Yine düşünmeye başladım. Birdenbire oldu. Eskiden her şey karmaşadan ibaretti, zihnimin işleyemediği bir gürültü yığını. Buradaydım ama aklım çok uzaklardaydı sanki. Bazen hareket etmek istiyor ama kıpırdayamıyordum. Bedenimle ben iki ayrı parçaydık sanki. Onu durduramıyordum. Kendi kafasına göre hareket ediyordu.
Nihayet kontrolü elime alabildim. Yine de tamamen özgür sayılmam. Televizyon kumandasıyla doğru kanalı seçmeye çalışmak gibi. Bazen bocalıyor, yanlış düğmeye basıyorum.
O zihinsel karmaşanın içinden dili nispeten hızlı hatırladım. Çünkü birileri benimle durmadan konuşuyor. Bilgilerim de yavaş yavaş geri geliyor. Hafızam ise hâlâ parça parça. Kırık dökük ve güvenilmez. Bana aitmiş gibi bile hissettirmiyor. Birleştiremediğim bir yapbozun parçaları gibi etrafa saçılmış halde. Belki de hiçbir zaman birleştiremeyeceğim.
Evin içinde biraz dolanıyorum. Bomboş. Kimse yok. Ablam Roo da evde değil. Aslında Roo ikide bir ağlayıp eski halimden eser kalmadığını söylüyor. Hm. Ben de bu bedenle hiç alakam olmadığını düşünürdüm hep. Sadece zihnime üşüşen garip görüntüleri izlediğimi sanıyordum. Yanılmışım. Ben, benim. Artık bunu biliyorum.
Mutfağa geçiyorum. Erzak dolabını açıp kutudan bir kurabiye alıp yiyorum. Kendimde değilken bile yemek yiyebiliyordum. Önceden bir şeyler yediğimi hayal meyal hatırlıyorum. Annem her seferinde lezzetli olup olmadığını sorardı ama ne demek istediğini pek anlamazdım. Yine de acı bir şey yediğimde şaşırıp kaldığımı biliyordum. Her gün pirinç pilavı yerdim. Lapa gibi ve tatsız olduğu için nefret ederdim ondan. Sadece tatlı şeylerin tadını çözebildiğim için sürekli şekerleme yerdim. Bir gün annem pilavın üzerine bir şey serpti. Adına "furikake tozu" diyordu. Bir anda pilavın tadı güzelleşti. Pilavı sevmeye başladım. O furikake dedikleri şey adeta bir mucizeydi.
Girişte duraksadığım sırada kapı açılıyor. Kızın gözleri hayretle açılıyor ama hemen ardından gülümsüyor. Muhtemelen odamdan pek çıkmadığım içindir.
Benimle aynı evde yaşayan kadın bu. Ferahlatıcı bir kokusu var, onu gördüğüme seviniyorum. "Kazuki, ben geldim. Bugün Usui ile buluştum. Ne kadar kaslandığını görünce gözlerime inanamadım." Bu Usui denilen adamın kim olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok ama yine de başımı sallıyorum. Kadının gözleri fal taşı gibi açılıyor. "...Sanki beni anlıyormuş gibisin. Ne dediğimi anlıyor musun?" Başımı bir kez daha sallıyorum. Kadının yüzü al evlatlarına dönüyor ve evdekilere sesleniyor. Şey, evde kimse yok ki. Bunu ona söylemeli miyim? Konuşmaya yelteniyorum. Ama yapamıyorum. Kafamın içindeki kelimelerle ağzımdan çıkanlar bir türlü eşleşmiyor. Konuşmaya çalışıyorum fakat ağzımdan sadece anlamsız mırıltılar dökülüyor.
Zihnim hâlâ tam olarak berraklaşmış değil. İçerisi bir karıştırıcıdan geçmiş gibi karmakarışık. Her bir parçayı ait olduğu yere koymak öylesine zor ki.
Yine de en önemli kelimeyi hâlâ hatırlıyorum.
Maria.
Onun adı bu.
Zihnimin yeniden yerine gelmesine ailem çok sevindi. Maria da öyle. Ama onlarla hâlâ konuşamıyorum.
Yine de ailem benimle artık daha çok şey paylaşıyor. Eskiden Maria dışındaki herkes benimle iletişim kurmakta zorlanırdı. Şimdi bu durum hoşlarına gidiyor sanırım. Onların bu hali beni de mutlu ediyor.
Her gün aynı odadayım. Sadece birileri çağırdığında diğer odalara geçiyorum. Maria da burada yaşıyor. Ne zamandan beri olduğunu hatırlamıyorum. Aileden biri değil, bu yüzden aynı evi paylaşmamız bana tuhaf geliyor. Ama ailemden kimse bu duruma itiraz etmediğine göre bir bildikleri olmalı. Yine de ranzanın üst katında Maria’nın hafif hafif horladığını duyduğumda içimi garip bir heyecan kaplıyor. Birlikte yaşamamız pek doğru değilmiş gibi hissetmekten kendimi alamıyorum.
Maria ve diğerleri sık sık beni dışarı çıkarmaya çalışıyor. Zihnim yerine geldiğinden beri bunu daha da sık yapıyorlar.
Ama ben dışarıdan nefret ediyorum. Çok fazla ışık var. Çok fazla renk. Gözlerime ve kafama hücum eden aşırı miktarda bilgi var. Çığlık atıp ağlıyorum, başıma her seferinde dayanılmaz bir ağrı giriyor. Beni dışarı çıkardığı için Maria’ya ağlayıp sızladığımda, en sonunda beni odama geri getiriyor. Yüzünde her zaman derin bir üzüntü oluyor. Madem öyle, en başından beni zorlamamalıydı.
Maria her gün bana aynı şeyi söylüyor.
"Seninle evleneceğim."
"Evlenmek." Bu kelimeyi biliyorum. Aile olmak demek. Birbirini seven insanların yaptığı bir şey. Ama anlayamıyorum. Zaten aynı evde yaşıyorken evlenmemize ne gerek var ki?
"Seni asla zorlamayacağım ama. Bunu gerçekten istediğin güne kadar bekleyeceğim."
Her gün bunu da tekrarlıyor.
"Ve eğer eski hayatını geri kazanmak için çabalamazsan, bu iş asla gerçekleşmeyecek."
Bunu da söylüyor. Bunları duymaktan gına geldi artık.
Biraz da kızgınım aslında. Maria’nın ne demek istediğini anlamıyorum ama bana akılalmaz emirler verip duruyor. Bencillik ediyor.
Ondan yüzümü çevirdiğimde Maria çok üzgün görünüyor. Daha önce hiç olmadığı kadar üzgün hem de.
Nedense bütün gün göğsümde amansız bir ağrı vardı. Öyle rahatsız edici ki bir türlü uyuyamıyorum ve ranzanın alt katında sessizce ağlamaya başlıyorum. Maria fark edip yatağından iniyor ve bana sarılıyor. "Ne oldu?" diye soruyor. Biraz rahatlıyorum. İçimi sıcaklığı kaplıyor. Sonsuza dek böyle kalsak keşke.
Neden bu kadar üzgün olduğumu nihayet anlıyorum. Maria az önce çok üzgün göründüğü içindi her şey. Onun bir daha asla öyle bir yüz ifadesine bürünmesini istemiyorum. Maria üzülürse ben de üzülürüm.
Üzülmemesini nasıl sağlarım ki?
Muhtemelen söylediği her şeyi harfiyen yapmalıyım. Ancak o zaman istediği gibi evlenebiliriz. Evlendiğimizde Maria’nın yüzünden gülücüklerin hiç eksik kalmayacağına eminim.
Bunu hayal etmek bile içimi sevinçle dolduruyor.
Bu yüzden ne kadar zor olursa olsun katlanmaya çalışacağım.
Kimse istemeden kendi rızamla dışarı çıkmaya başlıyorum. Çünkü Maria’nın istediği şey bu.
Maria ile yürüyüşe çıktığımızda mahalledekiler genelde selam veriyor. Onları tanıyor gibiyim ama daha önce hiçbiriyle oturup konuşmuşluğum yok. Sanki beni önemsiyor gibi konuşuyorlar ama Maria veya ailemden çok farklılar. Aynı kelimeleri kullansalar da samimi değiller. Bana dik dik, samimiyetsiz gözlerle bakıyorlar. Çıplak soyunup ortalıkta dans etsem de aynı şekilde bakarlardı herhalde. Bu durum beni çileden çıkarıyor. Çok öfkelendiğimde Maria bana bakıp, "Bugünlük bu kadar yeter mi?" diyor. Sonra beni yine odama götürüyor.
Tanıdığım insanlardan da hiç tanımadıklarımdan da korkuyorum. Çoğu insan bizi görmezden geliyor ya da kafasını çeviriyor ama bakışlarını kaçırmayanlar gözlerini üzerimize dikip baka kalıyor. Bu çok sık oluyor. Bütün moralimi altüst ediyor. Maria ve ailemde yaptığım gibi ne düşündüklerini okuyamıyorum. Belki de üzerimize koşup bizi öldürecekler. Bunu düşünmek bile beni dehşete düşürüyor, olduğum yere çakılıp kalıyorum. Her seferinde Maria yumuşak bir sesle, "Sorun yok," diye fısıldıyor.
Dışarıdaki tek engel insanlar değil. Yollarda inanılmaz hızlı hareket eden devasa şeyler var; biliyorum ki biri bana çarpsa ölürüm. Onlardan ölesiye korkuyorum. Diğer kimsenin umurunda değil gibi ama ben bu korkuyu bir türlü yenemiyorum. Mogi adında birini hatırlıyorum. O şeylerden biri ona çarpmıştı ve başına çok kötü bir şey gelmişti. Her yıl binlerce insanın bunlar yüzünden öldüğünü duyduğumu da hatırlıyorum. Durum böyleyse, nasıl oluyor da herkes bu kadar rahat olabiliyor? Arabalar ve motosikletler çok yakınımdan geçip gittiğinde Maria’nın elini daha da sıkı tutuyorum. Maria da genellikle elimi sıkıp bana gülümsüyor.
Ama trenler caddelerden bile beter. Koca kutuların içinde bir sürü yabancı insan seyahat ediyor. Herkes üst üste, sıkış tıkış. Zihnime akan bilgi bombardımanı taşıyamayacağım kadar fazla. Aynı anda onlarca insanı düşünmek zorunda kalıyorum. Bu insanla daha önce tanışmış mıydım da hatırlamıyorum? Ellerdindeki akıllı telefonlara bakıp duruyorlar, gerçekten o kadar ilgi çekici şeyler mi onlar? Acaba onlar da benim gibi binbir türlü şey düşünüyorlar mıdır? Hepsinin kendine ait bir hayatı var mıdır acaba? Tüm bu düşüncüler yüzünden kafam patlayacakmış gibi oluyor. Maria, "Başkalarını dert etmene gerek yok," diyor ama elimden gelmiyor işte. Bilgileri hâlâ ayıklayamıyorum. Neye ihtiyacım olduğunu, neyin gereksiz olduğunu ayırt edemiyorum. Avazım çıktığı kadar çığlık atmak istiyorum ama kendimi tutuyorum. Yine de bir sınırım var. Artık daha fazla dayanamayacağımı hissettiğim anlarda Maria beni ilk istasyonda trenden indiriyor. Sırtımı sıvazlayıp sakinleşmeme yardım ediyor.
Tek bir kelime bile konuşamamama rağmen Maria ne istediğimi her zaman anlıyor. Bu gerçekten inanılmaz. Belki de zihin okuma gücü vardır?
Günler boyunca dışarı çıkma pratikleri yapıyoruz. Maria açık havada olmanın zihnime iyi geldiğini söylüyor. Gerçekten de kendimi kontrol etme konusunda her geçen gün daha iyiye gidiyorum. Düşüncelerim biraz daha intizamlı artık. Anılarım birbirine bağlanıyor, eski şeyler zihnime daha sık uğruyor.
Ancak Maria’nın tek amacı beni dışarıda yürüyüşe çıkarmak değilmiş gibi görünüyor. Beni bir yere götürmek istiyor. Yarı yoldan geri dönüp duruyoruz muhtemelen, çünkü sonuna kadar dayanamıyorum.
Ama bir gün Maria büyük bir sevinçle, "Başardık," diyor.
Geldiğimiz yer bir hastane. Düzenli olarak hastaneye giderim ama burası eskilerden çok daha büyük. Maria akıllı telefonunu çıkarıp birini arıyor. Biraz sonra uzun saçlı bir kadın beliriyor.
"Kazu!" Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bana sesleniyor. Sanırım beni tanıyor… Hmm? Bende de onu çok yakından tanıyormuşum hissi uyanıyor. Hafızamdaki kızdan çok daha zayıf ama o canlı gözleri ve çift göz kapakları kesinlikle değişmemiş.
Kokone Kirino.
Adını hatırlar hatırlamaz göğsümde keskin bir sızı hissediyorum. Bu kişiye çok korkunç bir şey yapmışım gibi geliyor.
"Seni tanıdı galiba. Üstelik suçluluk duyuyor gibi."
"Gerçekten mi? Yüz ifadesi hiç değişmediği halde bunu anlayabilmene şaşırdım doğrusu."
"Kazuki hakkındaki her şeyi bilirim ben." Maria sırtımı okşuyor. "Korkacak bir şey yok Kazuki. Hatırlamıyor olabilirsin ama Kirino, sen daha kendine gelmeden önce seni ziyaret etmek için defalarca evimize geldi. Bu arada, son zamanlarda adımlarını biraz yavaşlatmadın mı?"
Maria söyleyince hatırlıyorum; ben henüz kendimde değilken odama ona benzeyen biri gelmişti. Kendime geldikten sonra bile onu en az bir iki kez gördüm sanırım. Evet, hafızamın katetmesi gereken daha çok yol var.
Kokone eğilip yüzüme bakıyor.
"Hey. Özür dilemene gerek yok. Ben sana minnettarım."
Minnettar mı? Onca korkunç şeyden sonra mı?
Kafam karışıyor ama Kokone bileğimden tutup yürümeye başlıyor. Nedenini bilmiyorum ama dönüp bana baktığında yüzünde kocaman bir tebessüm var.
"Buraya kadar gelebildiğine çok sevindim. İyileşmen için bütün kalbimle dua ediyordum. Ve—"
Maria hastanenin pencerelerinden birine doğru bakıp cümleyi tamamlıyor. "Görmen gereken biri var ve onunla sadece burada görüşebilirsin."
Kokone bana dönüp şöyle diyor:
"Git ve Daiya’yı gör, Kazu!"
Yatakta doğrulmuş oturan adamı tanıyamıyorum.
Ama Kokone onun adının Daiya Oomine olduğunu söylüyor.
Daiya adında birini hatırlıyorum. Çok zekiydi, gümüş rengi saçları ve küpeleri vardı. Ama bu adam bambaşka biri. Siyah saçları var, küpesi de yok. Ama aralarındaki fark sadece dış görünüşten ibaret değil, çok daha derinlerde bir şey farklı.
İlk anda karşımdakinin gerçekten bir "insan" olup olmadığından bile emin olamıyorum. Hayatımda bu kadar kıpırtısız duran birini görmedim. Bir bitki kadar sessiz, çekilgen; ama yine de tanıdığım tüm insanlardan daha katıksız bir yaşam enerjisi taşıyor üzerinde. Zihnimi zorluyorum, geçmişi tarıyorum ama böyle bir arkadaşımı hatırlayamıyorum.
Başını ağır ağır bana doğru çeviriyor.
"..."
Sesi o kadar cılız ki ne dediğini duyamıyorum. İçimdeki o korku, o ne olduğuna dair belirsizlik henüz geçmiş değil. Maria sırtımdan hafifçe iterek kulağımı onun ağzına doğru yaklaştırıyor.
"...Kazu, bayağı zaman oldu."
Sesi, yaşlı bir adamın nefesi gibi incecik çıkıyor.
Göğsümün ortasında bir şeylerin kıpırdadığını, çırpındığını hissediyorum. Ama yine de karşımdaki bu adam, kafamdaki "Daiya Oomine" portresine hiç uymuyor.
"Üzgünüm ama seni hâlâ hatırlayamıyor gibi."
"Anladım. İkimizin de kendince dertleri var tabii. Durumu duymuştum ama Kazu'yu kanlı canlı böyle görmek yine de şaşırttı beni. Sanki bambaşka biri olarak yeniden doğmuş gibi."
"Hayır, öyle söylemek doğru değil. Kazuki yakında eski haline dönecek. Normal hayatına yeniden kavuşacak."
"Öyle mi diyorsun... Haklısın galiba..."
Yüzündeki ifade neredeyse hiç değişmiyor. Belki de mimiklerini henüz tam olarak kontrol edemiyordur.
"O zaman benim de geri kalmamam lazım. Siz evlenene kadar törene kendi ayaklarımla yürüyerek gelebilecek hale geleceğim," diyor ve titreyen elini bana doğru uzatıyor. Eli öyle zayıf, öyle solgun ki.
İstemsizce ben de elimi uzatıyorum. Sağ elimin sırtındaki o yarayı fark ediyorum işte o an.
"—Ah."
Göğsüme oturan devasa bir duygu dalgasıyla sarsılıyorum. Geçmişe dair görüntüler zihnime hücum ediyor bir anda. İmgelerden birinde Daiya'nın önümde dizlerinin üzerine çöküşünü izliyorum. Ayakta duramayacak hale gelene kadar ona saldırıyorum. Her şeyi tam olarak hatırlayamıyorum belki ama bu kadarı bile yetiyor.
—Bunu ona ben yaptım.
"Ağğ... aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaah..."
İçimden kopan o haykırışa engel olamıyorum, avazım çıktığı kadar ağlamaya başlıyorum. Bir şeyi değiştirmeyeceğini biliyorum ama duramıyorum işte. Hıçkırıklara boğularak dizlerimin üzerine düşüyor, alnımı yere yapıştırıyorum.
"...Otonashi. Sık sık böyle oluyor mu?"
Sesinde belirgin bir şaşkınlık var.
"Hayır... İlk defa böyle bir tepki veriyor."
Kendimi affedemiyorum. Kendi bencil arzularım uğruna bu adama zarar verdim. Sadece ona da değil, başka birçok insana canice kıydım. Zihnimde canlanan hatıralar bunun en büyük kanıtı. Bir sürü insanı katlettiğimi hatırlıyorum. O cinayetlerin beni nasıl derin bir yalnızlığa mahkûm ettiğini anımsıyorum.
Hepsini ama hepsini, sadece sevdiğim kadın yanımda olsun diye yaptım.
Evet... Ben aşağılık bir suçluyum.
"Sanırım Kazuki kendini suçluyor. Bu yüzden böyle davranıyor."
"...Anladım."
Daiya ellerini karyolanın demirlerine koyuyor. Dişlerini sıkarak kendini yukarı doğru zorluyor.
"Senin sarsılmaz bir inancın vardı. Bizi değil, sadece kendini düşündün; bu yüzden o yolda yürürken sonuna kadar gittiğin için kendini suçlamanı anlayabiliyorum. Ama günün sonunda, o inancın hepimizi kurtardı. Bu bir tesadüf değil. Senin inançların böyle işte, biraz yakından bakarsan sen de görebilirsin."
Ardından doğrulup ayağa kalkıyor. Bacakları titriyor, son derece dengesiz görünüyor ama iki ayağının üzerinde durmayı başarıyor.
"D-Daiya... Ayakta durabiliyorsun...?"
Kokone'nin gözleri doluyor.
Daiya ona tebessümle karşılık verip elini hâlâ yerde diz çökmüş duran başımın üzerine koyuyor.
"Gördün mü? Ayakta durabiliyorum, ileride çok daha iyi duracağım. Senin sayende. Ben seni çoktan affettim."
"Ben de seni affediyorum." Kokone gözyaşlarını silip bana bakarak ışıl ışıl gülümsüyor.
Affetmek mi?
Herkes beni affediyor mu yani?
Bu fazla mükemmel. Onlara inanabilir miyim gerçekten? Bana karşı bu kadar merhametli olmaları doğru mu?
Başımı kaldırdığımda Daiya elini bana doğru tekrar uzatıyor.
Eli hâlâ cılız, hâlâ titriyor. Ama gözlerindeki o sarsılmaz iradeyi görebiliyorum.
Elim kendiliğinden öne atılıp onun elini kavrıyor. Hafızamdaki Daiya Oomine'den çok farklı bir his bu.
Ama sonunda zihnimdeki o "Daiya Oomine" parçası yerine oturuyor.
Evet—
Bu sensin, Daiya.
Daiya beni affetti.
O günden sonra zihnimdeki çarklar daha pürüzsüz dönmeye başlıyor. Kafamın içindeki o yoğun sis perdesi günden güne dağılıyor. İhtiyacım olan bilgileri yavaş yavaş kavrıyor, dünyanın o rengârenk karmaşasına yeniden uyum sağlıyorum. Biraz çabalayınca tek başıma dışarı bile çıkabiliyorum artık.
Sonrasında pek çok farklı insanla bir araya geliyorum. Tekerlekli sandalyeli insanların olduğu devasa bir tesiste, bir rehabilitasyon merkezinde Kasumi Mogi ile karşılaşıyorum. Sadece sınıf arkadaşım olduğunu hatırlayabiliyorum ama Mogi şimdiki hayatından bahsetmekten büyük bir keyif alıyor gibi. Gülünce çok tatlı oluyor; fakat ne zaman kalbim biraz hızlı çarpmaya başlasa Maria kafama hafifçe patlatıyor bir tane. Oysa genelde öyle naziktir ki...
Meşhur bir üniversitenin beysbol sahasında Haruaki Usui'yle buluşuyorum. Hatırladığım Haruaki'ye kıyasla çok daha hırslı, çok daha coşkulu olduğu için ne yapacağımı şaşırıyorum. İlk resmi maçına çıkacağı için heyecandan yerinde duramıyor.
Tokyo Üniversitesi yakınlarındaki bir kafede Yuri Yanagi ile görüşüyorum. Yuri hafızamda kaldığından çok daha çekici, dişil bir enerji yayıyor etrafına; yanında da tanımadığım birkaç adam var. Maria'nın bir tabloyu andırdığını söyleyip durmadan fotoğraflarını çekiyor. Maria bu durumdan pek hoşnut kalmıyor tabii.
Evimin yakınındaki bir parkta, ortaokuldan arkadaşlarım Nana Yanagi ve Toji Kijima ile bir araya geliyorum. Yanagi iyileşmeme o kadar seviniyor ki gelip yanağımdan öpüyor. Hiçbir suçum olmamasına rağmen Maria kafama bir tane daha patlatıyor.
İstisnasız herkes beni içten gülücüklerle karşılıyor. Neden ki? Ben hepsine korkunç şeyler yaşatmadım mı? Neden herkes bana karşı bu kadar iyi? Ben çok değiştim. Konuşmayı bile beceremiyorum artık.
Yine de şu an emin olduğum tek bir şey var. Eski halime dönebilmek için hepinizin gücüne ihtiyacım var. Parçalanmış hafızamın kırıntıları hepinizde saklı. Sizinle konuştukça o parçalar birer birer birleşecek.
Nasıl sıradan, normal bir hayat sürdüğümü hatırlayabiliyorum artık.
Zihnimdeki hatıralar güçlendikçe, eski benliğimden bir parçayı daha söküp alıyorum karanlıktan.
Ama tüm bunlara rağmen hâlâ konuşamıyorum.
Kafamın içindeki o kaos büyük oranda dizginlendi, yani konuşamamamın altında başka bir sebep yatıyor olmalı.
Belki de korkuyorumdur. İletişim kurmaya başladığımda yaşanacaklardan, insanlarla kuracağım o bağlardan korkuyorumdur. Zamanında kendimi zifiri bir yalnızlığa gömmüştüm. Kimseyle temas etmemenin benim için en doğrusu olduğuna inanmıştım. Bu dünyada yapayalnız kalmam gerektiğine ikna etmiştim kendimi. O düşünceyi hâlâ söküp atamıyorum içimden.
Daiya beni affettiğini söyledi ama günahlarım çok derin. Hâlâ bir hücreye kapatılmam gerektiğine inanıyorum.
Evet, öyle... Ama Maria olmadan yaşamaya da katlanabileceğimi sanmıyorum.
Maria'nın da ben olmadan yapamayacağından adım gibi eminim.
Bugün Maria'nın mezuniyet töreni var.
Onun için mutfağa girip yemek yapıyorum; neredeyse evde olur. Avokado salatası ve çok sevdiği o kızarmış tavuklardan hazırlıyorum. Roo bile gidip en sevdiği çilekli turtalardan almış. İyileşme sürecimin en başında bıçaktan da ateşten de deli gibi korkuyordum ama artık alıştım, sorun yaşamıyorum. Tatlıya olan düşkünlüğüm hâlâ devam ediyor ama bu durum herkesi çileden çıkardığı için yemeklerin ayarını tutturmaya çalışıyorum bir süredir. Son zamanlarda yaptığım yemekleri beğenmeye bile başladılar.
Maria mezun olur olmaz çalışmaya başlamak istiyordu ama ailem buna şiddetle karşı çıktı. İleride yapılan iyiliklerin karşılığını ödemenin en iyi yolunun okumak olduğunu söyleyerek onu üniversiteye gitmeye ikna ettiler. Normalde bir karar verdi mi asla geri adım atmaz ama belki kendisi de içten içe böyle düşünüyordu, belki de onların sırtından geçindiği için ailemin sözünü çiğneyemedi... Belki de ikisi birden. Her neyse, sonuç olarak giriş sınavına girdi ve üniversiteye kaydolmaya karar verdi. Bu bahardan itibaren Maria, Iroha'nın alt sınıfı olacak.
Günlerim eskisine kıyasla çok daha huzurlu geçiyor artık. Belki bir süre daha böyle devam eder.
Fakat—
Bütün bunları düşünürken, tavukları kızgın yağa bıraktığım o anda oluveriyor her şey.
"—Ah."
Dünya bir anda kesif bir sis bulutunun ardında kayboluyor.
Bulunduğum yerden kopartılıp atılıyorum, her şeyle bağım kesiliyor. Hiçbir şeyin benimle bir ilgisi kalmıyor. Hiçbir şeyde bir anlam göremiyorum. Hiçbir şey gerçek değil. Hafızam dağılıyor, zihnim parçalanıyor. Siliniyorum, siliniyorum, siliniyorum, siliniyorum...
(Ah, zihnimi geri kazanmadan önceki o boş halime döndüm yine.)
Dünyam bir rüyadan bile daha silik; ne bir renk var içinde ne bir dil ne de bir mekân. Elleri ve ayakları bağlanıp dipsiz bir bataklığa bırakılmış gibi hissediyorum. Nefes almak imkânsız. Evet... Bir zamanlar tam da böyle dibe batmayı, bir daha asla yüzeye çıkmamayı planlamıştım. Çırpınıyorum ama kımıldayamıyorum bile, yön duygumu tamamen yitirmiş durumdayım. "Çaresizlik" kelimesinin bile var olmadığı o mutlak boşluğa doğru... Düşüyorum. Düşüyorum.
Ama o, tüm bu süre boyunca pes etmeden benimle konuştu; pes etmeden, binbir farklı duyguyla adımı haykırdı durdu: "Kazuki," "Kazuki," "Kazuki..." Sayısız ses tonuyla bıkmadan seslendi: "Kazuki," "Kazuki," "Kazuki," "Kazuki," "Kazuki..." Binlerce kez yineledi adımı: "Kazuki," "Kazuki," "Kazuki," "Kazuki," "Kazuki," "Kazuki," "Kazuki," "Kazuki," "Kazuki..." Ama her defasında, ne olursa olsun, sonsuz bir sevgi ve umutla...
İşte bu yüzden geri dönebiliyorum.
"Kazuki!"
Zihnimdeki o sis perdesi bir anda dağılıyor ve kendimi yeniden mutfakta buluyorum. Maria'nın endişeli yüzü hemen yanı başımda bitiyor. Elinde muhtemelen diplomasının durduğu bir zarf var; pembe kurdeleyle bağlanmış çiçek buketi ise masanın üzerine öylesine bırakılmış.
Kendime gelir gelmez, içinde kızgın yağ olan tencerenin altını kapatıyorum hızla.
"K-iyi misin Kazuki?"
Maria'nın gözlerinin içine bakıp iyi olduğumu belirtmek için başımı sallıyorum.
Evet, içimde hâlâ "boş" kalan, dolmayan bir şeyler var. İçimde kök salmış bir enfeksiyonun odak noktası sanki. Her an yeniden hücum edebilir. Yaşadığım o ucu bucağı olmayan saatlerin ağırlığı, zaman zaman zihnimi ezip geçecek raddeye ulaşıyor. Benim taşıyamayacağım kadar ağır bir yük bu. Bu "boşluk", zihnimdeki bu amansız hastalık her an ağzını ardına kadar açıp beni o hiçlik dünyasına çekebilir.
Ama ben iyiyim.
Çünkü biliyorum.
Öyle bir şey olsa bile Maria'nın bana sesleneceğini, beni o kuyu çekip çıkaracağını biliyorum.
Biliyor musun, ben sonsuza kadar Maria ile olmak istiyorum.
Bunu nasıl başarabilirim ki? İçimdeki bu duyguları anlatmak için bir ömür harcasam yine de doğru kelimeleri bulamam; hissettiklerimi ona nasıl aktarabilirim?
Fakat bazen tek bir kelimenin bile yetebileceğini hissediyorum.
O beni her defasında tek bir kelimeyle geri getiriyor madem, benim de ona aynı şekilde seslenmem en doğrusu değil mi?
Ağzımı açıyorum.
Ve o en değerli kelimeyi fısıldıyorum dudaklarımdan.
" "
O kadar uzun zaman oldu ki telaffuzum doğru mu bilmiyorum ama sanırım söylemeyi başardım.
Ne de olsa o sulugöz Maria, şu an sevinç gözyaşları döküyor.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.