Karakolla işinin bittiği günün akşamı Sorata, odasının duvarında asılı duran "Hedef! Sakura庄'dan Kurtulmak!!" yazılı yeni yıl dileği kağıdını yırtıp attı ve herkesin önünde burada kalacağını ilan etti.
"Ortamı gerdiğim için özür dilerim. Sayenizde aklım başıma geldi. Bundan sonra da Sakura庄'da devam etmek istiyorum, şimdiden destekleriniz için teşekkürler."
Eğilerek selam veren Sorata’ya karşılık Jin, her şeyi zaten biliyormuş gibi bir gülümseme kondurdu yüzüne. Chihiro ise "Şöyle utanç verici konuşmalar yapma," diyerek birasını kafaya dikti. Durumu zaten en başından beri sorun etmeyen Misaki ise tamamen alakasız bir konudan bahsetmeye başladı. Beklendiği gibi odasından çıkmayan Ryuunosuke ise,
— Evet. Geçmiş olsun. Hizmetçi-chan'dan.
şeklinde, işi dijital Hizmetçi'ye bırakmış, kendisi ne e-postalara ne de sohbet pencerelerine yanıt verme zahmetine girişmişti.
Sakura庄'da kalma kararı almasına vesile olan Mashiro ise, yurda döndükleri andan itibaren tamamen manga çizim moduna geçmişti. Ne düşündüğünü kestirmek Sorata için imkansızdı.
Son teslim tarihi yaklaştığı için miydi bilinmez, Mashiro’nun odaklanma becerisi eskisinden de yüksek bir seviyedeydi. Çalışırken ona ne söylenirse söylensin temel olarak her şeyi görmezden geliyordu.
Banyonun boşaldığını haber vermeye gittiğinde bile durum aynıydı.
"Hey, Shiina. Banyo boş."
"..."
"Banyo diyorum."
"..."
"Şu an ne desem onaylayacak gibisin. Cevap vermezsen göğüslerini ellerim bak."
"..."
"Özür dilerim. Az önceki yalandı."
İşte aynen bu şekilde, Mashiro kılını bile kıpırdatmıyordu. Gerçekten göğüslerini elleyecek cesareti olmadığından, Sorata o gün pes edip odasına döndü ve uyudu. Tamamen bir hiçmiş gibi davranılan kendi varoluş amacını sorgularken, ismindeki boşluk anlamına gelen "Sora" kelimesini düşündü. Eğer öyleyse, pederi yumruklamamak için kendini zor tutuyordu.
Ertesi sabah Sorata, dünkü kararına pişman oldu. Odasının kapısını açtığında Mashiro hala masasının başında oturmuş, grafik tabletiyle uğraşıyordu. Kafasını yeni gösteren güneşin ışıkları, Mashiro’nun narin bedenini aydınlatıyor, ona mistik bir aura kazandırıyordu. Diğer yandan ise göz altlarında uykusuzluğun getirdiği yorgunluğu belli eden koyu halkalar belirmişti.
Konuşarak bir yere varamayacağını anlayınca, Mashiro’yu neredeyse zorla masasından çekip alarak okula götürmeyi başardı. Elbette bu halde düzgünce ders dinlemesi imkansızdı. Sorata her teneffüste Güzel Sanatlar sınıfına gittiğinde, Mashiro masasının üzerine boylu boyunca uzanmış, derin bir uykudaydı. Sınıftakilerin söylediğine göre ders sırasında da mışıl mışıl uyumuş, öğretmenin seslenmelerine hiç tepki vermemiş Tepki vermediği gibi uyanmamıştı da.
Bu duruma bakılırsa okul çıkışında da başının ağrıyacağını düşünüyordu ancak Sorata eşyalarını toplarken Mashiro kendiliğinden yanına geldi. Alnında kıpkırmızı bir masa izi vardı. Saçları darmadağındı ama Mashiro’nun bunu umursayacak hali yoktu; "Beni hemen eve götür," dercesine Sorata'nın kemerine yapıştı.
Bu yüzden sınıf arkadaşlarının yanlış anlamalarla dolu bakış bombardımanına maruz kalan Sorata, kendini savunmaya bile fırsat bulamadan nakavt oldu.
Sakura庄'a döndüklerinde Mashiro’nun yaratıcılık şalteri aniden açıldı. Odasına kapanıp kendini tamamen manga çizimine adadı. Tabii ki Sorata’ya bir teşekkür ya da teşekkür kırıntısı bile sunmadı.
En azından günde bir taslak çiziyordu. Bunu, editörüne internet üzerinden gönderiyor ve aynı gün içinde işin gidişatını değerlendirmek için telefonla görüşüyorlardı.
Günler geçtikçe, reddedilen taslak çıktıları odanın zeminine saçılmaya başladı. Bunları toplamak için Sorata düzenli olarak Mashiro’nun odasına uğruyordu. Mashiro’nun taslakları, birisi "Bu bitmiş orijinal kopya" dese insanın bir bakışta inanacağı kadar yüksek kaliteli çizimlerdi. Özellikle karakterlerin tamamı net çizgilerle çizilmişti, ortada kabataslak tek bir çizim bile yoktu.
Duvardaki takvimde otuz haziranın üzerinde kırmızı harflerle "Yeni Başlayanlar Ödülü Son Teslimi" yazıyordu. Haziranın ortasını çoktan geçtiğimiz düşünülürse, hıza önem vermesi daha mantıklıydı. Normalde editörün taslaklara çoktan onay vermiş olması gereken bir zamandı.
Böyle bir durumda olmasına rağmen Mashiro’nun çizim pratiği yapmaktan ödün vermeye niyeti yok gibiydi.
Sorata, nasılsa cevap alamayacağını bilerek sordu:
"Şu anlık biraz daha boş versen olmaz mı?"
"Çizim pratiği şart. Şimdi de sonra da fark etmez."
Mashiro, gözünü önündeki işten ayırmadan kısa bir cevap verdi.
Ancak bundan sonra söylenen her şeyi yine duymazdan geldi.
Sadece mangaya odaklanan Mashiro, ara sıra Sorata’nın yanına gelip anlamsız sözler fırlatmaya başlamıştı. Sorata’nın iletişim çabalarını neredeyse tamamen görmezden gelirken, kendi söyleyeceklerini tek taraflı olarak dikte ediyordu.
İlk seferinde, Sorata ve Misaki televizyon karşısında dövüş oyunu oynarken gelip,
"Sorata, odama dönüyorum," dedi ve gerçekten ikinci kata çıktı. Raunt arasında arkasına döndüğünde kız çoktan gitmişti. Ne demek istediğini anlamak imkansızdı.
"Kohai-kun, az önceki neydi öyle?"
"Bilmem ki?"
Ertesi gün, Sorata tam uyumak üzereyken odasına geldi.
"Sorata, banyoya giriyorum."
"Tamam, iyi banyolar."
Bunu haber vermek için özellikle odasına kadar gelmişti. Ondan sonraki gün ise,
"Sorata, tuvalet."
gibi bir şey söyleyince Sorata içtiği meyve suyunu püskürtmek zorunda kaldı.
"Shiina, amacın ne senin?!"
"Her şeyi söylememi isteyen sendin, Sorata."
"Kastettiğim her şey bu değildi!"
Aşk oteli olayında öyle demişti doğruydu. Söylemişti söylemesine ama günlük hayattaki her adımı rapor etmesini istememişti.
"Diş fırçalama?"
"Söylemene gerek yok!"
"Üstümü değiştirme?"
"Kafana göre değiştir işte!"
"...Sorata çok zor birisin."
"Bugün her zamankinden daha da çekilmezsin! Bir anneye ofsaytı anlatmaktan bile daha zor bu!"
"Ofsayt?"
"Sorgulama hemen!"
Mashiro dudaklarını büzerek hoşnutsuzluğunu belirtti.
"Taslağın onaylandığını da söylemesem olur mu yani?"
"Onu söyle işte!"
"Taslak onaylandı."
"O-Oh, tebrikler."
"Teşekkürler."
Bu tarz önemli bilgileri kaçırmak istemediği için, nihayetinde Mashiro’nun her şeyi eskisi gibi anlatmasına izin verdi. Tabii özel günlerini bile haber verdiğinde hayattan soğumuştu ama onun dışındaki şeylere bir şekilde katlanabiliyordu.
"Hey, ofsayt ne?"
"Sana gerek yok dedim ya!"
Son teslim tarihine dokuz gün vardı. Bu süre zarfında Mashiro’nun otuz iki sayfayı bitirmesi gerekiyordu. İş bitene kadar Mashiro’yu eğitmeyi askıya almaya karar verdi. Elbette ofsaytı da açıklamayacaktı.
Bu kararlılığın ardından bir hafta göz açıp kapayıncaya kadar geçti ve günlerden yirmi dokuz haziran oldu.
Banyodan çıkıp odasına döndüğünde, her zamanki gibi odasına izinsiz sızmış olan Misaki, şort ve tişörtten oluşan rahat ev kıyafetleriyle televizyonun önünü mesken tutmuş oyun oynuyordu. Tek kişilik bir RYO oynuyordu. Oyun süresi otuz saati aşmıştı ve şu an tam olarak son zindanı tamamlamak üzereydi. Mümkün olduğunca gereksiz savaşlardan kaçınmak, kasabadaki karakterlerle konuşmamak ve yan görevleri asla yapmamak Misaki’nin oyun tarzıydı. Bu yüzden ne zaman bir RYO oynasa, karakter seviyesi inanılmaz derecede düşük kalıyordu. Beklendiği gibi, bu sefer de son zindandaki en zayıf yaratıklara karşı bile duramayan aciz bir parti ortaya çıkmıştı.
Sürekli olarak kaydı yükleyip baştan denerkenki hali tam bir savaşçıyı andırıyordu.
"Seviye kassanız daha hızlı biter senpai."
"Sıradan yaratıkları pataklayıp güçleneceğime, harakiri yaparım daha iyi!"
"Ha, öyle mi, peki."
Şu anki seviyeyle o sıradan yaratıklar bile daha güçlü ama...
"Onu bunu boş ver de, benim de biraz bakmak istediğim bir oyun var. Orayı bana devreder misin?"
Sorata'ya dönüp bakmayan Misaki, haritadaki düşman sembollerinden ustaca kaçarak zindanda ilerlemeye devam ediyordu.
"Görmezden geliyorsun demek, peki öyle olsun..."
Yine de harika bir kaçınma tekniğiydi.
"Yalnız bu oyun öyle oynanmıyor."
"Çok safsın, çok safsın çaylak-kun! Nasıl oynadığın, nasıl yaşadığınla alakalıdır! Benim önceden döşenmiş raylarla işim olmaz! Yol, insan onu kendi açtığı zaman değer kazanır!"
"Altı üstü bir oyun için hayat dersi vermeyin lütfen."
Laf dalaşı sürerken Misaki nihayet son patronun hemen önündeki koridora ulaştı. Artık son bir sıradan yaratık grubunu da atlattı mı, doğruca son patronun karşısındaydı. Gerçi Misaki'nin şu anki maksimum Can Puanı ile son patrondan tek bir alan saldırısı yemesi, doğrudan grubun kökünü kazımaya yeterdi. Dur bakayım, patron en az üç bin hasar vuruyordu ama Misaki'nin maksimum Can Puanı henüz iki bin bile değildi. Seviyesi en az yirmi eksikti. Üstelik son patronun ikinci formu da vardı ki, oradaki alan saldırısı bir de üstüne zehir ve taşlaşma gibi durum rahatsızlıkları bırakıyordu, yani durum çok daha feciydi.
Hiçbir şeyden haberi olmayan Misaki, son yaratık grubunu da başarıyla atlattı. Son patronun hemen önündeki kayıt noktasına ulaştı. Rahatlama dolu bir iç çekişle kayıt ekranını açtı. Tam o an ekran karardı ve bir saniyelik sessizlik oldu. Ardından oyun konsolunun açılış logosu belirdi.
"Aaa, ne oldu şimdi!"
Sorata ve Misaki konsolun gövdesine baktıklarında, tekir kedi Kodama'nın güç tuşuna pati atıp durduğunu gördüler.
Tam da bu can alıcı noktada kedi yüzünden oyun sıfırlanmıştı. Acımasız yapısıyla nam salmış bu oyunda ara kayıt noktaları olmadığı için, zindanın en başına kadar dönüp her şeye yeniden başlamak gerekiyordu.
Misaki bile pes edip sırtüstü yere serildi, bir süre ruhu çekilmiş gibi hareket etmeden öylece kaldı.
"İki saatlik emeğim çöp oldu. Bittim ben. Ruhum bile paramparça oldu. Kalbimin kırılmasını geçtim, ruhum kırıldı resmen. Hiçbir şey yapmak istemiyorum..."
"Halini anlıyorum."
Sorata da az çekmemişti bu kedi sıfırlamalarından. Kucağına aldığı Kodama, son derece gururlu bir ifadeyle ona bakıyordu.
"Haaah..."
Misaki'nin böyle iç çekmesi nadir görülen bir durumdu.
"Şey diyorum, çaylak-kun..."
"Yine tuhaf bir şey mi yumurtlayacaksınız?"
"Bir prensesi lanetleyip köpek formuna sokmak fikrinde derin bir erotizm var, değil mi?"
"Siz gerçekten ne saçmalıyorsunuz!"
"'Muhahaha! Seni köpeğe çevireyim de gör!' 'Bana ne yaparsan yap, asla boyun eğmeyeceğim!' 'Bu cesaretin ne kadar sürecek bakalım! Hadi, köpek ol bakalım!' 'Kyaaa...' İşte böylece köpeğe dönüşen bir prenses!"
"Lanetin ismi de pek bir Türkçe, pardon, Japonca usulüymüş."
"'Nasıl, köpek olmak nasıl bir duyguymuş?' 'Mırrr...' 'Köpeksen köpek gibi davran, havla bakayım!' '...Hav, hav... hav...' 'Pati ver!' 'Hav' 'Otur' 'Hav' 'Ne tatlı şeysin sen öyle. Sana ömrümün sonuna kadar bakacağım. Muhahaha...' 'Mırrr...' İşte aynen böyle bir his! Bak, çok erotik değil mi? Külot göründü görünmedi davasını tamamen aşmış bir durum! İşte gerçek erotizm budur! Adı da Cennet Bahçesi'dir!"
"Gidin o bahçenin sahibine dava açın siz!"
Bunun üzerine Misaki yeniden içini çekti. Az önceki garip enerjisi bir anda uçup gitmişti.
"Yine de olmuyor işte. Oyun oynasam da, çaylak-kun ile laklak etsem de geçmiyor."
"Geçmeyen ne?"
"İçimdeki bu susuzluk bir türlü dinmiyor."
"Savaş delisi karakterler gibi konuşmayın lütfen."
Misaki iki eliyle yüzünü kapattı. Muhtemelen ışık gözünü aldığı için değil, kendi içinde biriken o hislerle yüzleşmek için yapıyordu bunu.
"Vücudum kıpır kıpır, duramıyorum yerimde."
Ağzından dökülen o derin nefes hafifçe davetkardı.
"Yapmak istiyorum artık. Ben daha fazla dayanamayacağım, çaylak-kun!"
"Böyle şeyleri gidin Jin-san'a söyleyin!"
"Söyledim zaten!"
"Hadi canım, ciddi misiniz?"
Bu da kendi içinde ayrı bir sorun teşkil ediyordu sanki.
"Bana hemen yeni senaryoyu yaz diye her gün başının etini yiyorum. Durmadan mesaj da atıyorum!"
"Efendim?"
Konuşmanın eksenleri pek uyuşmuyor gibiydi.
"Şöyle bir otuz dakikalık... Yok, hayır, daha uzun, şöyle gümbür gümbür bir şey yapmak istiyorum. Acaba film yapabilir miyiz? Ah, çok istiyorum!"
"...Yoksa anime işinden mi bahsediyordunuz?"
"Mashiro'yu gördükçe içimdeki ateş körükleniyor. Ah, bir an önce başlamak istiyorum!"
Misaki yerde bir o yana bir bu yana yuvarlanmaya başladı.
Sorata'nın hisleri ise onunkinden farklıydı. Dürüst olmak gerekirse, Mashiro'ya baktığında hissettiği şey büyük oranda bir telaş, bir yetersizlik korkusuydu. Bu hissin oranı yüzde doksandı. Misaki'nin dediği gibi, ondan ilham alıp temiz bir duyguyla 'Ben de bir şeyler yapmak istiyorum' diyebildiği kısım ise sadece yüzde onluk bir dilimdi. Fakat Sorata, bu iki duygunun da kendisini harekete geçiren ana güç olduğunu çok iyi biliyordu.
"Senpai, oynamayacaksanız kumandayı verin."
Yattığı yerden elini uzatan Misaki'nin göğsünden gümüş bir kolye ucu sarktı. Oyuncak ayı figürlü sevimli bir şeydi.
Sorata kumandayı devralırken, Misaki kolyeyi özenle elbisesinin içine sakladı ve ellerini üzerinde birleştirdi. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı, yüzünde huzurlu bir tebessüm belirdi.
"O kolye çok şirinmiş."
Kısa bir şaşkınlığın ardından, Misaki aşık bir genç kız edasıyla utangaç bir şekilde başını salladı. Jin'in doğum günü hediyesi olduğunu sormasına bile gerek yoktu. Aşk oteli olayının ertesi gününden beri bu kolye ucu Misaki'nin göğsünde parıldıyordu. O günden sonra, o hüzünlü gözyaşlarının tortusu tamamen silinip gitmişti. En azından Sorata'nın gözüne batan hiçbir şey kalmamıştı.
Sorata bakışlarını ekrana çevirdi, kumandayı kullanarak konsolu yeniden başlattı. Sistem menüsünden internete bağlanıp, önceki nesil konsollar için çıkarılmış olan bir aksiyon-bulmaca oyununu dijital olarak satın aldı.
Veri indirme işlemi tamamlandıktan sonra sabit diske kurulum başladı ve yaklaşık otuz saniye içinde bitti.
Hemen sistem menüsüne dönüp oyunu başlattı.
Eski konsolun nostaljik logosu belirdi ve ardından ana ekrana geçildi. Çıkışından bu yana on yıl geçmiş bir oyun olduğu için grafikleri doğal olarak oldukça basitti. Ancak kontrolleri denediğinde oyunun hâlâ gayet akıcı olduğunu gördü. Sadece aynı sembolleri yan yana getirip yok etmekten ibaret olmasına rağmen, insanı ekran başına kilitleyen bir çekiciliği vardı. Zorluk ile alınan keyif arasındaki denge çok iyi ayarlanmıştı.
"A, bu o hani şeyin şey yaptığı oyun değil mi?"
Yataktan doğrulan Misaki, yüzünü ekrana yaklaştırdı.
"Şeyin şey yaptığı derseniz hiçbir şey anlamam."
"Neydi adı ya? Hani sıradan insanların fikir üretip oyunlaştırdığı program! Neydi o? Hafızamı zorlamam lazım!"
"Hadi Oyun Yapalım programı işte."
Bu, konsol üreticisi firmanın düzenlediği, yeni nesil geliştiricileri keşfetmeyi amaçlayan bir fikir yarışmasıydı.
Bireysel veya grup halinde katılım mümkündü. Sadece eğlenceli olduğunu düşündüğünüz bir oyun tasarım belgesini ya da prototipini jüriye sunuyordunuz. Eğer projeniz başarılı bulunursa, geliştirme bütçesinden çalışma ortamına, personel desteğine kadar devasa bir yardım alarak oyununuzu geliştirme fırsatı yakalıyordunuz.
Dağıtım ve reklam işlerini de doğrudan konsol üreticisi üstlendiği için, geliştiriciler yazılım dışındaki gereksiz bürokratik işlerle uğraşmak zorunda kalmıyordu.
Değerlendirmenin eşiği oldukça yüksekti. Bu sistem on yıldır devam ediyordu ama bugüne kadar gerçekten kabul bildirimi alıp geliştirmeye başlayan, oradan da satış aşamasına kadar ulaşabilen yapımların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu.
Buna karşılık, bir şekilde gün yüzü görmeyi başaran yapımların arasında büyük satış rekorları kıranlar da az değildi. Bunlardan biri de Sorata’nın indirdiği aksiyon-bulmaca oyunuydu. Üstelik bu oyunu ortaya çıkaranlar, o dönem henüz Suimei Sanat Üniversitesi’nde öğrenci olan dört kişilik bir gruptu.
Bu yazılımın satış rakamları milyonu aşmış, "Hadi Oyun Yapalım" projesinin vitrin yapımı olarak yerini sağlamlaştırmıştı. Ayrıca geliştiricilerin her birinin onar milyon yenlik bonus alması da uzun süre konuşulmuştu.
Bugün bile aynı başarıyı hayal ederek onların izinden gidenlerin arkası kesilmiyordu ve rekabet son derece acımasızdı. Fakat geçen on yılda oyun sektörünü çevreleyen koşullar da epey değişmişti. Donanım performansının artmasıyla birlikte geliştirme süreçlerinin devasa boyutlara ulaşması, sürelerin uzaması ve maliyetlerin tavan yapması gibi engeller yüzünden, artık patlama yaratacak bir hit çıkarmak iyice zorlaşmıştı.
Bu yüzden, tamamlanan eserleri kutulu olarak satan ilk zamanların aksine, "Hadi Oyun Yapalım" projesinin konsepti de yön değiştirmişti. Artık kısa sürede, düşük maliyetle üretilebilen ve eğlence yönü ağır basan içerikleri dijital olarak indirmeye sunma yoluna gidiyorlardı. Geçmişten bugüne değişmeyen tek şey ise burasının hâlâ bir fikir savaşı meydanı olmasıydı.
"Yoksa sen oyun mu yapacaksın, Kohai-kun?"
Merakına yenik düşen Misaki, yüzünü iyice yaklaştırdı. Onun yüzünden ekran tamamen kapanmıştı.
"Senpai, engel oluyorsunuz ama."
"Hadi ama, hadi! Oyun mu yapıyorsun? Neden bana söylemedin?! Neden! Niye, niye, niye! Aramızdaki onca şeye rağmen! Benimle sadece eğleniyor muydun yoksa?!"
Misaki, ellerini Sorata'nın omuzlarına koyup sevgilisinin sadakatsizliğini sorgulayan bir edayla onu öne arkaya sallamaya başladı.
"Diyorum ya, ekranı göremiyorum Senpai!"
"Özgür olmak istiyorsan her şeyi öt gitsin işte! Bilmek istiyorum!"
"Boğazımı sıkma!"
Neredeyse yatağa devrilecek raddede Misaki ile boğuştuğu sırada, kulağına o alışık olduğu ses çalındı.
"Sorata."
Yarı yarıya Misaki'nin kucağında kalmış bir halde arkasını dönen Sorata, kapı eşiğinde Mashiro'yu gördü. Okuldan döndükten sonra henüz üstünü değiştirmemiş gibiydi, hâlâ üniformasıyla duruyordu.
Mashiro'nun gözleri, birbirine yapışmış durumdaki Sorata ile Misaki arasında gidip geldi.
"Yanlış anlama. Bu öyle sandığın gibi bir şey değil, gerçekten!"
Sessizlik.
"V-valla bak, doğru söylüyorum."
Sessizlik.
"Gerçi senin zaten umurunda değildir ya, neyse..."
Aklı başka yerde gibi duran Mashiro'nun gözlerinde yorgunluk okunuyordu. Yine de garip bir şekilde, çehresinde bir doymuşluk, bir tatmin hissi de vardı.
"Kohai-kun! Yarıda bırakmak korkakların işidir! Sorumluluk alıp sonuna kadar götürmen gerek!"
"Yarıda bırakmak, yapmak, yapmamak, sorumluluk... Söylediğin her şey kulağa çok başka kapılara çıkıyor gibi geliyor!"
Sorata, şimdilik kendini Misaki'den kurtardı.
Kendisi kiminle sarmaş dolaş olursa olsun Mashiro'nun bunu umursamayacağını bilse de, onun o ifadesiz gözlerle kendisini süzmesi kalbine iyi gelmiyordu.
Bir sincap gibi yanaklarını şişiren Misaki, gözlerini dikip ona baktı.
"Senpai, biraz havayı koklayın da ortama ayak uydurun!"
"Kohai-kun, hava koklanmaz, solunur!"
Bunu o kadar ciddi bir yüzle söylemişti ki.
Sorata, elindeki yastığı Misaki'nin yüzüne bastırarak onu püskürttü. Arkadan boğuk boğuk bir şeyler söyleniyordu ama tabii ki duymazdan geldi.
"Shiina, ne oldu? Bir şey mi diyecektin?"
"Bitti."
Yılın bu zamanında "bitti" kelimesinin tek bir anlamı olabilirdi.
Sorata tam durumu toparlayacak güzel bir söz ararken,
"Mashiro-n, eline sağlık! Taslağı göster, göster!"
diyerek anında eski haline dönen Misaki, Mashiro'nun üzerine atlayıp Sorata'yı geride bıraktı.
"Ne yapsam acaba, çok heyecanlandım! Çok sabırsızlanıyorum! Sabırsızlanıyorum işte!"
Görünen o ki Sorata ile olan konuşması tamamen hafızasından silinmişti.
"Şey, eline sağlık."
Misaki'nin altında kalan Mashiro'ya elini uzatırken gecikmiş tebriğini sundu Sorata.
"Hıhı."
Ayağa kalkan Mashiro, eteğinin tozunu silkeledi. Misaki ise Mashiro'dan izin alma gereği bile duymadan, taslağı zaten göreceğinden emin bir şekilde tek başına merdivenlerden yukarı koştu.
"Taslağı bana da gösterecek misin?"
"Olmaz."
"Editörün falan mı tembihledi?"
"Hayır."
"E o zaman neden?"
"Utanç verici."
"Yalan söyleme!"
"Söylemiyorum."
"Sende utanma gibi insani bir duygunun var olması imkansız!"
"Çok acımasızsın."
"Asıl acımasız olan sensin!"
"Görmek istiyor musun?"
"Ş-şey, evet."
"O zaman gösterebilirim."
Mashiro gözlerini kaçırdı. Sanki başka bir şeyi göstermek üzereymiş gibi garip bir hava oluşmuştu.
"Gel."
Önden yürümeye başlayan Mashiro'nun arkasından Sorata da odadan çıktı.
Mashiro'nun odasına girdiklerinde, Sorata büyük ekranın önüne oturtuldu. Aşınmış minderin dokusu, Mashiro'nun varlığını tuhaf bir şekilde hissettiriyordu. Sorata içinde yükselen o huzursuz edici heyecanla sessizce savaşarak duruma katlandı. Görmek istediğini söyleyen kendisiydi, şimdi kaçıp gitmesi saçma olurdu. Ayrıca sandalyeye oturmak istemediğini söylemek de durumu gereksiz yere ciddiye aldığını ele verecekti.
Sabit disk tıkırdayarak verileri okurken, Sorata henüz gerginliğini atamadan bilgisayar açılmıştı bile.
Grafik tableti kullanan Mashiro, hafifçe ona doğru eğildi. Sorata, ona temas etmeyecek bir mesafeyi korumak için gövdesini aksi yöne eğdi.
Bunu kendi kendine fark ettiğinde, içten içe yine kendine kızdı.
Sorata bu içsel çatışmayla boğuşurken, ekranda Mashiro'nun çizimleri belirdi.
"Bakabilirsin."
Mashiro geri çekildiğinde Sorata fareye uzandı.
"Hadi, hadi, Kohai-kun!"
Arkadan üzerine abanan Misaki sayesinde, fareyi tutan parmaklarının titremesi nihayet durdu. Sayfaları tek tek aşağı kaydırarak okumaya başladı.
Artık çizimleri övmeye gerek bile yoktu, her şey muazzam görünüyordu. Pratik yapmasının meyveleri ortaya çıkmıştı; arka planla olan kontrast çok daha belirginleşmiş, karakter tasvirleri inanılmaz derecede çekici bir hal almıştı.
Duygular çok yoğundu, diyaloglar ise az ve öz tutulduğu için okunması son derece kolaydı. Çizimlerin gücü insanı içine çekiyordu.
Ancak hikayenin ortalarına doğru Sorata’nın eli aniden durdu.
"Hey, Shiina."
"Ne oldu?"
"Bunu sanki bir yerden hatırlıyor gibiyim..."
"Erkek karakter Kohai-kun'a, kız karakter de Mashiro-n'a benziyor sanki."
"Sana öyle gelmiş."
Hiç de öyle gelmemişti. Sadece çizimler değil, hikaye de aynıydı. Ressamlık yeteneği dahi düzeyinde olan ancak dünyadan bihaber, hayatını tek başına idame ettiremeyen bir erkeği yanına alan liseli bir kızın, onun bu doğal tavırlarına ve tuhaflıklarına katlanırken bir yandan da ona bakmasını, zamanla onun yeteneğine ve kişiliğine kapılmasını anlatan bir hikayeydi bu.
Roller tersine çevrilmişti ama bu resmen Sorata ve Mashiro’nun ta kendisiydi.
Misaki’nin dediği gibi, çizimlerin kendilerine benzemesi de durumu zorlaştırıyordu. İlk başta sadece içini gıdıklayan bu durum, yavaş yavaş canını sıkmaya başlamıştı. Kendisine tıpatıp benzeyen bir beceriksizin, Mashiro’ya benzeyen bir kız tarafından çekip çevrilmesini izlemek acayip bir huzursuzluk veriyordu. Hele kızın, erkeğe adeta bir köpeği yıkarmış gibi şofbenle banyo yaptırdığı sahne tam bir felaketti. "Bu bir soygun!" diye bağırası geliyordu.
"Ayrıca, aşk oteli sahnesine ne oldu?"
Okumaya devam etse de o sahneden eser yoktu.
"Taslak aşamasında çıkardım."
"Neden ki?!"
"Ayano ile konuşup öyle karar verdik."
"O zaman benim çıplak kalıp bütün gece sana eşlik etmem ne olacak?"
"Üçüncü sayfada."
"Köpek muamelesi gördüğüm o şofben sahnesinde şöyle bir görünüp geçiyor ama!"
"Bir dahakine kedi yaparım."
"Konu o değil!"
Mashiro bir an düşündü, ardından masanın üzerindeki defteri eline aldı. Sayfaları hızlıca çevirip aradığı notu bulmuş olacak ki, gözlerini doğrudan Sorata'ya dikti.
"Ayano'nun tavsiyesi."
"Bu durum daha önce de yaşanmıştı sanki."
"Shiina-san söz konusu olduğunda, aşırı sahneler..."
"Eee?"
"Kolaycılığa kaçılmasına neden oluyormuş."
"Hmm."
"Hikayenin merkezinde bunları kullanmak yerine, Sorata-kun ve çizimlerle öne çıkalım dedik."
"Anlıyorum... Bir dakika, hey! Benim adım niye geçiyor orada?!"
"Yurttan, Ayano'ya bahsettim."
"Doğru ya, başka türlüsü düşünülemezdi zaten."
"Ayano çok eğlenceli olduğunu söyledi."
"Benim değil, Shiina'nın değil mi?"
"Ayano bunu konu almamızı söyledi."
Bu tavsiye tam isabet etmiş olmalıydı ki, karakterler gerçekten de capcanlı duruyordu, hikayenin temposu da gayet akıcı ve eğlenceliydi. Daha önce gördüğü, o aşırı donuk karakterlerin donuk bir aşk yaşadığı hikayeyle kıyaslandığında, bunun yanından bile geçemezdi. Geceyle gündüz gibiydiler.
Üstelik, çizimlerle öne çıkma yöntemi de muazzam bir etki yaratmıştı.
Sonlara doğru, oğlanın çizdiği resmin kız mangalarında nadiren görülen iki sayfalık tam ekran halinde belirdiği an, Sorata'nın tüm vücudundan bir elektrik akımı geçti. Sadece kurgusal bir dünyada başarılı sayılacak bir seviye değil, gerçekten tek başına bir sanat eseri olarak değer görebilecek kadar büyük bir gücü vardı çizimin. Mashiro, gerçeğini çizebiliyordu işte. Ne de olsa asıl mesleği buydu.
"Ooo, Mashiron, bu hile ama ya!"
Misaki bunu söylerken bile son derece mutlu görünüyordu.
Sorata yavaşça son sayfaya kadar okudu ve fareyi bıraktı.
"Nasıl?"
"Bence harika olmuş."
"Evet, kurgusu da tam oturmuş, kesin ödül alır bu!"
Sorata da bu geleceği görebiliyordu. Yeni Yazar Ödülü'nün seviyesi neydi bilmiyordu ama bir amatörün bundan daha iyi bir iş çıkarabileceğini sanmıyordu.
Merak ettiği bir sahneye tekrar bakmak için Sorata fareyle sayfayı geri alırken, birdenbire bilgisayardan tık tık diye tuhaf sesler geldi ve sistem kasmaya başladı. Ekranın kayması aşırı derecede yavaşladı, ardından sistem tamamen dondu. Hemen sonra, dönen bir şeye sert bir cisim takılmış gibi kulak tırmalayan bir ses duyuldu ve ekran bir anda karardı.
Üçü de tek kelime edemedi.
Sorata'nın sırtından soğuk terler boşaldı.
Korkarak elini bilgisayarın güç düğmesine uzattı.
Bellek kontrolü başladı, ancak o bittikten sonra bile ekran daha ileri gitmedi.
"Gitti galiba. Az önceki ses kesin sabit diskten geldi."
Misaki öne doğru eğilip klavyeye bastı. Mavi renkli BIOS ekranı açıldı. İngilizce olduğu için tam anlayamadı ama sabit disk kısmında, bulunamadığını belirten harfler yanıp sönüyordu.
"Şey... Ne oldu şimdi?"
Sorata'nın ağzı kupkuru kesilmişti.
"Sabit disk çökmüş, sizlere ömür."
Misaki bile hafifçe sırıtıyordu.
"Shiina, bunu editörüne göndermiş miydin?"
"Henüz değil."
Sorata'nın midesine bir ağrı saplandı.
"Yedeği var mı?"
"Yedek ne demek?"
"Var mı yok mu diye sormadan önceki aşamadayız demek ki!"
Durumun ciddiyetini kavramamış gibi, Mashiro her zamanki ifadesizliğiyle duruyordu.
"Veriler uçtu diyorum."
Bunun üzerine Mashiro dolabı karıştırıp taslak kağıtlarını ve kalemini çıkardı.
"Hey, Shiina?"
"Tekrar çizeceğim."
"Ama senin teslim tarihin..."
"Yarın."
"Yetişmesine imkan yok!"
"Ama başka yolumuz yok."
"Hayır, bekle, bir çaresi olmalı."
Mashiro, yüzünden yorgunluğu okunacak kadar çok çabalamıştı. Sırf veriler uçtu diye bunca emeğin çöpe gitmesine izin verilemezdi. Üstelik bilgisayara en son dokunan kişi olarak Sorata, üzerinde büyük bir sorumluluk hissediyordu. Hatta kızın kendisini suçlamasını tercih ederdi ama Mashiro hiçbir şey olmamış gibi yeniden çizmeye kalkışıyordu. Yetişmeyeceğini bile bile.
"Senpai, bir yolu yok mu?!"
"Ryunosuke belki bir şeyler yapabilir?"
"İşte bu!"
Misaki hemen odadan fırladı ve açık olan dizüstü bilgisayarla geri döndü. Sohbet programı açıktı. Ryunosuke de çevrimiçiydi. Üstelik Sorata daha yazamadan, karşı taraftan bir mesaj geldi. Üçü de küçük ekrana üşüştü.
— Sıkıntı yok. Yedeğini ben almıştım.
"Ha?"
Sorata ve Misaki şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Misaki'nin de haberi yok gibiydi. Demek ki o söylememişti. O halde nasıl oluyordu? Mashiro ise anlamamış bir şekilde başını yana eğdi.
— Nasıl haberin oldu? Yedek neden sende var?
— Aptalca bir soru. Hacklemekten başka ne olabilir?
— Bunu bu kadar rahat ve gururla mı söylüyorsun?!
— Hackledim gitti (gülüş).
— Bu daha da kötü! Hem buradaki durumdan nasıl haberin oldu senin?!
— Bu da aynı derecede aptalca bir soru. Dinlemekten başka ne olabilir?
— Sana böbürlenme demedim mi!
— Dinledim gitti (utangaç).
"Ne kadar gevşek birisin sen ya!"
— Rahat ol. Ben her zaman son derece ciddiyimdir.
Harbiden de konuşuyorlardı şu an.
"Bu daha da kötü! Son derece ciddi bir şekilde insanları dinleme!"
— Sıkıntı yok. Sadece dinleme eyleminin gerçekten mümkün olup olmadığını test ediyordum, kişisel konuşmalarınızla zerre ilgilenmiyorum.
— Suçlu olmana rağmen tepeden bakıyorsun ya, ne güzel dünya!
— Şu an pişmanım.
— Sırf laf olsun diye söylüyorsun bunu!
Mashiro, Sorata'nın gömlek kolunu çekiştirdi.
"Veriler."
"Ah, doğru ya. Akasaka, taslakların verileri gerçekten sende var mı?"
— Sakurasou'nun ağını tamamen ben yönetiyorum. Kamiigusa-senpai'nin anime verileri de, Kanda'nın arşivindeki resim ve videolar da her güncellendiğinde sunucu tarafında otomatik olarak yedeklenir. Rahat olun. Benim hiçbir açığım yoktur.
"Keşke biraz olsaydı."
— USB belleğe taslak verilerini yükledim. Kapının önünde.
Bunun ardından Ryunosuke çıkış yaptı.
"Ah! Bekle! Dinleme cihazının yerini söyle!"
Misaki patır kütür merdivenlerden aşağı koştu.
Hemen geri döndüğünde, elinde bir USB bellek tutuyordu.
"Ryunosuke'yi yakalamak için harika bir fırsattı ama kapıyı çoktan kilitlemiş bile."
Dizüstü bilgisayardan USB belleğin içeriğini kontrol ettiklerinde, tamamlanmış taslakların verileri gerçekten de oradaydı.
"Bu konuda Akasaka'ya teşekkür borçluyuz... Ancak..."
"Ancak?"
"Bugün o dinleme cihazını bulup yok edene kadar uyku yok bize."
O gün içinde Mashiro, Misaki'nin bilgisayarını kullanarak taslakları internet üzerinden editörüne gönderdi. Sonrasında, sabaha karşı saatlere kadar Sakurasou'nun her köşesinde dinleme cihazı aradılar. Yarısında Mashiro merdivenlerde oturduğu yerde uyuyakalıp elendi, birkaç dakika sonra ise Misaki aramaktan sıkılıp video izlemeye başladı.
Merdivenlerde sızıp kalmış Mashiro'yu orada bırakamayacağı için Sorata onu uyandırıp odasına gitmeye ikna etmeye çalıştı ancak kızın uyanmaya hiç niyeti yoktu.
"Sorata... Teşekkürler."
Uykusunun arasında, insanı ürperten böyle bir şey mırıldanınca onu uyandırmaya kıyamamış, Sorata hayatında ilk kez bir kızı kucaklayıp taşımak zorunda kalmıştı.
Üstelik bu duruma tam o esnada Chihiro da tanıklık etmiş, telefonla fotoğraflarını çekmişti. Sorata'nın dili dolanarak bahaneler üretmeye çalıştığı o anlar, tam bir utanç kaynağıydı.
"Sen, bir süreliğine benim kölem olmaya hak kazandın."
"Bir öğretmen olarak 'köle' falan deme bari!"
Fotoğrafları silmesi için defalarca yalvarmıştı ama doğal olarak bir işe yaramamıştı.
Yataktaki Mashiro ise tüm bu çekilen çilelerden habersiz, huzur dolu bir yüzle uyuyordu. Sorata onun bu tatlı yüzünü bir süre izledikten sonra odadan çıktı. Günlük hayatın getirdiği zorluklar düşünülürse, bu kadarlık bir ödülü de hak etmişti; kimse buna laf edemezdi.
Şimdi tek başına dinleme cihazını aramaya devam etmesi gerekiyordu.
Ancak ne kadar ararsa arasın bir tane bile bulamayınca pes edip Ryuunosuke'ye sohbetten sordu. Meğer sadece tek bir yerde varmış. Üstelik tam burnunun ucunda, Sorata'nın kendi cep telefonunun içinde.
— Sen, bunu ne ara yaptın?
— Geçen gün okulda telefonunu unuttuğun bir gün vardı ya.
Doğru, öyle bir gün olmuştu. Telefonunu saat niyetine de kullandığı için o gün epey zorlandığını çok iyi hatırlıyordu.
— Kimsenin olmadığı gündüz vakitlerinde Sakurasou'nun benim kontrolüm altında olduğunu unutmamanı tavsiye ederim.
— Pekala, sen... Çık lan dışarı!
Tabii ki Ryuunosuke'nin odasından çıkmaya hiç niyeti yoktu.
Yeni başlayanlar ödülü için taslağını bitiren Mashiro, temmuz ayının ilk üç gününde sönmüş bir balon gibi tamamen enerjisiz kalmıştı. Sabah uyanıyor, okula gidiyor, Sakurasou'ya dönüyordu ama her anında, kaplıcadaki bir kapibarayı andırıyordu. Bu dünyaya ait olmayan uzak bir noktaya boş boş bakıyor, kendini zamanın akışına bırakıyordu. Bu yüzden onunla ilgilenmek epey zor olmuştu.
Ancak dördüncü gün, içindeki üretim motoru yeniden çalışmaya başladı. Ertesi gün ise tamamen yaratıcı faaliyetlerine gömülmüş, eski Shiina Mashiro haline geri dönmüştü.
Kızın bu tutkusu, hemen yanı başındaki Sorata'ya da kesinlikle sirayet etmişti.
Zaten her şey Mashiro'nun yüzündendi. Aslında bir oyun geliştiricisinin blogunu okumak için bilgisayarı açmıştı ama kendini Ryuunosuke'ye şu soruyu yazarken bulmuştu:
— Bir oyun tasarımcısı nasıl olunur?
Ekrana kendi elleriyle yazdığı bu kelimeler, Sorata'da hafif bir gerginliğe yol açtı.
Bunu ilk kez dile getiriyordu.
Belirli bir dönüm noktası falan olmamıştı. Sadece daha önce Jin'in söylediği bazı şeyler vardı. İçinde hafif bir ilgi uyanmıştı ve bunun farkına vardığında, bu düşünce Sorata'nın içinde yavaş yavaş büyümüştü. Sonunda, adeta bir yaratıcılık abidesi olan Mashiro sayesinde bir anda devasa bir boyuta ulaştı.
Kendini denemek istiyordu. Bu his tüm bedenini sarıp sarmalamıştı. İçindeki bu huzursuzluğu dışarı atmak için Ryuunosuke'ye bu soruyu yöneltmişti.
Kısa bir sessizlikten sonra Ryuunosuke'den mesaj geldi.
— Bir oyun şirketine geliştirici veya planlamacı olarak girersen bu unvanı alırsın.
— Hayır, unvan olarak değil, işin özü olarak soruyorum. Şu andan itibaren yapabileceğim bir şey yok mu?
Yine bir sessizlik. Yaklaşık otuz saniye bekledikten sonra Ryuunosuke yazdı.
— En azından bir programlama dili öğrenmelisin. C dilini baştan sona çalış. Donanım bilgisi edinmek, yazılımın temel çalışma mantığını kavramana yardımcı olur.
— Buna nasıl çalışmalıyım?
— Kendi kendine öğrenebilirsin. Çaylaklar için olan kitaplardan birini sana ödünç vereyim.
— Sağ ol.
— Teşekkür etmene gerek yok. Bu soruyu sormanı bekliyordum zaten.
— O ne demek şimdi?
— "Hadi Oyun Yapalım" web sitesinin, favori sitelerin arasında kayıtlı olduğunu biliyorum. Ayrıca geliştirici bloglarını da düzenli olarak takip ediyorsun. Senin eğilimlerini analiz etmek benim için çocuk oyuncağı.
Artık Ryuunosuke ne söylerse söylesin şaşırmıyordu. Başkalarının bilgisayarını kendi kafasına göre yedekleyen bir adamdı bu. Tarayıcı geçmişine bakmak onun için çocuk oyuncağı olmalıydı.
— Ayrıca hata ayıklama işlerindeki yarı zamanlı işler de sana tecrübe kazandırır. Doğrudan üretim olmasa da, ileride çıkabilecek sorunları önceden kestirebilmek iyidir.
— Anladım.
— Tanıdığım bir hata ayıklama şirketiyle senin adına görüşebilirim.
— Yok, sen bana iletişim bilgilerini ver, ben kendim hallederim.
— Böylesi daha iyi. Eğer gerçekten bir şeyler üretmek istiyorsan "Creators Family" de bir seçenek.
— Onu biliyorum.
Konsol üreticilerinin oyun geliştirme araçlarını ücretsiz olarak sunduğu, herkesin kendi oyununu yapabilmesine olanak tanıyan bir platformdu "Creators Family". Sadece yapmakla kalmıyor, biten oyunları internete yükleyip başkalarının oynamasını sağlayabiliyor, ayrıca diğer geliştiricilerle bilgi alışverişinde bulunabiliyordun.
Sorata da daha önce amatörlerin yaptığı oyunları indirip oynamıştı. Çok iyi yapılmış olanlardan berbat olanlara kadar kalite yelpazesi çok genişti.
— Tabii ki kod yazmayı bilmiyorsan tüm bunlar boş laftan ibaret.
— Pat diye yapamayacağımı biliyorum zaten. Önce şu programlama kitabına bir göz atacağım.
— Anlaşıldı. Kitapları kapının önüne bıraktım.
— Ne kadar da hızlısın.
— Muhtemelen ilk bir saat içinde pes edeceksin ama asıl kavrayış ondan sonra başlar.
— Moral bozma hemen.
Bunu yazdıktan sonra Ryuunosuke sohbetten çıkış yaptı.
Sorata hemen odasının kapısını açıp dışarıdaki kitapları almaya gitti. İki üç kitap beklerken, karşısında bunun on katı bir yığın buldu. En üstteki kağıtta, Ryuunosuke'nin "kitapları yukarıdan aşağıya doğru sırayla oku" şeklindeki nazik uyarısı yazılıydı.
Kitapları odasına taşıyıp en üsttekini açtı. Önsöz kısmını atlayıp teknik konuların anlatıldığı ilk bölüme göz gezdirdi.
"Hadi canım... Hiçbir şey anlamıyorum."
Şimdiye kadar okulda gördüğü hiçbir derse benzemiyordu. Ekrana "Hello World" yazdırmak için bir şeyler yapılması gerekiyordu ama bunun nihayetinde oynadığı oyunlarla nasıl bir bağı olduğunu çözemiyordu.
"Yarından itibaren sıkı çalışırım artık."
Ryuunosuke'nin tahmin ettiği bir saati bırakın, yirmi dakika bile dayanamamıştı. Kitabı yığının en üstüne geri koyduğu anda, aylardır ilk defa odasının kapısı çalındı.
Misaki olsa kapıyı çalmadan dalardı, Mashiro da genelde öyle yapardı. Geriye ya Jin ya da Chihiro kalıyordu.
"Kapı açık!" diye seslendi Sorata.
Yavaşça açılan kapının arkasında duran kişi Mashiro'ydu.
"Ah..."
Sorata şaşkınlıktan ağzı açık kalakalmıştı.
Mashiro oradaydı. Üzerinde bir yukata vardı.
Şimdi hatırlıyordu; Misaki dün bir şeylerden bahsetmişti. Doğru ya, Tanabata partisi vardı. Erkeklerin jinbei, kızların ise yukata giymesi zorunlu tutulmuştu. Hatta bunun için Sakurasou sakinleri olarak toplantı yapıp karar almışlardı.
Misaki dün herkes için kıyafetleri ayarlamış, bahçeye de on metrelik devasa bir bambu ağacı dikmişti. Bahçedeki kiraz ağacı ve geçen Noel'den kalma çam ağacıyla yan yana gelince ortaya garip bir mevsim karmaşası çıkmıştı. Sorata'nın odasındaki pencereden bu manzara net bir şekilde görünüyordu.
Mashiro, o ince fiziğini ön plana çıkaran sade, desensiz bir yukata giymiş, elinde küçük bir büzgülü çanta tutuyordu. Saçlarını yukarıda topladığı için normalde pek görünmeyen boynunun beyazlığı göz alıcı bir şekilde ortaya çıkmıştı. Ensesinden etrafa hafif, cezbedici bir koku yayılıyordu.
Tek bir kelime bile etmeden, gözlerini Sorata'ya dikmiş bakıyordu.
"N-ne oldu?"
İçinden yükselen, ona ne kadar yakıştığını söyleme arzusunu bastırmak için büyük bir çaba sarf eden Sorata, elinden geldiğince sakin kalmaya çalıştı.
"Hiç..."
"Öyle mi? Ama bir şey için gelmiştin, değil mi?"
"İşim yok."
"O zaman niye geldin?"
"..."
Sorata'ya mı öyle geliyordu yoksa Mashiro biraz keyifsiz miydi? Alnına dökülen kâküllerini parmaklarıyla düzeltip göz ucuyla ona bakıyordu. Normalde olduğundan tamamen farklı bir hava sezse de Sorata bunun yukatadan kaynaklandığını düşünerek kendini ikna etti.
Sorata'nın sessiz kalmasıyla konuşma tıkandı. İkisinin arasında biriken belirsiz duygular, odadaki havayı ağırlaştırdı.
"Mashiron, nasıl oldu?"
O sırada neşeli bir sesle, kıpkırmızı bir yukata giymiş Misaki içeri girdi. Sorata ile Mashiro'yu süzdükten sonra her şeyi anlamış bir ifadeyle gülümsedi.
"Aman tanrım, olmadı mı yani?"
Ardından haksız bir şekilde Sorata'ya çıkıştı.
"Senden nefret ediyorum kouhai-kun! Aptal!"
Mashiro'nun elinden tutup onu dışarı sürüklemeye başladı.
Giderlerken Mashiro da fısıltıyla ekledi:
"Aptal."
Çok geçmeden ikisinin ayak sesleri koridorda uzaklaştı.
Yalnız kalan Sorata, kadınları anlamanın ne kadar zor olduğunu düşünerek bilgisayarını kapattı. Üzerindeki o huzursuz edici havayı dağıtmak istercesine, biraz gecikmeli de olsa koridora çıktı.
Fakat Mashiro ve Misaki çoktan gözden kaybolmuştu.
"Az önce ne yaşandı öyle ya?"
"Sana yakıştığını, sevimli olduğunu, dayanamadığını, üstündekini çıkarmak istediğini falan söylemeni bekliyordu herhalde."
Seslenen, koridorun duvarına yaslanmış, yüzünde bıkkın bir ifadeyle duran Jin'di. Koyu lacivert jinbeisi, uzun boylu fiziğine çok yakışmıştı.
"Araya taciz boyutunda laflar karıştı sanki."
"Bunu ben söylediğimde hoşuna giden kız çok oluyor ama."
"Çünkü siz Jin-san'sınız!"
"Şikayet edeceğine git de sebebini kendin düşün."
Jin, yüzünde bir sırıtışla giriş kapısına doğru yürümeye başladı.
"Sen de bir an önce üstünü değiştir."
"B-bir dakika, Jin-san! Ne demek istiyorsunuz?"
Jin durmadı, arkasını bile dönmeden elini havada sallayarak uzaklaştı.
"Hiçbir şey anlamadım. Ayrıca herkes neden bu kadar havaya girmiş durumda ki?"
Kendi kendine mırıldansa da Sorata, dün gece Misaki'nin verdiği jinbeiyi üzerine geçirirken ister istemez neşelenmeye başladı. Az önceki garip havayı unutup anın tadını çıkarmaya karar verdi.
Sorata üstünü değiştirip bahçeye çıktığında, Misaki mahallenin çocuklarından oluşan on küsur kişilik bir grubu etrafına toplamış, dilek yazdıkları şeritleri bambu dallarına bağlıyordu.
Kahkahalar havada uçuşuyor, çocuklar birbirlerine ne yazdıklarını anlatıyor ya da sır gibi saklıyorlardı. Ortam tam anlamıyla şenlik alanı gibiydi.
Geçen yılki Noel'de de benzer bir manzara görmüştü. Misaki çocukların gözdesiydi ve her zaman ilginin odağı olurdu. Muhtemelen zihinsel yaşı onlara yakın olduğu için bu kadar kolay anlaşıyordu. Zaten dilek şeridine sadece "Lazer fırlatabilmek istiyorum" yazmasından bu belliydi. Ancak şeridin arkasında, küçük harflerle yazılmış dokunaklı bir dilek daha vardı: "Umarım bir gün bana döner." Bu yazıyı gören Sorata'nın kalbi sızladı.
Anaokuluna giden yaramaz bir çocuk, ellerini Misaki'nin dolgun göğüslerine doğru uzatıyordu. Bunu bir yetişkin yapsa büyük olay çıkardı ama Misaki'nin çocuğun kafasına indirdiği hafif yumruk sadece etraftakileri güldürüyordu.
Bu manzarayı, gözlerinde buz gibi bir ifadeyle Jin uzaktan izliyordu.
"Eğer gerçekten dokunursa, onu Samanyolu'na değil, öbür dünyaya gönderirim."
"Jin-san, daha çocuk o."
"Sence kusursuz cinayet diye bir şey mümkün mü?"
"Lütfen ciddi bir yüzle böyle şakalar yapmayın."
"Ne diyorsun Sorata, ben şaka yapmıyorum."
"Bu daha da kötü!"
"Ha ha, şakaydı tabii."
Gözleri hiç de gülmüyordu. Hâlâ pür dikkat Misaki'yi izlemeye devam ediyordu.
"Al bakalım, bu da senin payın."
Jin'in ona uzattığı şey bir dilek şeridi ve kalemdi.
"Dilek ha..."
Çocukların uzağında tek başına duran Mashiro'ya baktı. Ciddi bir yüz ifadesiyle şeridine bir şeyler yazıyordu.
Onun arkasındaki verandada ise çoktan çakırkeyif olmuş Chihiro birasını yudumluyordu. Çocukları getiren annelerle birlikte çoktan ziyafet moduna geçmişlerdi. Sorata'nın baktığı yedi kedi de kenarda nasiplerini bekliyordu.
Misaki hâlâ çocuklarla birlikte bambunun altındaydı. Boynundaki o hediye, ay ışığında parlıyordu.
"Misaki-senpai çok sevindi."
"Hmm? Ha, öyle mi? Sevindim."
Gökyüzündeki yıldızları izleyen Jin, geçiştirir gibi bir cevap verdi.
Onun bu profiline bakarken, Sorata o gün yarım kalan konuyu şimdi sorabileceğini hissetti.
Aşk otelinden aradığındaki o telefon görüşmesinde, süre bittiği için yarım kalan o cümlenin devamını...
Ancak Sorata konuşmaya fırsat bulamadan, sessizliği ilk bozan Jin oldu.
"Kusura bakma."
Sorata, bu özrün sebebini anlamayarak Jin'e baktı.
Jin hâlâ gökyüzüne bakıyordu.
"Sana 'Gideceksen kedileri de Mashiro'yu da götür' diyerek üzerine çok geldim."
Nihayet Sorata ile göz göze gelen Jin, mahcup bir şekilde gülümsedi.
"Jin-san, özür dilemenizi gerektirecek bir durum yok."
"O gün... Kafam çok bozuktu."
"Bir şey mi olmuştu?"
"Anime şirketindeki yapımcı tam damarıma basmıştı. Sen de biliyorsun, benim senaryolarım hakkında ne dendiğini. İnternetteki yorumlar da üç aşağı beş yukarı aynı zaten."
Sorata sessizce başını salladı. Bir şey söylemedi.
Derecesi değişse de Misaki'nin yaptığı animelerdeki senaryoların kalitesi her zaman eleştiriliyordu. Görsel kalite olağanüstü derecede yüksek olduğu için, senaryodaki pürüzler hemen göze batıyordu. Eleştiri sitelerinde görsellik ile senaryonun seviyesinin uyuşmadığı yazılıyor, bir sonraki projede senaristin değiştirilmesi gerektiği söyleniyordu.
"O adamın dediğine göre, ben Misaki'nin ayak bağıymışım. Şimdiye kadar internette çok şey okudum ama yüzüme karşı bunu söyleyen ilk kişi oydu. 'Hikaye sıradan. Karakterler sıradan. Diyaloglar sıkıcı. Sadece yönetmenlik sayesinde kurtarıyor, sonuçta amatör işi' dediklerinde darbe almamış gibi davranamadım. Kendimi toparlamak için, o an bir can yakma ihtiyacı hissettim."
"Ben de tam o sırada kucağınıza düştüm."
"Evet. Zaten nakavt olmak üzere olan, tek bir yumrukla yere serebileceğim harika bir kum torbasıydın."
"Çok acımasızca."
"Kendimden daha kötü durumda olan birini görüp rahatlamaya çalışmak çocukçaydı. Şimdi pişmanım tabii."
"O zaman bu özrün üzerine... Geçen günkü konuşmanın devamını anlatın bana."
"Geçen günkü mü... Neyse, artık kaçmanın bir anlamı yok."
Jin gevşemiş bir şekilde güldü.
Bu adamın her tavrı gerçekten de bir film karesi gibi duruyordu.
"Neden Misaki-senpai ile olmuyor?"
Bir çocuktan kıskanacak kadar çok severken, bu kadar değer verirken neden Jin bu yolda ilerlemeyi reddediyordu?
Daha önce, yanındayken onun canını yakmak istediğini söylemişti.
Ve bu hissin sebebini anladığı için araya daha çok mesafe koyduğunu...
"Yetenek dediğin şey... Farkında olmadan etrafındaki insanları içine çeker ve onları paramparça eder. Ne kadar yakınındaysan, o kadar derinden yaralanırsın."
"Bu bahsettiğiniz... Misaki-senpai, değil mi?"
Jin, gözleriyle onayladı.
"Aramızdaki dünya farkını iliklerime kadar hissediyorum. Benim gibi olmayan canavarlar... Biz sıradan insanların ne yaparsak yapalım ulaşamayacağı zirvelerde yaşayan tipler var. Benim için gökyüzünün de ötesinde, görünmez bir dünya orası."
Jin gökyüzüne baktı.
"Misaki de işte öyle bir dünyada."
Sessizlik
"Bu yüzden bazen her şeyi yakıp yıkmak, paramparça etmek istiyorum."
"Ama bu çok..."
"Sorata, sen ne durumdasın acaba? Sen hangi taraftasın?"
Jin bu soruyu sorarken bile gözleri, parmak uçlarında yükselerek bambu dallarına dilek kağıdı asmaya çalışan Mashiro'daydı.
O sırada Mashiro, omzunun üzerinden Sorata'ya doğru döndü.
Yukata içindeki güzelliğine dalıp giden Sorata, yine de bakışlarını kaçırmadan Jin'e cevap verdi.
"Yetenekmiş, güçmüş... Misaki-senpai'nin böyle şeyleri umursamadığını siz de biliyorsunuz."
"Ben de öyle düşünüyorum. Ama pes etmek dışında, Misaki ile aramdaki bu uçurumu nasıl kabulleneceğimi bilmiyorum. Çırpınmaktan başka çarem yok. Onun yanında başım dik bir şekilde durabilene kadar."
"Bu yüzden mi şimdi araya mesafe koyuyorsunuz?"
"Boşuna uğraştığımı mı söyleyeceksin? Biliyorum. Zaten ben Misaki'den başkasını sevemem."
"Kendi hislerinizi değiştiremiyorsunuz diye başka kadınlarla sevgili olup Misaki-senpai'yi incitmek, kendinizden nefret ettirmek için çabalamak... Bunu aklım almıyor işte."
"Bu kadarını çözdüysen bari yüzüme vurma."
Dilek kağıdının arkasında yazan Misaki'nin o dileği zihninde canlandırdı.
"Misaki-senpai'nin hisleri değişmeyecek. Siz birileri tarafından bıçaklanmadan önce o yanınızda olacak."
"Haha, haklı olabilirsin."
"Lütfen artık Misaki-senpai'ye daha fazla acı çektirmeyin."
"Misaki'yi bu kadar düşünüyorsan, onu sen mutlu etsene Sorata."
"Şaka yapıyor olmalısınız."
Jin bu sözüne cevap vermedi, başka bir şey fısıldadı.
"Onun yanında durduğumda kendimden nefret etmeyeceğim o güne kadar... O noktaya varamazsak, eninde sonunda birbirimizi mahvedeceğiz."
'O noktaya varabilecek misiniz?' diye soramadı.
Olumsuz bir cevap duymaktan korktuğu için sustu.
Konuşmanın bittiğini belli eden Jin, oradan uzaklaştı. Onun boşalttığı yere Mashiro yaklaştı.
Kız hemen yanı başında durduğunda, Sorata'nın boğazı aniden kuruyuverdi.
"Sorata, sen ne yazdın?"
Dilek kağıdı hâlâ bomboştu.
"Peki ya sen, Shiina?"
"Söyleyemem."
Mashiro yüzünü çevirip bambu dallarına baktı.
"Ödül kazanmak için dilek dileseydin ya."
"Gerek yok."
"Hadi ya, nedenmiş o?"
"Çünkü onu kendim kazanacağım."
Bunu hava atmak ya da güçlü görünmek için söylemiyordu. O berrak gözleri, arkasındaki onca emeğin verdiği güveni sessizce fısıldıyordu. Yukatanın zarafetiyle her zamankinden daha narin görünen profilinde, sarsılmaz, asil bir güç barındırıyordu.
"...Sen gerçekten inanılmazsın."
"Neyle ilgili?"
"Bu özgüvenin."
"Sorata, hikayemin eğlenceli olduğunu söylemiştin."
"İşler kötü giderse faturayı bana kesme ama."
"Ayano da kazanabileceğimi söyledi."
"Demek öyle."
"Birinci ve ikinci aşamalar kesin gibiymiş. Asıl mesele final değerlendirmesindeymiş. En kötü ihtimalle mansiyon ödülü alabileceğimi söyledi. Ben de ona inanıyorum."
"Sonuçlar ne zaman açıklanacak?"
"On dokuzunda, ilk aşama belli olacak."
"Bu ayın mı?"
Mashiro ifadesini bozmadan başıyla onayladı.
İki haftadan az bir süre kalmıştı. Bunu öğrenmek, Sorata'nın bile içinin kıpır kıpır olmasına yetti. Ne kadar kolay olacağı söylense de sonuçta sandık açılmadan hiçbir şey kesinleşmezdi.
Her yıl başvuru sayısı yedi sekiz yüzü bulurdu. Büyük ödül, altın ve gümüş ödüllerinden sadece birer tane dağıtılır, mansiyon ise iki kişiye verilirdi. Bazen ödüle layık eser bulunamadığı da olurdu; yani gerçekten ödül alabilenlerin sayısı genellikle üçü dördü geçmezdi.
Daracık bir kapı.
Belki de bu yüzdendi; Sorata kendi kağıdına Mashiro'nun çıkış yapabilmesi için bir dilek yazmaya karar verdi. Sonra Mashiro görmeden, bambunun en yüksek dallarından birine bağlayacaktı.
Mashiro, kendi kağıdını mı arıyordu yoksa başka bir şeye mi bakıyordu bilinmez, Sorata'nın yanında durmuş, gözlerini bambudan ayırmıyordu. Ay ışığının aydınlattığı o ince dudakları, Sorata'nın bakışlarını üzerine çekiyor, onu adeta büyülüyordu. İnsan saatlerce bakmak, elini uzatıp dokunmak istiyordu.
"Ne oldu?"
"Yok, bir şey..."
Ona hayran hayran baktığını söylemesi imkansızdı. Kalbinin deli gibi çarpmasını gizlemek için aceleyle aklına gelen ilk şeyi söyledi.
"Shiina, yukata sana gerçekten çok yakışmış."
"..."
"..."
Bunu söyleyen de duyan da bir anlığına donakaldı.
"Y-yani, altında derin bir anlam arama hemen!"
"Hıhı..."
Ağzından kaçırdığı kelimelere inanamıyordu. Gerçek hislerini saklayayım derken başka bir gerçeği neden yumurtlamıştı ki? Şurada bir delik olsa da içine girseydi. Ama şimdi kaçıp gitmek işi daha da rezil rüsva etmekten başka bir işe yaramazdı.
"Gerçekten oluyormuş demek."
Bu ses o kadar kısıktı ki, Sorata neredeyse duyamayacaktı.
"Efendim?"
"Yok bir şey."
Konunun üzerine gitmek üzereydi ki, arkasından aniden Chihiro ona saldırdı.
"Hey, sen baksana buraya."
Sarhoş kadın, tüm ağırlığını Sorata'nın üzerine vererek sırtına bindi.
"Oha, Sensei, leş gibi içki kokuyorsun!"
"Sen yine kariyer planlama formunu doldurmayı unuttun değil mi?"
"Çekil üzerimden diyorum!"
"Göğüslerim değdi diye hemen de nasıl heyecanlanıyor çocuk. İlahi."
"Ulan, öğrencinin kalçasını ellemek ne demek! Tacizden dava edeceğim seni!"
Meteoroloji genel müdürlüğü yağmurların bittiğini ilan etse de, yağışlı günler bir süre daha devam etmiş, temmuzun sonlarına doğru nihayet yazın o sıcak, mavi gökyüzü yüzünü göstermişti.
Bu süreçte dönem sonu sınavları da bitmiş, açıklanan notlarla yaşanılan sevinçler ve hüzünler çoktan maziye karışmıştı.
O ondokuz temmuz pazartesi günü, deniz günü resmi tatili olduğu için okul yoktu. Ertesi gün ise kapanış töreni yapılacaktı. Yani fiilen yaz tatili başlamıştı bile. Herkesin aklı fikri o uzun ve eğlenceli tatildeydi.
Normal şartlarda Sorata da onlardan biri olurdu.
Ancak bu yıl durum farklıydı. Hiçbir işi, hiçbir planı olmamasına rağmen sabah uyandığından beri içinde garip bir huzursuzluk vardı. Öğle yemeğini yemiş, saat üçte atıştırmalıklarını bitirmişti ama bu his geçmek bir yana, zaman ilerledikçe daha da büyüyordu.
Kafasını dağıtmak için akşam yemeği hazırlıklarına erkenden başlamış olsa da, sık sık dalıp gittiğini fark ediyordu.
Nedenini çok iyi biliyordu. Bugün, yeni yazar ödülünün ilk aşama sonuçlarının açıklanacağı gündü. İlk aşamayı rahat geçeceği söylenmiş olsa da, gün gelip çattığında sakin kalmak imkansızdı. Kendi meselesi olmamasına rağmen hiçbir şeye odaklanamıyordu.
Buna tezat olarak Mashiro, her zamanki gibi sakin ve umursamazdı. Sabah yine masanın altında uyurken Sorata tarafından uyandırılmış, o andan beri de aralıksız manga çiziyordu.
Ağzından ilk aşamaya dair tek bir kelime bile çıkmamıştı.
Az önce odasından çıkmış, şimdi mutfakta Misaki ile birlikte kedileri besliyordu. Gerçi mamayı veren sadece Misaki'ydi. Kediler nedense Mashiro'nun elinden yemek istemiyor, yedisi birden Misaki'nin etrafında dolanıyordu.
"Hadi çok yiyin de kocaman birer kaplan olun."
Mashiro pes etmeden şansını denese de Hikari de Nozomi de Kodama da kafalarını hemen öteki tarafa çeviriyordu.
"Sorata, ne yaptın bunlara?"
"İhale yine niye bana kaldı!"
"Senin kedilerin. Bana kötü davranıyorlar."
"Benim suçum ne be!"
"Onları kaplan yapmak istiyordum oysa."
"Kediler büyüyünce kaplan olmaz! Sadece şişko birer kedi olurlar!"
Aslında kedilerin yedisi de son derece cana yakın hayvanlardı, yabancılardan da kaçmazlardı. Neden sadece Mashiro'dan uzak durduklarını Sorata da çözebilmiş değildi.
Mashiro bir süre daha kedileri beslemeyi denedi ama başarılı olamadı.
Biraz canı sıkılmış halde yemek masasına oturduğu an, telefonunun sesi sessizliği böldü. Telefonun fabrikasyon, ruhsuz melodisi yankılandı.
Bu Mashiro'nun telefonuydu.
"Alo."
Mashiro, robotik bir hareketle telefona cevap verdi.
Sorata istemsizce saate baktı. Altıyı on geçiyordu. Zamanlama açısından bakılırsa arayanın sorumlu editör olduğuna şüphe yoktu. Zaten Mashiro'nun bunun dışındaki telefonları açtığını hiç görmemişti.
Görünmez bir güç Sorata'nın da bedenini sıkıştırmaya başladı. Boğazı aniden kurudu ve kaçıp gitme arzusu kafasının içinde alarm zilleri çaldı. Berbat bir histi bu. Görüşü bulanıklaşıyordu.
Bu esnada Mashiro sadece "Evet, evet," diyerek birkaç kez onaylamakla yetindi, doğru düzgün tek bir kelime bile etmedi. Yüz ifadesinden hiçbir şey anlaşılmıyordu. Hiçbir duygu okunmuyordu. Bu, ilk aşamayı geçtiğinin kanıtı olabilir miydi?
Sonunda Mashiro,
"Teşekkür ederim,"
diyerek aramayı sonlandırdı.
Sorata da Misaki de, yedi kedi bile öylece sessiz kalan Mashiro’ya bakıyordu.
Telefonu tutan eli gevşedi ve yana düştü.
"Elenmişim."
Mashiro’nin sesi feci şekilde uzaktan geliyormuş gibiydi. Yabancı bir dilde bir şeyler duymuş gibi bir his. Beyni kelimeleri idrak edemiyordu.
Mashiro sandalyeden ayağa kalktı.
"Odaya dönüyorum."
Sadece bunu söyleyip sendeleyen adımlarla yemek odasından çıktı.
"Ah, Mashiron!"
Misaki onun arkasından birkaç adım koştu, ardından Sorata’ya döndü.
"Kouhai-kun!"
Misaki’nin sesi de uzaktaydı. Koşar adım ayak sesleri yaklaştı. Elini tutup çekiyordu ama vücudu hareket etmiyordu.
Göğsünde girdap gibi dönen karmaşık duygular Sorata’yı bağlamıştı. Bedenini sımsıkı sararak onu dış dünyadan koparıp atmıştı.
Neydi bu böyle? Neden oluyordu? Neden göğsünde böyle bir his vardı?
Elenmişti. Mashiro elenmişti.
Grup aşamasını geçmesini umuyordu. Ödülü kazanmasını dilemişti. Ama şimdi, kendisi ne düşünüyordu? Bu beden nasıl böyle bir tepki vermişti?
Kendi kalp atışlarının zamanı saydığını duyabiliyordu. Başka hiçbir şey duyulmuyordu.
Karanlığın içinde gülüyordu. Kendi kendine gülüyordu. Çirkin bir yüzle, parmağıyla işaret ederek, kasıklarını tuta tuta kahkaha atıyordu.
Buna daha fazla dayanamayan Sorata, Misaki’yi bir kenara itip koşmaya başladı. Gittiği yer Mashiro’nun odası değildi. Giriş kapısıydı. Yurttan çıkmak istiyordu. Bir saniye bile olsa erkenden dışarı fırlamak istiyordu.
"Hey? Sorata?"
Ayakkabılarını çıkaran Jin ile teet geçti. Hiçbir şey söyleyemedi. Başını önüne eğip son sürat koştu.
Kimsenin onu görmesini istemiyordu. Bilmesini istemiyordu.
Mashiro’nun elendiğini duyup da rahatladığını...
Kaçar gibi koşmaya devam eden Sorata, farkına vardığında çocuk parkındaki yarısı toprağa gömülü lastiklerden birinin üzerine oturmuştu. Boynunu çaresizce bükmüş, yuvalarına dönen karınca ordusunu boş bakışlarla izliyordu.
Ne kadar süre orada öyle kaldığını bilmiyordu.
Hava tamamen kararmıştı. Sönmek üzere olan sokak lambası göz kırpıp duruyordu.
Mashiro’yu destekliyordu. Ödülü almasını istiyordu. O çabasının karşılığını almasını dilemişti.
Buna inanıyordu.
Ama az önceki o his de neyin nesiydi? Neden Mashiro’nun elenmesiyle rahatlamıştı?
Başkalarının mutsuzluğuna sevinmek, üstelik de Mashiro’nun elenmesinden huzur duymak... Kafayı yemiş olmalıydı. Ne kadar çirkin bir insandı böyle.
"Berbat biriyim..."
Yüzünü elleriyle kapatıp öne eğildi. Ağlamak istiyordu. Yok olup gitmek istiyordu. Kendini öldürmek istiyordu.
"Neymiş berbat olan?"
Şaşkınlıkla kafasını kaldırdığında, yanındaki lastiğin üzerinde Jin’in durduğunu gördü. Sorata anında yüzünü başka yöne çevirdi. Bu halinin görülmesini istemiyordu. İçindeki o çarpıklığın bilinmesini istemiyordu. Eğer bunu anlarlarsa Sakura Sakinleri'nin yüzüne bakamazdı.
"Beni yalnız bırakın."
"Ne o, havalı havalı konuşuyorsun öyle."
Jin, hafif bir tonla bunu söyleyip lastiğin üzerine çömeldi. Yüzü yere dönük olsa da Sorata onun varlığını hissedebiliyordu.
"Misaki’nin yeni animesini... Sen de gördün değil mi?"
Sorata hiçbir şey söylemedi. Jin de zaten bir cevap beklemiyordu.
"Değerlendirmeler gayet iyi. Sadece beş dakikalık bir anime için şimdiden üç tane DVD teklifi geldi. İnsanın gerçekten canı sıkılıyor."
"Lütfen beni yalnız bırakın diyorum!"
"Yayınlandığı ilk üç günde bir milyon izlenme. Herkes onun yeni işini bekliyordu. Misaki’nin yeni animesini."
"Yeter artık, Jin-san!"
Kafasını kaldırdığında, Jin’in gözlerini dikip dümdüz karşıya baktığını ve dudaklarını ısırdığını gördü.
"Ben var ya... Sadece ben, onun çakılmasını istedim bunca zaman. Bunu diledim."
Jin’in yumrukları titriyordu.
"Bu kez yerin dibine sokulmasını gerçekten tüm kalbimle istedim."
"...Jin-san."
Sakin konuşmasının aksine, Jin’in yüzü acıyla kasılmıştı. İçindeki o kapkara, bulanık duyguları bastırmak için kendini nasıl zorladığını Sorata şimdi çok iyi anlıyordu.
"Başkalarının başarısına sevinen insanları ben anlayamıyorum."
Bunu söyleyip kafasını kaldıran Jin, zoraki bir şekilde gülümsedi.
"Kusura bakma. Senin ne hissettiğini az çok anlayabiliyorum."
"Ben..."
"Kafana takma. Muhtemelen ne Mashiro-chan ne de Misaki bunu hiçbir zaman anlayamayacak çünkü."
"...Özür dilerim."
"O da ne demek şimdi."
Jin sesli bir kahkaha atıp Sorata’nın saçlarını karıştırdı.
"Gidip bir ramen yiyelim mi? Benden olsun."
"Shiina... İyi midir acaba?"
Ayağa kalkan Jin bir şey demedi. Öylece çocuk parkından çıkıp gitmeye yeltendi.
"Şimdi gelip de onun için endişelenmek tuhaf kaçıyor olabilir ama."
Ödülü alıp sevindiği anı görmek istediği bir gerçekti. En azından o zaman, Mashiro’nun da kendisi için içtenlikle gülebileceğini düşünmüştü. Bunu görmeyi çok istiyordu.
"Ne fark eder ki. İkisi de senin gerçek hislerin. İnsan dediğin düz bir çizgi değil ki... Bu işler öyle basit olmuyor."
İçtenlikle "Haklısınız," diyemedi. Yine de Jin sayesinde üzerindeki o ağırlık biraz olsun hafiflemişti.
Dün gece Mashiro odasından hiç çıkmadı. Kapıyı kilitleyip içeri kapandı, yemek bile yemeden sessizliğe gömüldü.
Dönem sonu töreninin yapılacağı sabah da durum değişmedi. Sorata her zamanki saatinde onu uyandırmaya gitse de kapının arkasından en ufak bir ses gelmedi.
Elden bir şey gelmezdi, Sorata Mashiro’yu arkasında bırakıp yurttan çıktı. Okula tek başına gitmek, Mashiro geldiğinden beri ilk kez oluyordu. Sanki çok önemli bir şeyi evde unutmuş gibi, içini huzursuz bir his kaplamıştı.
Tören bittiğinde, sınıf arkadaşlarının ısrarıyla karaoke salonuna gitti. Ancak hiç keyfi yoktu, yarım saat bile geçmeden oradan tek başına ayrıldı. Ardından çarşıda öylece dolandı, durup dururken tren istasyonunun oradan geçip yolu olabildiğince uzatarak yurda döndü.
Yine de saat henüz öğleden sonra üçü yeni geçiyordu, güneş tepedeydi ve kavurucu sıcaklık etkisini sürdürüyordu.
Terini silerek ayakkabılarını çıkarırken, askılı bluzu ve mini eteğiyle Misaki koşturarak yanına geldi.
"Hey, hey, Mashiron hâlâ odasından çıkmadı."
"Bana söyleseniz de ne yapabilirim ki..."
"Kouhai-kun, sen onun bakıcısı değil misin!"
Yapabileceğim bir şey olsa zaten yapardım.
Ne yapacağımı bilmediğim için elim kolum bağlı oturuyorum ya zaten.
"Yemek bile yemeden orada kalırsa ölür gider! Mashiron çok zayıf zaten! Can Puanı da düşük görünüyor!"
"Tamam, anladım."
Sorata üstünü bile değiştirmeden ikinci kata çıktı.
Misaki durumu anlayışla karşılamış olacak ki peşinden gelmedi.
Mashiro’nun odasının kapısı, sanki Sorata’yı reddediyormuş gibi duruyordu.
Tıklatmak üzere uzattığı eli havada kaldı.
Seslenmek için açtığı ağzı kapandı.
Ne demeliydi ki? Ona nasıl seslenmeliydi? Kafasının içini ne kadar eşelerse eşelesin, sadece bomboş bir boşluk uzanıyordu ve işe yarar tek bir kelime bile bulamıyordu. Hiçbir şey yoktu. Aklına hiçbir şey gelmiyordu.
Elendiğini öğrendiği an Mashiro çok sessizdi.
Ama canının yanmamış olması imkansızdı. Uykusundan bile feragat ederek çabalamıştı. Kazanacağına dair güveni de tamdı herhalde. Tanabata zamanı, kendi elleriyle ödülü alacağını bile iddia etmişti.
Ah, demek öyle. Bu yüzden canı bu kadar yanıyordu. Gerçekten canı yanıyordu.
Bir şeye tüm varlığınla odaklanmak, başarısız olduğunda o ölçüde büyük bir darbe yemek demekti. Harcanan zaman, ortaya konan duygular, başarıya olan inanç ne kadar büyürse, başarısızlık anında o kadar sert bir karşı saldırı olarak geri dönerdi.
Sadece bu riski göze alabilenler bir şeylere meydan okuma hakkını elde ederdi. İşin sonunu şimdiden düşünüp, zaman kaybı olacağını, incinmek istemediğini, gerçeklerle yüzleşmekten korktuğunu, sınırlarını görmekten çekindiğini ya da bunun karizmatik durmayacağını söyleyip mızmızlananlar, ne kadar zaman geçerse geçsin Mashiro ile aynı sahneye asla çıkamazdı.
Eğer işi gevşek tutsaydı, "Aslında daha fazlasını yapardım" diyerek kendine bahaneler üretebilirdi. Shiina Mashiro, bu tür kaçış yollarının hepsini tıkamış, her şeyin sorumluluğunu üstlenebilecek kadar çabalayıp savaşmıştı. Her şeyinin reddedilme ihtimalini bile kabullenmişti.
Çabalamak, kesinlikle karşılığını alacağın anlamına gelmiyordu. Onunla aynı şekilde çabalayan, canını dişine takıp o ödülü kapmak için yarışan rakipleri vardı Mashiro’nun.
Böyle bir dünyaydı bu.
El ele tutuşup birlikte bitiş çizgisine varılan, yalanlarla bezenmiş bir dünya değildi. Birinci olabilecek sadece tek bir kişi vardı.
Onu sadece uzaktan izleyen Sorata’nın söyleyecek söz bulamaması çok doğaldı. Sadece bir seyirci olan kendisi ne diyebilirdi ki? Her şeyi biliyormuş gibi bir tavırla, üstünkörü doğruları sıralamak gibi gülünç bir duruma düşemezdi. Karizmatik olmayan asıl şey buydu işte. Çabayı küçümseyenler asıl zavallılardı.
"Çabaladın, elden bir şey gelmez."
"Tekrar denersin, ne olacak?"
"Merak etme, bir dahaki sefere olur."
Bu ucuz kelimeler Mashiro’ya ulaşamazdı. Asla.
Mashiro zaten biliyordu. Söylenmesine gerek bile olmadan, bunu en iyi kendisi biliyordu. Acısının sebebini de, o acının değerini de biliyordu. Bunu Sorata ile paylaşacak değildi. Başarısızlığın anısı bile tamamen Mashiro’ya aitti.
Kapıyı çalmaktan vazgeçen eli titriyordu.
Dişlerini sıktı. Bunu yapmazsa, acizliğinden ağlayacak gibi oluyordu.
Ben ne yapıyordum bunca zamandır? Mashiro’yu yanı başımda izlerken ne yapıyordum? Sadece olmama sebeplerini arayıp harekete geçmeyi reddediyordum. Ne büyük bir kayıp, ne aptalca bir israftı bu.
Duyguları harekete geçti. Kalbindeki sızı dinmiyordu.
Bunları bildikten sonra öylece durup bekleyemezdi.
"...Kahretsin, artık yapmaktan başka çare yok!"
Bunu sesli söylerken Sorata güldüğünü fark etti.
Artık içindeki o sızıyı bastıramıyordu.
Burada beklemekle hiçbir şey başlamazdı. Hiçbir şey değişmezdi. Mashiro’ya ulaşacak sözler burada değildi. Kalbinin en derinindeki kapının ardındaydı. Şimdilik çok uzaktaydı. Ama koşmaya başlamazsa oraya asla varamazdı.
Yere bastı. Hızlanarak ikinci kattan aşağı koştu. Kendi odasına dalıp çantasını altüst etti. Aradığını buldu; gelecek planı anketi. Heyecandan titreyen elleriyle, defalarca hayal ettiği ama bir türlü yazamadığı kelimeleri kağıda kazıdı.
Kağıdı tekrar çantasına tıkıştıran Sorata, girişten fırlayarak dışarı çıktı.
"Aaa, kouhai-kun!"
"Okula gidiyorum! Hemen döneceğim!"
Alacakaranlığın çöktüğü okul binasına dalan Sorata, ikinci kata koştu ve kapıyı çalmadan öğretmenler odasının kapısını hızla açtı.
Şaşıran birkaç öğretmen ufak birer çığlık attı.
Kimse bir şey demeden önce Sorata, sandalyesine yayılmış kendisine bakan Chihiro’nun önüne dikildi.
"Çok gürültülüsün," dedi Chihiro.
Sorata’nın nefesi kesilmişti, üniformasının gömleği tenine yapışmıştı ve damlayan terler yeri ıslatıyordu.
Bıkkın bir tavırla Chihiro, sanki bir köpeğe pati ver dermiş gibi elini uzattı.
"Getirdin değil mi? Gelecek planını."
Bu durum nedense hoşuna gitti ve Sorata istemeden gülümsedi.
"Gülüp durma da çabuk ver şunu."
Çantasından bir kağıt parçası çıkarıp uzattı.
Chihiro kağıda sadece tek bir an baktı ve ardından belgelerin olduğu dosyaya kaldırdı.
"‘Üniversiteye geçiş’ demek. Eh, belirsiz kalmasından iyidir."
"Teşekkürler."
"Ama şu anki notlarınla Medya Fakültesi’nin İçerik Tasarımı bölümüne sınavsız geçiş yapman imkansız."
"Çalışacağım."
Nefesi yavaş yavaş düzene giriyordu.
"Şu andan itibaren notlarını yükseltip yetişebilecek misin bakalım?"
"Olmazsa, dışarıdan sınava girerim."
"Öyle mi. O zaman elinden geleni yap. Tamam, gidebilirsin."
Hafifçe eğilerek selam veren Sorata, tekrar tüm gücüyle koşmaya başladı.
Sakura-sou’ya döndüğünde, girişte Jin’in ayakkabılarını da gördü.
Yemek salonundan konuşma sesleri geliyordu. Misaki ve Jin olmalıydı.
Sorata ikinci kata çıktı ve Mashiro’nun odasının önünde durdu.
Düzensiz nefesini kontrol etmeye çalıştı. Oksijen için can atan bedeni bir türlü sakinleşmiyordu.
Ter damlaları süzülüyordu. Sıcaktan ölecek gibiydi. Yine de Mashiro’yu sonraya bırakmayı düşünmedi. Şu an aklında sadece o vardı.
Kapalı kapı, Sorata’yı ağır bir şekilde reddediyordu.
Ama nedense az önceye göre daha hafif görünmüştü gözüne.
Sorata sırtını duvara yaslayıp bacaklarını uzatarak kapının karşısına oturdu.
"Shiina?"
Cevap yoktu. Kapı o ağır sessizliğini koruyordu.
"Uyuyor musun?"
Eğer öyleyse konuşmanın bir anlamı yoktu. Bunu sormanın bile bir cevabı olmayacaktı. Kendi dalgınlığına hafifçe güldü Sorata.
"Neyse, ne fark eder."
Şimdi böyle düşünebiliyordu. Uyuyor olması, uyanık olması, kendisini görmezden gelmesi ya da dinliyor olması önemli değildi.
"Kendi kendime konuşuyorum zaten, cevap vermene gerek yok."
Evet, sadece kendi kendime konuşsam da olur.
Sadece bunu ilk önce Mashiro’ya söylemek istemişti.
"Biraz geç oldu ama gelecek planı anketini teslim ettim. En sondan birinciyim."
Uzatmış olduğu bacaklarında tatlı bir yorgunluk vardı. Bu his güzeldi. Uzun zamandır ilk defa tüm gücüyle koşmuştu. Ne olursa olsun, sınırlarını zorlamak güzel bir şeydi.
"Üniversiteye gideceğim. Olmak istediğim kişi olabilmek için çalışmam gerek."
Hiç ses çıkmadı. Gerçekten uyuyor olabilirdi.
"Bir de oyun yapımı üzerine çalışmak istiyorum. Eskiden beri ilgim vardı ama sanırım korkuyordum."
Üstelik bir şeye tüm kalbiyle bağlanmayı bir yerlerde hep reddetmişti.
Aslında bunun doğru şey olduğunu bilmesine rağmen. Mashiro onun gözlerini açmıştı.
"Tasarım yarışmalarına da katılacağım. Böyle düşünebilmem senin sayende oldu, Shiina."
Sorata sessizce son sözlerini söyledi.
"Bu kadardı... Kusura bakma. Saçma sapan konuştum."
Ayağa kalktı ve bir süre Mashiro’nun odasının kapısına baktı.
Büyük beklentileri yoktu. Şimdiki sözlerinin Mashiro’yu harekete geçirecek kadar güçlü olduğunu düşünmüyordu. Hâlâ bomboştu. Sadece başlangıç çizgisine adım atmıştı.
Yine de, "belki" diyerek beslediği o umudu içinden bir türlü söküp atamıyordu.
Kapı kımıldamıyordu.
İşte gerçek buydu.
Can yakıcıydı ama elden bir şey gelmezdi. Mashiro çok daha fazla acı çekiyordu.
Sorata ağır adımlarla yürümeye başladı. Tam o sırada, Mashiro’nun odasının kapısı içeriden yavaşça açıldı.
Oraya çakılıp kalan Sorata, ağzı açık bir şekilde donakaldı. Çünkü gözlerinin önüne serilen Mashiro’nun odası, hayal ettiğinden bambaşkaydı.
İçeride loş bir karanlığın onu beklediğini sanmıştı.
Yatağın üzerinde dizlerine sarılmış, yıkılmış bir halde oturduğunu canlandırmıştı kafasında.
Ağlamaktan şişmiş gözlerinin, canını yakacak bir acıyla ona bakacağını varsaymıştı.
Fakat bu sığ tahminlerinin hiçbiri tutmamıştı.
Sorata’yı karşılayan, bembeyaz bir dünyaydı.
Yere saçılmış kıyafetlerin ve çamaşırların üzerine, çıktı alınmış taslak sayfaları kar gibi yağmış, tüm odayı beyaza boyamıştı.
Taslakların sayısı bir ya da iki değildi. Sayfalara bakınca anlaşılıyordu. En azından iki basamaklı sayılardaydı. Hepsi de Sorata’nın daha önce hiç görmediği çizimlerdi. Tamamı yeni çizilmişti.
Tüm bu karmaşanın ortasında Mashiro ayakta duruyordu. Sorata’ya bakıyor olsa da, gözleri çok daha uzaklara dikilmişti. Yarını görüyordu. Bir sonraki hedefini belirliyordu. En ufak bir kırılma belirtisi yoktu. Bir dahaki sefere ödülü alacaktı. Kesinlikle alacaktı. Berrak gözleri bunu haykırıyordu.
Doğru ya. En önemli şeyi unutmuştu. Sakurasou 202 numaralı odanın sakini Şiina Mashiro’ydu. Soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan zavallı küçük bir hayvan maskesi takmış, yırtıcı bir etoburdu o. Kendi ayakları üzerinde duran, kendi gücüyle ileriye atılan ve istediğini kendi elleriyle söküp alan bir vahşiydi. Sadece bu şekilde yaşamayı bilen, sarsılmaz bir iradeye sahip bir canavardı.
Yaralansa bile defalarca kez ayağa kalkardı. Çünkü Mashiro biliyordu; sadece çabalamaya devam ederek silinebilecek pişmanlıklar vardı bu hayatta.
"Sorata, bir dahaki sefere alacağım."
"Biliyorum."
Acı acı gülümser Sadece bunu yapabiliyordu. Kan ter içinde kalıp etrafta koştururken çok büyük bir iş başarmış gibi hissetmişti ama daha katetmesi gereken çok yol vardı. Şiina Mashiro ile kıyaslandığında, kendisi henüz hiçbir şey yapmamıştı, yapamamıştı. Mashiro hâlâ ulaşılamayacak kadar yükseklerdeydi.
Kaybetmek istemiyorum.
Birden, Sorata’nın içinde böyle bir duygu yeşerdi.
"Kaybetmek de neymiş?" diyerek kendi hisleriyle alay etse de, bu duyguyu göğsünün derinliklerinde saklamaya karar verdi. Belki bir gün ona yetişebilirdi. Hayır, yetişecekti. Mashiro’nun sevincini ve acısını anlayabilmek için o noktaya varmaktan başka çaresi yokti. Onunla aynı göz hizasında konuşabilmek için, şu an sonsuz derecede uzak görünen o yere gitmek zorundaydı.
"Sorata."
"Ne var?"
Tam o anda, Mashiro’nun karnından tüm ciddiyeti bozan bir ses yükseldi.
"Ben, inanılmaz derecede açım."
"E, bütün gün hiçbir şey yemezsen olacağı bu."
Mashiro olduğu yere yığılır gibi oturuverdi.
"Hey, iyi misin?"
"……Keyfim yerinde. Garip bir his."
"Gerçekten iyi misin sen?"
Taslak kağıtlarına basmamaya çalışarak Mashiro’nun yanına adımladı ve önüne çömeldi.
Mashiro’nun karnı bir kez daha guruldadı.
"Sorata, yemek."
"Tamam, anladık."
Ayağa kalkmaya yeltenmişti ki Mashiro’nun telefonu çaldı. Sorata kağıt yığınının arasından telefonu bulup çıkardı ve ona uzattı. Ekranda "Ayano" yazıyordu. Editörünün adıydı.
Mashiro duygusuz bir sesle telefonu açtı.
Monoton bir tonla birkaç kez onaylar gibi mırıldandıktan sonra, gözlerinde bir anlık şaşkınlık belirdi.
Konuşma bittiğinde kolu cansızca yana düştü.
Sorata onun yerine telefonu kapattı.
"Ne dedi?"
Mashiro’nun kağıt yığınında gezinen gözleri, bir süre sonra Sorata’ya döndü. Doğrudan ona bakarak birkaç kez gözlerini kırptı.
"Sorata."
Dalgın, fısıltı gibi bir seslenişti bu. Sorata daha "İyi misin?" diyemeden, Mashiro onun üzerine atıldı. O kadar ani olmuştu ki Sorata onu karşılayamadı. Boynuna dolanan kollarla birlikte kendini yerde sırtüstü uzanırken buldu.
Bu sarsıntıyla havaya uçuşan kağıtlar, gökyüzünden süzülerek dökülmeye başladı. Sorata, ağır çekimde akan zamanın içinde Mashiro’nun vücut sıcaklığını hissederken bu büyüleyici manzarayı izledi.
Mashiro’nun kalp atışları göğsüne ulaşıyordu.
Şampuan ve ter karışımı kokusu burnuna doldu.
Üzerine ağır bir yorgan örtülmüş gibi hissettiren o huzurla birlikte, engel olamadığı bir gerginlik dalgası yükseldi. Konuşmak istiyor ama sesini çıkaramıyordu.
Daha önce de benzer bir pozisyonda kalmışlardı ama bu seferki bambaşkaydı. Artık Mashiro’nun tamamen bir kadın olarak farkındaydı.
Bedeninin buna tepki vermemesi imkansızdı.
"……Şiina?"
Farkında olmadan dudaklarından dökülen, o her zamanki isim oldu.
Şimdi fark ediyordu; bir şeye katlanmak istercesine Sorata’yı sıkıca kucaklayan Mashiro’nun kolları hafifçe titriyordu. Sorata’nın daha önce şahit olmadığı bir titremeydi bu. Korkudan ya da soğuktan değildi. Elbette yenilginin verdiği o hırstan da... Öyleyse neydi bu? Bir insanın titremesi için başka ne sebep olabilirdi ki?
"Sorata……"
"Ne oldu?"
Ses o kadar kısıktı ki, Sorata olabildiğince yumuşak bir ton bulmaya çalışarak konuştu.
"Ayano’ydu."
"Öyle görünüyor."
"Beni azarladı……"
"Neden?"
"Telefona bakmamı, lafını sonuna kadar dinlememi söyledi."
Mashiro’nun telefonunu kontrol ettiğinde, Ayano’dan gelen otuzdan fazla cevapsız arama olduğunu gördü. Elenme haberinin ardından, ona kesinlikle iletmek istediği bir şey mi vardı acaba?
"Başka ne dedi?"
"Elenme sebebimi söyledi."
Sesi titriyordu. Bunun ne anlama geldiğini Sorata ne kadar düşünse de çözemiyordu.
"Editörün ne dedi peki?"
"Gelecek ayki sayıda yayımlayacaklarmış."
Sorata’nın kalbi göğsünü delecekmiş gibi hızla çarptı.
"Aniden hastalanıp çalışmasını teslim edemeyen biri olmuş, onun yerine……"
"Demek öyle."
Sorata’nın kolları, Mashiro’yu sımsıkı sarmak için can atıyordu.
"Bu çalışmayla, ödül almasa bile doğrudan başlayabileceğini düşünmüşler. Editör heyeti böyle karar vermiş……"
"Ne…… Ne yani? Demek olay buydu."
Bu yüzden onu listeden çıkarmışlardı. Doğrudan profesyonel çıkışını yaptırmak için.
"Ben ise sonuna kadar dinlemeden telefonu……"
"Gerçekten insanı telaşlandırmakta üstüne yok."
"Ben, galiba biraz tuhafım……"
"Nedenmiş o?"
Sesinin hafifçe titremesinden ne olduğunu anlamıştı aslında ama yine de sonuna kadar kendi ağzından duymak istiyordu.
"Mutluyum ama gözlerimden yaşlar akıyor."
"İnsan denilen canlı böyle yaratılmıştır."
Mashiro doğrulduğunda, gözyaşları yukarıdan süzülerek döküldü. Yüz ifadesi hiç değişmediği halde, damlalar ardı ardına yanaklarından aşağı süzülüyordu.
"Tebrik ederim."
Sesi çıkmıyordu galiba; Mashiro gözyaşları içinde defalarca, güçlüce başını salladı.
Şimdilik elden bir şey gelmezdi. Gözyaşı yağmuru dinene kadar, kucağında oturmasına izin verecekti. Sorata tam bunu düşünürken, aniden tepelerinde ardı ardına konfetiler patladı. Renkli şeritler havada uçuşarak, Mashiro’nun bembeyaz odasını rengarenk boyadı.
Elbette bunu yapabilecek tek bir kişi vardı.
"Mashiron, tebrikler~! Çıkışını yapıyorsun demek!"
"Tebrikler ufaklık."
"Evet, tebrik ederim."
Ancak bugün o kişi yalnız değildi, üç kişiydiler. Misaki’nin iki yanında, ellerinde patlamış konfetilerle Jin ve ne ara döndüğü belirsiz olan Chihiro duruyordu.
Yerde sırtüstü yatan Sorata, tek tek onlara baktı.
İçini kötü bir his kaplamıştı.
Neden tam zamanında burada bitivermişlerdi? Mashiro’nun çıkış yapacağını nasıl bu kadar net biliyorlardı? Üstelik konfetilerle hazır bekleyerek……
"Şey... Bir şey sorabilir miyim?"
Üç çift göz, "Sor bakalım," dercesine ona döndü.
"Tam olarak neresinden itibaren dinliyordunuz?"
"Benim kendi kendime konuşmamdı zaten, cevap vermene gerek yok dediğin yerden itibaren galiba?"
"En başından beri dinliyormuşsunuz ya!"
En kötüsü...
Sadece hatırlamak bile ölme isteği uyandırıyordu. Gençliğin zirvesindeki o utanç verici sözler zihninden bir bir geçti.
"Olmak istediğim kişi olmak için ders çalışmalıyım değil mi ama?"
Misaki, garip bir şekilde havaya girerek yarasını deşeleyip duruyordu.
"Yalvarırım yapmayın, kesin şunu! Öleceğim! Gerçekten öleceğim!"
Hâlâ bir şeyler söylemeye çalışan Misaki'yi Jin durdurdu. Ancak onun da dudakları bariz bir şekilde gülmemek için titriyordu.
"Valla şahane bir şov izlettiniz bize."
"Öyle sıcak sıcak bakmak da yasak!"
Böyle yapacaklarına doğrudan dalga geçseler daha iyiydi.
"Sana demiştim işte. Yurtta aşkı ve gençliği yasaklasaydım, senin de böyle bir acı çekmene gerek kalmayacaktı."
"Chihiro Sensei'nin bu ileri görüşlülüğü karşısında şapkamı çıkarıyorum artık."
Artık kuru bir kahkaha bile atamıyordu. Sorata tamamen tükenmişti.
"Neyse, ben alışverişe çıkıyorum. Misaki, sen de yemek hazırlıklarına başla."
"Bugün ziyafet çekiyoruz! Mashiron'un çıkış yapmasını kutlayacağız!"
Önden yürüyen Jin'i geçen Misaki, merdivenlerden aşağı koşturdu. Arkasından da Chihiro takip etti.
"Aa, Mitaka, bira da alıver. Şöyle üç kasa kadar."
Artık "Çok içiyorsun" diye çıkışacak dermanı kalmamıştı.
Mashiro'nun üzerinden çekilmesini bekledikten sonra Sorata da ayağa kalktı.
Jin'le birlikte alışverişe mi çıksam diye düşünüp odadan çıkmaya yeltendiğinde, Mashiro da peşinden gelmeye çalışınca onu durdurdu.
"Shiina, sen önce üstünü değiştir."
Bakışlarını kaçırarak Mashiro'yu hafifçe geri itti. Her ne kadar yurt binasının içi olsa da, pijamayla dolaşması fazla savunmasızcaydı.
Odadan çıkıp kapıyı kapattı.
Ancak sadece on saniye sonra kapı içeriden açıldı.
"Sorata, kıyafetlerim hangileri?"
Önce pantolonunu çıkarmış olmalıydı ki, bembeyaz bacakları doğrudan Sorata'nın görüş alanına girdi. Pijamasının eteği yüzünden ucu ucuna iç çamaşırı görünmüyordu ama yine de gözünü nereye koyacağını bilemedi.
"Soyunmadan önce söylesene!"
Sorata utanarak kafasını çevirdi.
Mashiro önce Sorata'ya baktı, sonra başını eğip kendi üstünü başını kontrol etti. Yarım adım geri çekilip iki eliyle pijamasının eteğini tuttu. Biraz olsun aşağı çekip bacaklarını gizlemeye çalışıyordu. Hafifçe öne eğilmiş bir halde, gözlerini yukarı dikerek Sorata'ya baktı. Hem utanmış hem de surat asmış gibi bir hali vardı.
"Hadi, kıyafet seç."
"Ha? Ah, ş-şey, tamam."
Bu beklenmedik tepki karşısında eli ayağına dolansa da Sorata, yerde saçılmış giysilerin arasından siyah askılı elbiseyi bulup parmağıyla işaret etti.
"Şunun altına da beyaz bir tişört giy bari."
"Külot?"
"Giyiyorsun ya işte!"
"..."
Gözlerini kaçırarak hafifçe başını iki yana salladı.
"Onu da mı çıkardın!"
"Hadi çabuk."
Mashiro'nun yanakları çok hafifçe kızarmıştı.
"İyi, o siyah dantelli olanı giy gitsin işte!"
Artık iyice pes etmişti.
"Giyiniyorum."
"T-tamam."
"Bakmak yok."
"Kim bakacak be!"
Bunu söylerken kapıyı dışarıdan kapatan Sorata oldu.
Neydi şimdi bu?
Mashiro'yu hiç böyle görmemişti. O memnuniyetsiz dudak büzüşü, kaçırılan bakışlar, hafifçe kızaran o beyaz teni zihnine kazınmıştı ve bir türlü gitmiyordu. Yoksa utanmış mıydı? Yok, canım, imkansızdı. O Shiina Mashiro'nun bir başkasını, hele ki Sorata'yı erkek olarak algılaması, yarın dünyanın sonunun gelmesi kadar imkansız bir şeydi. Daha o gün giyeceği çamaşırı bile Sorata'ya seçtiriyordu. Ama öyleyse, az önceki o hal de neyin nesiydi?
Bir türlü sakinleşemiyordu. Sorata, hızlanan kalp atışlarını yavaşlatmak için Mashiro içeriden çıkana kadar defalarca derin nefes aldı.
Beş dakikadan fazla bir süre geçtikten sonra nihayet giyinmiş olan Mashiro dışarı çıktı. Şaşırtıcı bir şekilde, dağınık saçlarını bile düzeltmişti.
Gayriihtiyari Mashiro'nun yüzüne dik dik bakakaldı.
"Ne var?"
"Yok bir şey..."
Mashiro'da az önceki o utangaç halden eser kalmamıştı. Demek ki sadece bir hayal ürünüydü. Kendi akıl sağlığı için öyle olduğunu varsaymak en iyisiydi.
"Şey, Shiina."
Yandan bir bakışla "Ne oldu?" der gibi baktı.
"Tekrar olacak ama, gerçekten tebrik ederim."
"Hı... Teşekkürler."
Bu durum nedense çok utandırıcı gelmişti, Sorata gözlerini kaçırdı.
"Şey, Sorata."
"Efendim?"
"Bir ricam var."
"Çıkış hediyesi mi istiyorsun yoksa?"
"Adımı söyle."
"Shiina."
"O değil."
"......Hadi ama."
Yoksa ona "Mashiro" diye hitap etmesini mi istiyordu? Bu da nereden çıkmıştı şimdi. Ama düşününce, Mashiro zaten her zaman böyle pat diye konuşurdu.
"Yok, o kadarı benim için imkansız."
"Neden?"
"Ben hiçbir kıza adıyla hitap etmedim ki."
"Misaki'ye diyorsun."
"O bir uzaylı."
"Chihiro'ya da."
"O da bir Amazon kadını ama."
"Peki ya ben?"
"Sen, şey..."
Bu lafıyla onu bir kız olarak kabul ettiğini itiraf etmiş oluyordu.
"Bu haksızlık."
"T-tamam be. Bir dahakine öyle seslenirim."
"Şimdi söyle."
Mashiro iyice yanına sokuldu, geri adım atmaya niyeti yok gibiydi. Bu kadar yaklaşması Sorata'nın akıl sağlığını tehdit ediyordu. Sadece gözlerinin içine bakması bile beynini uyuşturmaya yetiyordu.
"Söyle hadi."
Mashiro biraz daha yaklaşınca Sorata duvara sıkıştı. Gerçekten kendine acıyordu şu an.
Fark ettirmemeye çalışarak sessizce derin bir nefes aldı. Sadece adını söyleyecekti. Altı üstü bu kadar. Kendi kendine bunu telkin ederek, sesinin titremesini engellemek için büyük bir çaba sarf etti.
"...Mashiro."
Kendi kendine mırıldanır gibi fısıldadı.
"Biliyordum."
"Neyi biliyordun be?"
Mashiro yavaşça gözlerini yumdu.
Sorata'nın kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi güm güm atıyordu.
"Söyleyemeyeceğim."
Mashiro'nun cevabı her zamanki gibi düz ve umursamazdı.
Resmen dalga geçiyordu. İnsanla böyle oynadıktan sonra takındığı tavra bak. Ama Sorata tek bir hesap sorma cümlesi bile kuramadı. Hayır, kuramazdı.
Gözlerini ondan alamıyordu. Kalbi oraya çakılıp kalmıştı.
Çıkış haberi aldığında bile yüzü gülmeyen Mashiro, şimdi tam karşısında, mutlu bir şekilde gülümsüyordu.
O an her şey önemini yitirdi.
Sadece sonsuza dek onun bu gülüşünü izlemek istiyordu. Sorata tam bunu dilerken, arkasından kısık sesli kıkırdamalar yükseldi. Ürpererek arkasını döndüğünde Jin, Misaki ve Chihiro üçlüsünün merdivenlerin arkasına saklanmış kendilerini izlediğini gördü.
"Çok toy! Çok toysun, Sorata!"
Jin daha fazla dayanamayıp karnını tutarak kahkahayı patlattı.
"Keşke dikizlemeseydim. Resmen ruhum daraldı. Soğuktan donacağım sandım burada," diyerek Chihiro, hava hiç soğuk olmamasına rağmen kollarını sıvazladı.
Ortada duran Misaki ise kucağında tehlikeli miktarda konfeti taşıyordu. Jin de ona yardım ederek ipleri çekti.
"Al bakalım, çaylak!"
Durun demeye kalmadan ardı ardına patlama sesleri yankılandı ve Sorata ile Mashiro bir anda rengarenk kağıt yağmurunun altında kaldı.
"Hani alışveriş, hani yemek hazırlığı!"
"Ama nöbet listesine baktım da, bu haftaki alışveriş de yemek sırası da çaylağın üzerindeymiş!"
"O zaman duruma göre bize yardım etmen gerekmez miydi!"
— O başka, bu başka.
Chihiro kestirip atmıştı.
— Sorata.
Mashiro'nun kolunu çekiştirmesiyle arkasına döndü.
— Alışverişe ben de geleceğim.
— İşte tam da bu yüzden ben gidiyorum ya!
Sakurasou her zamanki gibi yine çok gürültülüydü.
Ama aslında büyütülecek bir durum yoktu. Çünkü burada her gün böyle geçiyor, bu durum normal kabul ediliyordu.
Hafızalara kazınacak eğlenceli bir anı daha eklenmişti. Yarın da kesin bir şeyler olacaktı. Ondan sonraki gün de. Bir hafta sonra, bir ay sonra... Bu tuhaf ama keyifli günler sonsuza dek böyle sürüp gidecekti.
Ne de olsa Sorata'nın yaşadığı bu yer, Sakurasou'dan başkası değildi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.