Saat 10:45.
Gözlerim mahmurdu, sığ rüyalarımdan uyandım.
Belim feci ağrıyordu. Sandalyemde doğrulup biraz gerindim. Ne yazık ki uzuvlarım uyuşmuş, eklemlerim katılaşmıştı. Ne kadar uyumuştum ki?
Bir buçuk saat kadar, öyle mi? İyi bir şekerleme sayılır.
Vücudum ağrıyordu ama iyi dinlenmiştim. Artık en ufak bir yorgunluk hissetmiyordum. Yanıma döndüğümde, Ushio’nun pencereden ruhsuzca dışarı baktığını gördüm. Benden önce uyanmış gibiydi. Dışarıya bakmak için sandalyemde öne eğildim. Ben uyurken hava daha da kötüleşmişti; neredeyse bir kar fırtınasına dönmüştü.
“Kahretsin,” dedim. “Dışarısı bayağı kötüleşmiş, değil mi?”
Ushio bana döndü. “Aa, uyandın mı?”
“Evet, yeni uyandım. İyi uyudun mu?”
“Hımm, evet. Ben de on dakika önce falan uyandım… Ama evet, bu havada uçuşu iptal etmiş olabilirler mi acaba?”
Saate baktım. Gecikme olmamışsa, sınıfımızın uçağı çoktan kalkmış ve şimdiye kadar Narita’ya doğru yola çıkmış olmalıydı.
“Sanırım sorunsuz kalkmışlardır,” dedim. “Hem burada kar fırtınası olması, Sapporo’ya yakın yerlerde havanın nispeten açık olmadığı anlamına gelmez. Bu arada, şimdi nerede olduğumuzu biliyor muyuz?”
GPS üzerinden konumumuzu kontrol etmek için telefonumu açtım. Ekran açılır açılmaz, Bayan Iyo’dan birkaç cevapsız arama daha aldığımı gördüm. Ancak aramalar yaklaşık bir saat önce aniden kesilmişti – ki bunun uçağa bindikleri zaman olduğunu düşündüm. Bu bildirimleri kapatıp haritayı açtım.
“Asahikawa’ya yaklaşıyoruz gibi,” dedim. “Yani sonunda yolun yarısına geldik mi?”
Otobüsümüzün öğleden sonra biri biraz geçe Wakkanai’ye varması planlanmıştı… yani aşağı yukarı hala programdaydık. Bu beni şaşırtmamalıydı; Hokkaido’daki otobüs şoförleri kötü hava koşullarında araç kullanmaya fazlasıyla alışkın olmalıydı, bu yüzden onlar için sıradan bir iş günü olmalıydı.
Ne yazık ki, bu varsayım uzun sürmeyecekti.
“Tüm yolcuların dikkatine.”
İnterkomdan bir anons duyuldu. Otobüsün ön tarafında, şoförün telsize benzeyen bir şeye konuştuğunu gördüm.
“Düşük görüş mesafesi nedeniyle, şimdilik varış noktamıza daha düşük bir hızda devam edeceğiz. Bu durumun tahmini varış süremizde önemli bir gecikmeye yol açacağını lütfen unutmayın, bu yüzden lütfen duruma göre plan yapın. Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz.”
Anons, yüksek, cızırtılı bir tıklamayla kesildi. Sesi oldukça kuru ve tekdüze idi, ve oldukça hızlı konuşmuştu, bu yüzden zihnimin duyduklarını yakalayıp işlemesi bir an sürdü.
“Pardon, ‘önemli bir gecikme’ mi beklememizi söyledi?” diye sordum Ushio’ya.
“Evet, söyledi,” diye yanıtladı. “Düşük görüş mesafesi yüzünden.”
Hokkaido yerlilerinin bile bu kötü koşullarda araç kullanırken dikkatli olması gerekiyordu anlaşılan, ancak bu gecikmenin ne kadar “önemli” olacağını merak ettim. Tsubakioka’da neredeyse hiç kar yağmazdı, bu yüzden gerçekten hiçbir referans noktam yoktu.
“Şimdi oraya varmak bir saat falan daha mı sürer dersin?” dedim.
“Muhtemelen daha fazla,” dedi Ushio. “Belki iki saat bile…”
“Ciddi misin? Vay canına, tamam…”
Ve işte böylece, kafamda kurduğum program kumdan kale gibi dağılıp gitti. “Sağlam seyahat planım” da bu kadarmış… Aferin sana, Sakuma, aptal.
“Bu gece eve varabilecek miyiz hala?” diye sordu Ushio. Sesindeki şüphe, kalbime saplanan bir hançer gibiydi.
“Eğer gerçekten iki saatlik bir gecikmeyse, o zaman biraz zor olabilir.”
“Pekala. O zaman geceyi geçirecek bir yer bulmamız gerekecek sanırım. Umarım bunu karşılayacak kadar paramız vardır.”
“Üzgünüm. Böyle olmaması gerekiyordu…”
Hokkaido’daki kalışımızı uzatmamızın tüm amacı, sınıf gezimizden kalan acı dolu anıları olumlu olanlarla silmekti. Şimdi ise, o fazladan zamanın çoğunu bir kar fırtınasının ortasında, bir otobüste kapana kısılmış olarak geçirecekmişiz gibi görünüyordu. Bunu pek de bir “macera” olarak göstermek zordu doğrusu.
“Endişelenme,” dedi Ushio. “Havayı her zaman tahmin edemezsin… Hem, bu planı kelimenin tam anlamıyla bir gecede uydurdun, değil mi? Elbette az şeyi gözden kaçıracaktın.”
Buna bir şey demedim.
Muhtemelen beni rahatlatmaya çalışıyordu ama belirgin düşüncesizliğimin yüzüme vurulması, omuzlarımın daha da düşmesine neden oldu. Ushio da bunu fark etmiş gibiydi, çünkü yüzüne dili sürçmüş gibi panik dolu bir ifade yayıldı. Harika. Her şeyi mahvettin, Sakuma.
“Hey, buldum!” diye bağırdı, belli ki garip gerginliği dağıtmaya çalışıyordu. “Zamanın nasıl geçtiğini anlamamamızı sağlayacak harika bir şeyim var.”
Yerinden kalkıp yanımdan geçti, sonra çantasını baş üstü bölmesinden indirdi. Birkaç an içinde etrafı kurcaladıktan sonra, küçük, dikdörtgen bir kutu çıkardı.
“Tadaa!” dedi. “Bak, bir deste iskambil kartı getirdim!”
Yok canım. Kesinlikle sadece beni iyi hissettirmeye çalışıyor.
Ushio, normal şartlarda “Tadaa!” diyecek biri değildi. Bu jesti takdir etsem de, havayı ne kadar çaresizce neşelendirmeye çalıştığını görmek beni daha da kötü hissettirdi. Ama burada oturup somurtmanın onun düşüncesini boşa çıkaracağını biliyordum, bu yüzden kendimi tekrar motive etmeye çalıştım.
“Ooo, iyi fikir,” dedim. “Kesinlikle bir şeyler oynamalıyız.”
“İsteğin var mı?” dedi Ushio. “Pek fazla iki oyuncu kart oyunu bildiğimden emin değilim…”
“Speed oynamayı hala hatırlıyor musun? İlkokulda hep onu oynardık.”
“Evet, hatırlıyorum. Tamam, o zaman onunla başlayalım.”
Ushio koltuğunun arkasındaki servis masasını indirdi ve siyah renkli kartları kırmızı renkli olanlardan ayırmaya başladı. Kendi iskambil destesini getirdiğini görmek beni biraz şaşırttı; sınıf gezisi boyunca bir noktada arkadaşlarıyla oyun oynama şansı olacağını ummuş olmalıydı. Ve teknik olarak olmuştu da – eğer ilk gece Sera ile oynadığımız o talihsiz Başkan oyununu sayarsak.
Öğğ, hayır… Şimdi bunu düşünme. Sera’yı unutmam ve Ushio ile iyi vakit geçirmeye odaklanmam gerekiyordu ki belki o anı da silinebilirdi.
“Tamam,” dedi Ushio. “Hazır mısın?”
“Sen ne zaman istersen.”
Üçe kadar kont ettiğimizde, her birimiz çekme destelerimizin en üstündeki kartı çevirdik.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.