Bir Başlangıç Çığlığı

O ana kadar içim kapkaraydı.

Kokone Kirino ve Daiya Oomine’nin yanında olmak, onlara göz kulak olmak için profesyonel beyzbolcu olma hayalimden vazgeçmiştim ama işler bundan daha kötü gidemezdi. Daiyan aklını kaçırmış gibi çılgınca bir planın peşine düşüp bıçaklandı. Kiri o kadar ağır yaralandı ki muhtemelen hiçbir zaman tam olarak iyileşme şansı yok. Hosshi ise artık bizimle konuşamıyor bile. Benim için bir anlam ifade eden herkesi kaybettim.

Sıradan hayatım tanınmayacak kadar paramparça olmuştu.

O günleri kendi zihnime kilitli bir halde geçirdim. Dünyayı bir sis perdesinin arkasından izliyor gibiydim, hiçbir şey gerçek hissettirmiyordu. Bir şekilde okula gitmeyi beceriyordum ama dişe dokunur tek bir şey bile yapamıyordum. Sadece hayatta kalmak için otopilotta hareket eden bir böcek gibiydim. Bazı günler eve tek bir kelime bile etmeden döndüğümü fark ediyordum.

Bu süreçte Iroha Shindo ve Yuri Yanagi mezun oldu, önce Daiyan, ardından Kiri okulu bıraktı. Hosshi’nin ailesi okul yönetimine onun resmi olarak izin aldığını bildirdi, Kasumi ise başka bir okula geçiş yaptı. Üçüncü sınıfa geçmeyi başaran tek kişi bendim. O günlere dair zihnimde kalan az sayıdaki anı da son derece belirsiz.

Fakat Maria Otonashi, sadece birkaç kelimeyle o karanlığı dağıtmayı başardı.

Herkesin gidişinin üzerinden yaklaşık dokuz ay geçmişti, lisedeki son yılımın 15 Temmuz günüydü. Maria Otonashi öğrenci konseyi başkanı seçilmişti.

Tüm öğrenciler devir teslim töreni için spor salonunda toplanmıştı. Konsey üyeleri görevlerini tek tek varislerine devrediyordu. Normal törenlerin aksine, bu kez herkes pürdikkat kürsüye kilitlenmişti. Tek bir kişi bile esnemiyor, yerinde kıpırdanmıyordu.

Bakışların hedefindeki kişi, pek de göze çarpmayan eski öğrenci konseyi başkanı değildi elbette.

Herkes yeni başkanımız Maria Otonashi’ye bakıyordu.

Ara sıra sınıfa gelip beni kontrol ederdi ama onu hep görmezden gelirdim. Kötü bir niyetinin olduğunu düşünmüyordum, sadece onunla yeniden yakın bir bağ kurmaya kendimi hazır hissetmiyordu canım.

Zihnimin bir köşesinde, her şeyi mahveden o yabancının o olduğu inancı yatıyordu belki de.

Kürsüde duran Maria Otonashi eskisi kadar gizemli görünmese de o büyüleyici karizmasından hiçbir şey kaybetmemişti. Zaten bu karizma sayesinde seçimleri ezici bir çoğunlukla kazanmıştı ve şu an herkesin nefesini tutup ona bakmasının sebebi de buydu. Birinci sınıf temsilcisi olarak yaptığı o konuşmadan sonra, Musa’nın Kızıldeniz’i yarması gibi Hosshi ile kendi arasındaki kalabalığı ikiye bölerek yürüdüğü anı eminim kimse unutmamıştı.

Şu anki durum da o güne çok benziyordu. Hepimizin aklında aynı soru vardı: Yine bir şeyler mi karıştırıyor?

Maria Otonashi, yeni öğrenci konseyi başkanı olarak göreve başlama konuşmasına başladı. Sesi net, tonlamaları pürüzsüzdü; kelimeleri tam da kalbimizin duymaya ihtiyaç duyduğu şeyleri fısıldıyordu.

Sadece ben değil, okuldaki herkes üzerimize çöken o tuhaf havayı iliklerine kadar hissedebiliyordu. Bu durum biraz da üst üste gelen cinayetler ve köpek-insanların yarattığı panik havası yüzünden yaşanmıştı elbette ama bunun da ötesinde bir şeyler vardı. Çok yakınımızda çok daha büyük bir şeylerin koptuğuna dair derin bir his. Sebebini bilmediğimiz, bir türlü hatırlayamadığımız ama bizi rahatsız eden bir hata vardı sanki bu dünyada.

Bir şey tarafından kontrol edilmiş, sonra da serbest bırakılmıştık.

Bunu kanıtlayacak hiçbir delil yoktu, bu yüzden kelimelere dökmek de zordu. Yine de üzerimizde adeta bir lanet gibi asılı duruyordu. Bizi köşeye sıkıştıran, nefesimizi kesen cinsten, ezici bir huzursuzluktu bu. Ne zaman konusu açılsa ortam buz kestiği için, bir süre sonra bu durumdan bahsetmek bile bir tabuya dönüştü.

Ancak Maria Otonashi konuşmasında bu tabudan kaçmadı. Hissettiğimiz o şeyi en doğru kelimelerle tanımladı, açıkladı ve bizi bu cendereden kurtaracak bir çıkış yolu sundu. Planı hem teorik fikirler barındırıyor hem de somut adımlar içeriyordu.

İşte tüm okulun duymak için can attığı şey tam olarak buydu.

Öğrenciler nefeslerini tutmuş onu dinliyordu, salonda gergin bir sessizlik hâkimdi. Tek bir heceyi bile kaçırmak istemiyorlardı.

Gerçekten inanılmaz bir kız olduğunu görebiliyordum.

Ama benim zihnimde hâlâ o engel duruyordu; tüm bunların, gidenleri geri getirmeye yetmeyeceği gerçeği. İşte bu yüzden o harika konuşma bile kafamın içine girmeye yetmiyordu.

“...Bu okuldaki hayatı eskisi kadar tatmin edici kılmak için elimden gelen her şeyi yapacağım. Yeni öğrenci konseyi başkanınız olmak benim için bir onurdur.”

Bu sözler bir kapanış gibi geldiği için herkes alkışlamaya başladı. Fakat Maria Otonashi ellerini kaldırarak kalabalığı susturdu.

“Kapatırken, şahsi bir duyuru yapmak istiyorum.”

Tavrı birdenbire değişti; hem ses tonu hem de yüz ifadesi ciddileşti.

“Kazuki Hoshino yirmi yaşına bastığında, onunla evleneceğim.”

“...Ne?”

Öyle ani ve alakasız bir iddiaydı ki gayriihtiyari sesimi yükselttim. Diğer öğrenciler, öğretmenler ve salondaki herkes donakalmıştı.

“Evleneceğiz ve herkesten daha mutlu olacağız.” Maria Otonashi bu sözleri söylerken gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı.

Öğrenciler ve okuldaki neredeyse herkes Hosshi’nin durumunu biliyordu. Sevgili olduklarını ve kızın her gün onunla ilgilendiğini de biliyorduk.

“Bunu başkası için değil, sırf kendim için yapıyorum!”

Duygularına yenik düştüğü için mi ağlıyordu?

Hayır. Kendini kaptırdığı için söylemiyordu bunları; yüzündeki o acı dolu ifadeden bunu anlayabiliyordum.

Demek ki...

İçgüdülerim bana gerçeği fısıldadı.

Bu bir özürdü.

Maria Otonashi, her ne sebeple olursa olsun okulun üzerine çöken bu kara bulutlardan kendini sorumlu tutuyordu.

İşte bu yüzden can havliyle bizden özür diliyor, günahlarını affettirmek için çırpınıyordu.

Nedenini tam olarak çözemesem de o huzursuzluğun kaynağıyla en çok bağı olan kişinin Hosshi olup olmadığını merak etmeye başlamıştım. Onun için sıradan hayatı geri getirmek, diğer herkesten çok daha zor olacaktı. Ama eğer evlenip mutlu olacaklarsa, Hosshi’nin de normale dönmesi şarttı tabii.

Yani Maria Otonashi’nin asıl ilan ettiği şey, kurtarılması en zor olan kişi için, o sıradan hayatı geri almak adına savaşacağıydı.

Eğer bunu onun için başarabilirse, geri kalanımız için yapmak çocuk oyuncağı olurdu. Hepimizi kurtaracaktı.

Maria Otonashi bunu yapıyordu çünkü günahlarından arınmanın en iyi yolunun bu olduğuna inanıyordu.

Emin herhalde çoğu insan onun gerçek niyetini kavramamıştı. Yine de o hissi yüreklerinde hissetmişlerdi. Sesindeki ve yüzündeki o yoğun duygu, bencilce görünen bu duyurunun aslında onlara umut vermek için yapıldığını anlatmaya yetmişti.

Sıradan hayatımız geri dönecekti.

Maria Otonashi, gözyaşlarını silmek yerine ellerini iki yanında yumruk yapıp başını eğdiğinde, kopan alkış tufanı neredeyse spor salonunu yıkacaktı.

İşte o an, bir kırılma noktasıydı.

O alkış sesleri üzerimdeki sisi öyle bir dağıttı ki neredeyse komikti. Göğsüm birden ısındı, o sıcaklık buz tutmuş kalbimi eritip yeniden atmasını sağladı. Güm. Güm. Bu sesi ne kadar zamandır duymadığımı o an fark ettim.

Ah, doğru ya...

Tıpkı Maria Otonashi gibi, ben de affedilmek istiyordum. Arkadaşlarımı kurtarmayı becerememiştim ve kendimi bir türlü bağışlayamıyordum. Beni bu uyuşukluğun içine hapseden asıl şey buydu işte.

Kendi kefaretimi ödemenin bir yolunu bulmalıydım. Kendimi affetmeyi öğrenene kadar asla ileriye doğru bir adım atamayacaktım.

Artık ne yapmam gerektiğini bildiğime göre, bunu başarmanın bir yolunu bulma vakti gelmişti.

Maria Otonashi okuldaki o çaresizlik havasını dağıtmış olsa da bu, ben oradayken arkadaşlarımın geri döndüğü anlamına gelmiyordu. Hâlâ yalnızdım ama artık o eski ölü gibi yaşayan halimden eser kalmamıştı.

Kendimi nasıl affettireceğimin cevabını bulamadığım için, hayattaki her şeye tüm gücümle sarıldım. Sonuç alıp almayacağımı umursamadan, her günümü son damlasına kadar yaşadım. Mucizevi bir şekilde, lise üçüncü sınıfın son yaz turnuvasında, o küçük ve zayıf beyzbol takımımızı bölge finallerinde ikinciliğe taşımayı başardım. Turnuvanın en değerli oyuncusu seçildim.

Mezun olduktan sonra prestijli Waseda Üniversitesi’ne girdim. Dünya tersine dönse bile benim notlarımla asla kapısından geçemeyeceğim bir okuldu ama gelin görün ki beyzbol takımının seçmelerini geçip referans almayı başardım. Sanırım o binbir zorlukla kazandığımız ikincilik kupasının ekmeğini yemiştim.

Girmek güzeldi tabii ama Waseda beyzbol takımının en zayıf halkalarından biri olduğum da gün gibi ortadaydı. Ünlü okullardan gelen çocukların kondisyonuna sahip değildim, antrenmanlarda tempoya ayak uydurmakta bile zorlanıyordum. Hatta koçlar üstü kapalı bir şekilde oyuncu olmak yerine menajerliğe geçmemi çıtlatıp duruyorlardı. İşler böyle giderse, dört yılı tek bir resmi maçta bile sahaya adım atmadan tamamlayacaktım muhtemelen.

Ama bunu sorun etmiyordum. Üniversite yıllarımı, sonu hiçbir yere varmasa bile beyzbolla geçirmeye karar vermiştim bir kere.

“Usui, sadece kolunla fırlatıyorsun. Alt bedenini de kullan!” Antrenmanda bullpen’de atış çalışırken Koç Miyashiro arkamdan bağırıyor. Beyzbol sahasından ziyade at yarışlarında görebileceğiniz, biraz feleğin çemberinden geçmiş bir adamdır kendisi. Onu üniforması olmadan görsem hayatta antrenör demezdim. Zaten burada bende bir ışık gören tek kişi de oydu.

“...Koç, size bir şey sormak istiyorum.”

“Hı? Ne var?”

“Seçmelerde neden benim için araya girdiniz? Elenenler arasında benden çok daha iyi atış yapan bir sürü çocuk vardı.”

“Sana bunu kim söyledi?... Neyse, ne önemi var. Neden mi? Sırf o zavallı keyfin yerine gelsin diye seni pışpışlayacak değilim, baştan söyleyeyim.”

“Yok, ondan değil. Sadece benim güçlü yönlerimin ne olduğunu düşündüğünüzü merak ediyorum. Bilirsem onların üzerine gitmeye çalışacağım.”

“Hmm... Demek öyle...” Koç Miyashiro kafasını kaşıdı. “Yani, o dökülen haline rağmen fena atışlar çıkarmadın, orası kesin. Gelecek vaat ediyordun yani.”

“Evet, zaten o yüzden antrenmanlarda canım çıkıyor.”

“Mazoşist misin nesin be çocuk... Ama en azından pes etmiş gibi durmuyorsun... Heh, işte diğer sebep de buydu. Gözlerinde bir şey görebiliyorum.”

“Gözlerimde mi? Başarma hırsımı mı kastediyorsunuz?”

Hayır, çünkü bende o göz yok. Hem olsa bile dışarıda zaten her şeyi yapabileceğine inanan, özgüven patlaması yaşayan milyonlarca herif var. İşin aslı, büyük başarılar kazanan adamların hepsi o başarıya açtır ama sen de o açlık da yok. Zaten beyzbolu pek umursuyor gibi de durmuyorsun. Bok gibi görünüyorsun.

Aşk olsun.

Ama, diye mırıldanıp kirli sakalını kaşıdı. Gerçek çaresizliği tattığını görebiliyorum.

Sessizliğe gömüldüm.

İşte bu yüzden her ufak tefek şeyde yelkenleri suya indirmiyorsun. Kafanı oyundan uzaklaştırmıyorsun. Seçmeleri hatırlasana. Hemen yanındaki çocuğun kolu senden çok daha iyi olmasına rağmen istifini hiç bozmadın.

Doğru söylüyordu, başkalarının ne yapabildiği zerre umurumda değildi. Umursasam da zaten bende bir şey değişmeyecekti. Günün sonunda elimden gelenin en iyisini yapmaktan başka çarem yoktu.

Seninkiler gibi bakan bir adam tanımıştım. Koshien turnuvasında omzunu sakatlayana kadar fırlatıcıydı. Ondan sonra beyzbolu bırakmayı kafasına koymuştu, hatta belki yaşamaktan bile vazgeçecekti ama onu zorla takıma aldım. O herif her gün bayılana kadar antrenman yaptı, maç günü geldiğinde ise inanamayacağın kadar iyi vuruşlar çıkardı. Öyle müthiş bir vurucuydu ki sonunda dayanamayıp ona bunu nasıl başardığını sordum. Sence ne dedi?

Antrenör Miyashiro sırıttı.

Iska geçsem ne fark eder ki? Ucunda ölüm yok ya.

İçini çekti.

Nasıl ama? Bana pek mantıklı gelmiyor. Ama nedense sana mantıklı geldiğini seziyorum.

Şimdi ne yapıyor peki?

Yılda yüz milyonlar kazanıyor. Kaç para aldığının hesabını ben bile bilmiyorum.

Anlamıştım. Antrenör Miyashiro beni o adam üzerinden değerlendiriyordu. Başka bir deyişle, aslında benim yeteneğime pek de değer verdiği yoktu.

Yine de kendime olan inancımı yitirecek değildim. Diz çöküp yerdeki topu aldım.

Yani adamın sadece doğuştan yetenekli olduğunu söylüyorsunuz.

Aynen öyle. Sende de o kumaşın olabileceğini düşünmüştüm. Gerçekten yetenekli misin yoksa değil misin, hiçbir fikrim yok. Hayal kırıklığına mı uğradın?

Parmaklarımı eldivenimin içindeki topun dikişlerine yerleştirdim.

Antrenör. Hayatım boyunca asla yenemeyeceğimi düşündüğüm tek bir adam var.

Hadi ya? Senden böyle bir övgü duymak şaşırtıcı. Yoshino’nun bile senden daha iyi olduğunu düşünmüyordun oysa.

Yoshino, liseden mezun olur olmaz doğrudan profesyonel liglere gitme şansı varken Waseda Üniversitesi için kolej beyzbolu oynamayı seçmiş bir fırlatıcıydı.

Bu bahsettiğin çocuk profesyonel mi oldu? Adı ne?

Söyledim. Daiya Oomine.

Hiç duymadım.

Şaşırmadım. Ama ben her zaman onun seviyesine ulaşmaya çalışıyorum.

Derin bir nefes alıp fırlatış için tekrar pozisyonumu aldım. Sol bacağımı yere indirip kramponlarımı toprağa sapladım. Bu basıştan doğan gücün yukarı doğru tırmanıp düz bir hat halinde sağ elimin parmak uçlarına ulaştığını hayal ettim. Şok dalgası vücudumdaki her bir kasa yayıldı, gerisini içgüdü duyuma bıraktım. Bedenim kendiliğinden tepki verdi ve kolumu gücümün yettiği son noktaya kadar savurdum.

Fırlatıcı alanında yankılanan o tok ses kulağa harika geliyordu.

Bak işte bu güzel döndü! Aradığım şey tam olarak bu!

Maria Otonashi o açıklamayı yaptığından beri hayatı son sürat yaşıyordum. Böyle yaparak bende neyin değişeceğinden emin olmadan, sadece körü körüne ileri doğru koşuyordum.

Son zamanlarda bu çabalarımın sonuçlarını görmeye başlıyordum ve nihayet bende neyin eksik olduğunu anladığımı hissediyordum.

Neden kimseyi kurtaramamıştım?

Çünkü bende o kararlılık yoktu.

Olayların hiçbir zaman tam merkezine dalmamış, hep kenarda köşede kalmaya çalışmıştım. Daiyan ve Kiri’nin meselelerine de gerektiğinden fazla müdahil olmamıştım. Kendimi ve başkalarını incitmekten kaçınmak için en doğru mesafede durduğuma inanmıştım. Çok fazla yakınlaşmanın her şeyi mahvedeceğine kendimi inandırmıştım.

Dürüst olmak gerekirse belki de gerçekten mahvolurdu.

Ama ne önemi vardı ki? Mahvolsa da benim için hava hoştu.

Kokone Kirino’yu Daiya Oomine’den çekip almış olsaydım bile benim için hiçbir sorun olmazdı.

Bunu göze alacak kararlılığım yoksa kader karşıma ne çıkarırsa çıkarsın hiçbir şeyi değiştirmeyi umamazdım. En büyük günahım bunu fark etmemin bu kadar uzun sürmesiydi.

Gözümde büyüttüğüm Daiya Oomine her zaman kararlıydı. Kendi mutluluğunu hiçe saymasının doğru bir şey olduğunu söyleyemezdim. Ama en zor şeylerle yüzleşmeye her zaman hazırdı ve onun bu yaşantısından öğreneceğim çok şey vardı.

İlk tanıştığımız andan beri Daiya’yı aşmayı asla başaramamıştım.

Iska geçsem ne fark eder ki? Ucunda ölüm yok ya.

O vurucunun ne demek istediğini şimdi çok iyi anlıyordum. Her şeyi bir rüya uğruna tehlikeye atıp kaybetmek bizi öldürmeye yetmezdi, hatta umudumuzu bile yitirtmezdi. Çünkü biz bundan çok daha büyük bir çaresizliği zaten tatmıştık. İşte bu yüzden zerre korku duymadan her şeye göğüs gerebilecek kadar cesur olabiliyorduk. Diğer insanlar kucak dolusu parayı ortaya koymaya korkabilirdi ama bizim için bu çocuk oyuncağıydı.

Daiyan, sonunda seninle yan yana durabilmenin bir yolunu buldum.

Yine de kendimi senin yaptığın gibi feda etmeyeceğim. Kendi kararlılığımı kendim keşfedeceğim.

Bu sorunun cevabını bulduğumda, geçmişteki o çaresizliğim için kendimi affedeceğim.

Maria Otonashi’nin o söylediğini yapmasına daha bir yıldan biraz fazla zaman var.

O günden önce kendi yolumu bulacağıma söz veriyorum.

Ve bunu başardığımda, dileğim de gerçekleşmiş olacak.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.