle gelecekti. Senpai'lerimiz için şans tılsımları alacaktık, çünkü giriş sınavları yaklaşıyor.”
Bu da demek oluyordu ki, peşinden koştuğum bir başka hayalet daha vardı. Kendini küçümseyen bir gülümseme takındım. “Peki o zaman, beni bunca zaman oyalamanın sebebi neydi?”
“Şey…” Kaju ne söyleyeceğine karar vermek için bir an duraksadı. “Çikolata yaptığım gün Tachibana-kun ile olan telefon konuşmasını biliyorsun, değil mi?”
“Hatırlıyorum.”
“Ne düşündüğünü gördüm ve aklıma kötü bir fikir geldi. Senin öyle düşünmeye devam etmene izin vermeye karar verdim. Yanlış anlamanı istedim.” Utançla gözlerini kaçırdı.
“Neden böyle bir şey yaptın?”
“Eskiden hiç arkadaşın yoktu. Ben küçükken bile hep benimleydin. Başka kimseyle değil. Kimsenin seninle konuşmamasının benim hatam olmasından endişelenmeye başlamıştım.”
“Yüzde yüz benim hatam olduğuna garanti veririm.”
Kaju güldü ama ben şaka yapmıyordum. “Lise başladığında, bunca insanla tanışmaya başladığında ve edebiyat kulübüne katıldığında… senin için o kadar mutlu oldum ki. Özel birini bulman an meselesiydi ve sonra onlar senin için benim yaptığım her şeyi yapacaktı. Ama bu… beni üzdü.” Albümde bir sayfa çevirdi. “Hatırlayabildiğim kadarıyla hep birlikteydik. İyi günde kötü günde, sen hep sabittin.”
Bir fotoğrafı çıkarıp kendine yakın tuttu. İlkokuldaki ilk günümdendi. Ön kapının yanında dalgın dalgın duruyordum ve dört yaşındaki Kaju yanımda, gözleri kıpkırmızı ve şişmiş bir şekilde duruyordu. O günü hatırladım.
Kaju kıkırdadı. “Okula gitmek demek, orada yaşayacağın ve seni bir daha asla göremeyeceğim demek sanmıştım. Nasıl da ağlamıştım.”
“Hatırlıyorum. Bütün gece bana yapışmıştın.”
“Çünkü seni bırakırsam bir daha geri alamayacağımı sanmıştım.”
Fotoğrafı yerine koyup sayfayı tekrar çevirdi. Sonra durduğu fotoğraf, en az üç yıl kadar sonrasına ait olmalıydı. Ailece plaja gitmiştik. Kaju bir denizyıldızıyla beni kovalıyordu ve ben de hayatım pahasına koşuyordum.
“Bu bayağı kötüydü,” dedim.
“Sen sentai gibi aksiyonlu şeyleri severdin, o yüzden hoşuna gidebileceğini düşündüm.”
Denizyıldızları bir nevi silaha benziyordu gerçekten.
Kaju devam etti, sonra Momozono üniformalarımızla çekilmiş bir fotoğrafımıza durdu. Onun ilk kez kendi üniformasını giydiği zamandı. Kulaklarına kadar gülümsüyordu, kolu benimkine kenetlenmişti, ben ise umutsuzca umursamamaya çalışıyordum.
“Bunu hatırlıyor musun?” diye sordu. “Birlikte fotoğraf çektirmek istemediğin için kriz çıkarmıştın. Büyük bir kavga etmiştik.”
Dün gibi hatırlıyordum. Ortaokulda arkadaşımın olmaması umurumda değildi ama bir yanım Kaju'nun beni öyle görmesine isteksizdi. Kaju benimle aynı okula gideceği için havalara uçmuştu ve ben ona bunu yaşatamazdım.
“Ne kadar çocukmuşum,” diye güldüm.
“Hâlâ öyleyim. Büyüdüğün için mutluyum ama bazen tek başına olmak biraz yalnız hissettiriyor.” Başını omzuma yasladı. “Bu yüzden yaptım. Seni biraz daha yanımda istedim.” Koyu saçları elime dökülüp parmak boğumlarımı gıdıkladı.
Bu ağırlığı biliyordum. Çok iyi biliyordum. Hiç değişmemişti. Ama değişecekti. Kaju ve ben büyümeye, kendi bireylerimiz olmaya devam edecektik. Ve kaçınılmaz olarak, o yollar ayrılacaktı.
“Peki Gondou-san ne olacak?”
“Gon-chan mı?”
Tüm bunları bir sonuca bağlayıp bitmiş saymak ne kadar hoş olsa da, hâlâ yarım kalan şeyler vardı.
“Tüm bunlara o da dahil miydi? Tachibana-kun'un aşk itirafına?”
“Pek… sayılmaz.”
“Yine de olacağını biliyordu. Tachibana-kun istediği kişiyi sevebilir ama Gondou-san'ı bunun bir parçası yapmak…”
“Ama bir öğretmene aşıktı,” diye karşı çıktı Kaju. “Amanatsu-sensei sorumlu bir yetişkin. Onu reddedeceği belliydi.” Ben o kadar emin değildim. Çocuk görünüşe göre sadece dört yaş küçüktü. “Gon-chan umursamadığını söylüyor. Ona nasıl hissettiğini söylemek istemediğini söylüyor. Kaç kızın ona göz diktiğini fark etmiyor.”
Kaju hayal kırıklığına uğramıştı. Bir şeyler içine sinmiyordu. Onu anlayabiliyordum ama neden kendi arkadaşının isteklerini görmezden gelecek kadar bu işe kendini kaptırmıştı?
"Belki de onu kendi hâline bırakmalısın," dedim.
"Sahiden öyle mi düşünüyorsun?"
Sadece başımı salladım. Kaju'nun gözleri ikna olmamışçasına parıldadı. "Ama nisan ayında üçüncü sınıf olacağız. Zaman akıp gidecek. Sınavlarımız olacak, yapacak o kadar çok şeyimiz var ki, sonsuza dek birlikte kalamazlar." Ellerini kavuşturdu. "Gon-chan buna pişman olacak. Farklı liselere gidecekler. Bu onun tek şansı. Biliyorum, insanlar sürekli ayrılıyor ama yine de..."
Başını okşadım. "İşte bu yüzden onu işin içine kattın. Ona biraz gaz vermek için."
Kaju'nun omuzları seğirdi. "Sadece mutlu olmasını istiyorum. Yavaş yavaş birbirlerinden uzaklaşıp yabancılaşmalarından korkuyorum."
Sonunda dank etti. Mesele onlar değildi. Mesele bizdik. Ben ve Kaju. Kaju ve ben.
Annemizle babamız çalıştığı için, hayatında en çok vakit geçirdiği kişinin ben olduğumu söylemek abartı olmazdı. Ama şimdi değişen önceliklerin gerçeğiyle yüzleşiyordu. Bir gün kimlere yöneleceklerini söyleyemezdim ama kendimin korkmadığını iddia etsem yalan söylemiş olurdum.
"Gelecek hakkında gergin misin?"
"Hmm..."
Kucağımı patpatladım. O da üzerine kaydı. "Ben de. Değişimden korkuyorum. Keşke hayat hep böyle devam etseydi."
"Sen de mi?"
Başını okşadım. "Ama sana neyin asla değişmeyeceğini söyleyeyim. Geçen bu on dört yıl. Şimdiye dek yaşadığın hayat. Birlikte geçirdiğimiz her saniye hep orada olacak." Kaju sessizce bana baktı. "Az önce elini başına koyduğum o an, artık geçmişte kaldı. Taş gibi. Kimse o anı senden alamaz." Vurgulamak için kafasına bir tane vurdum. "Birlikte geçirdiğimiz zaman bizim. Kimse bunu değiştiremez. Ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım. Kiminle aşık olursak olalım. Geçmişlerimiz bizim."
"Peki," diye hırıltılı bir sesle, zayıfça yanıtladı.
"Gondou-san ile Tachibana-kun'un da kendilerine ait bir geçmişleri var. Ve bu kimseyi değil, sadece onları ilgilendirir."
"Ama ya sonra tüm bunlara pişman olursa?"
Başımı salladım. Kusursuz bir yanıt istiyordu. Ama kusursuz diye bir şey yoktu. Başka insanlar işin içine girdiğinde hiç yoktu. Hepimiz kusurluyduk, her birimiz, ve sürekli özür dileyip affederek yaşıyorduk. Dünya da böyle dönüyordu işte.
"Belki haklısın, Kaju. Belki de pişman olacak. Ama doğru olanı yapmak her zaman en iyisi değildir." Konuşmaya yeltendi ama nazikçe durdurdum. "Gondou-san senin en iyi arkadaşın. Bence sadece konuşmanız gerekiyor."
"Konuşacağım. Yarın okulda." Kaju tartışmayı bıraktı ve göğsüme yaslandı. "Oniisama. Küçükken yaptığın gibi bana sarılır mısın?"
Nasıl yani? Ne hakkında konuştuğunu bildiğimi söyleyemezdim ama bunu itiraf da edemezdim. Ortamın büyüsünü bozmadan olmazdı. Ben de kollarımı ona doladım ve en iyisini umdum. Ellerini benimkilerin üzerine koydu ve küçük bir çocuk gibi kıkırdadı. Sıcacıktı.
Dur bir düşüneyim, yaptığın çikolatalara ne oldu sahi? Dediğin gibi birine verdin mi? Kime?
"Benden sana gerek yoktu. Eminim okulda bolca almışsındır." Tekrar dudaklarını büzdü, dirseğiyle beni dürttü. "O kadar çaresiz değilim ki senin gizli hayran havuzunu sulandırmakla vaktimi harcayayım. Gururum var, Oniisama."
"Gizli hayranlar mı? Kimler mesela?" Çarpık bir gülümseme takındım. Kaju ve onun kuruntuları.
Gözlerini kocaman açtı. "Bana hiç çikolata almadığını mı söylüyorsun? Hiç kimseden mi? Komari-san'dan bile mi?"
"Yani, teknik olarak aldım ama onlar açık kapı günü ziyaretçileri içindi. Biri hariç, sanırım."
"Biliyordum! Kimdendi o?!"
Onu tutmak için iki elimi de kullanmam gerekti. "Asagumo-san'dandı, onun bir erkek arkadaşı var, bu yüzden yüzde 99.9 eminim ki tamamen platonikti."
"Yüzde yüz değil."
"Hayal edebilirim. İnsanlar piyango bileti alır çünkü kazansalar ne olacağını hayal etmeyi severler. O yüzde birin onda birinin gücünü asla küçümseme, Kaju. Ya, diyelim ki, Asagumo-san'ın tek yumurta ikizi olsaydı?"
"A-anladım." İşaret parmaklarını şakaklarına götürdü ve anlamak için elinden geleni yaptı. Hiçbir şey anlamış gibi görünmüyordu.
Vazgeçip ayağa kalktı ve bir masa çekmecesinden bir şey aldı. Geri dönüp önümdeki yere gelirken onu arkasında sakladı.
"Yani, tamamen açık olmak gerekirse, hiç aşkla ilgili çikolata almadın."
"Hayır. Bir tane bile."
Kaju bir süre kıpırdandı, sonra şirin bir hediye poşetini ortaya çıkardı. "O zaman bunu ilk say!"
Poşet şeffaftı. Ve gerçekten de kendi yaptığı çikolatalarla doluydu. Tereddütle kabul ettim. "Bu yıl bana vermeyeceğini sanıyordum."
"Eh, eğer bu yıl kimse sana aşk vermeyecekse, bence bir kız kardeşin sevgisi için bolca yer var. Sence de öyle değil mi?"
Kız kardeş çikolatası. Çekil aradan, arkadaş çikolatası, yeni bir kelime salatası şehre gelmişti.
Kaju kulaklarına kadar kızarmıştı. Başını okşadım.
"Teşekkürler. Her lokmasının tadını çıkaracağım."
"Lütfen öyle yap!" Sesi yeniden neşeliydi. Rengârenk.
Pencerenin hemen dışında bir araba motoru mırıldandı.
"Annemle babamın sesi galiba," dedim.
"O zaman akşam yemeğine başlamalıyız."
Kaju elimi sıktı, sonra tekrar ayağa kalktı. Şimdi bitmişti. Tachibana-kun aşkı yaşamıştı. Kaju gülümsüyordu. Amanatsu-Sensei de sahnedeki anını yaşamıştı. Sonu iyi biten her şey iyiydi. Toplumu saran Sevgililer Günü atmosferi dağıldığında, her şey normale dönecekti.
Onu kapıya kadar takip ettim ama o aniden orada durdu, kapı kolunu kavradı. "İyi misin?"
"Bir arkadaşımla aynı kişiye aşık olursam kaybeden tarafın ben olacağımı söylemiştin." Arkası bana dönük konuştu.
"Şey, evet. Söylemiştim."
"Biraz yanılmıştın."
Yanılmış mıydım?
Kaju aniden arkasını döndü, parmak uçlarında yükseldi ve dudaklarını yanağıma değdirdi.
"Kaju?! Sana ne oldu böyle?!"
Sadece bir an sürdü. Bir saniye sonra Kaju, dudaklarının az önce değdiği yeri parmağıyla dürtüyordu. "Yanağında biraz çikolata vardı. Onu temizledim senin için."
"Bunu yapmanın milyonlarca daha iyi yolu var."
Kıkırdadı. "Anneme söyleme."
Başımı salladım. Bazen abi olmak adil değildi. Tek yapması gereken gülümsemekti ve her şey yanına kar kalırdı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.