Görünen o ki, okulda bugün de kimseyle tek kelime etmeden günü bitireceğim.
Öğle arası. Gerinip pencereden dışarıya baktım. Hava güzeldi; sınıfa yumuşak bir güneş ışığı doluyordu. Oysa yarın için bir tayfun uyarısı yapıldığını duymuştum.
Sağ elimin arkasından beklenmedik bir acı geçti. Yara kapanmıştı ama ne zaman aklıma gelse hala sızlıyordu.
Bandajları çıkardığımda, o iz hala elimin üzerinde dümdüz uzanıyordu.
Onu her gördüğümde aynı şeyi düşünüyordum:
Yaptıklarım asla yok olmayacak.
Sınıftaki boş sıralara göz gezdirirken hafifçe iç çektim.
Kokone hala hastanedeydi. Hayati tehlikesi yoktu ama bu, yarasının önemsiz olduğu anlamına gelmiyordu. Daha da kötüsü, sırtındaki sembolün yanına bir de karnındaki yara izi eklenmişti.
Mogi de eskisi gibi hastanede kalmaya devam ediyordu. Görünüşte bir fark yoktu ama bana karşı biraz daha mesafeli olduğunu hissedebiliyordum.
Yuri’ye gelince, bu işe bulaşmak ona taşıyabileceğinden daha ağır bir yük bindirmişti. Bugün dahil son zamanlarda okulu çok asıyordu. Benimle konuşmaktan keyif alıyor gibi görünse de, o çökmüş halini görmek canımı yakıyordu.
Iroha ise benimle görüşmeyi reddediyordu. Yuri’nin dediğine göre iyi olduğunu ve endişelenmeme gerek olmadığını iddia ediyordu; ama muhtemelen bunu sadece beni rahatlatmak için söylüyordu.
Olaylar bittiğinden beri Haruaki ile tek bir kelime bile konuşmamıştım.
Sınıftan çıktım.
Bir anda öğleden sonraki derslere girme isteğimi kaybettim. Ne yönden bakarsam bakayım, bu boş sınıfta vakit geçirmek azap vericiydi.
Ayakkabılığa doğru yöneldim. Koridorda birkaç kızın yanından geçerken konuşmalarında köpek-insanlar ifadesinin geçtiğini duydum.
Köpek-insanlar.
Nihayetinde köpek-insanlar dünya çapında bir fenomene dönüşememişti. Eski köpek-insanların hepsi hafızalarına aynı anda kavuşunca, toplum bu durumun büyük ölçüde çözüldüğünü kabul etmişti. İşin gizemi kaçınca olay haber bültenlerinden düştü. Bir zamanlar her gün köpek-insanları konu eden tartışma programları, popüler bir idol grubu ile bir iş adamı arasındaki ilişki haberini bulunca yeni malzemelerine kavuşmakta gecikmemişti.
İşte bu kadar güçlü bir olaydı. Çoğu insanın köpek-insanları tamamen unuttuğunu sanmıyorum. Ancak konu artık belirgin bir şekilde geçmişte kalmış gibi hissettiriyordu.
Köpek-insanlar, sohbet malzemesi olarak miadını doldurmuştu.
Şimdi işler böyle yürüyordu. En azından bu durum kimseyi kendi ahlaki değerlerini derinlemesine sorgulamaya itmemişti. İnternette artık neredeyse hiç kimse onlardan bahsetmiyordu. Sanal alem her gün her türden haberle dolup taşıyordu. Şu sıralar en büyük gündem maddesi, bir hayrana ağır laflar eden bir manga yazarıydı. Bu durum insanların birbirine girmesine neden olmuş ve olay tam bir kaosa dönüşmüştü. Hatta yazara ölüm tehdidi gönderdiği için tutuklanan biri bile vardı. Tüm bunların Daiya’nın sebep olduğu şeylerle aynı seviyede görülmesi beni biraz ürpertiyordu.
Yine de Daiya’nın yaptıklarının anlamsız olduğunu düşünmüyorum. Dışarıda bir yerlerde, onun ortaya attığı meseleler üzerine hala kafa yoran insanlar mutlaka vardır. Fakat toplumun ilgisini canlı tutmak isteseydi bunu sürdürmesi gerekirdi. Gerçek şu ki, haberlerin bir son kullanma tarihi var.
Ayakkabılığa vardım. İç mekan pabuçlarımı çıkarıp deri ayakkabılarımı giyerken kimse beni azarlamadı ya da durdurmadı.
Okul bahçesinde basketbol oynayanları ve top yakalamaca yapanları gördüm.
Bu kadar çok Öznenin bulunduğu bir okulda bile, günlük hayat neredeyse hiç değişmeden akıp gidiyordu. Öznelerin hepsi Kutu’ya dair anılarını kaybetmişti. Aralarında bu durumdan derinden etkilenen bireyler olduğuna eminim. Fakat bunun bile okulun sıradan rutini üzerinde herhangi bir etkisi olmamış gibi görünüyordu.
“……”
Neden böyleydi?
Bunu görmek canımı sıkıyordu. Daiya’nın planlarını durdurmuş olmama rağmen, tam da istediğim şey bu olmasına rağmen, hiçbir şeyin değişmemiş olması beni pek de mutlu etmiyordu.
Yani, durum buysa, hiçbirimiz ne yapmaya muktediriz ki?
Eğer Daiya, amaçlarının onu yok etmesine izin verecek bir kararlılıkla tek başına öne atılıp da hala hiçbir şeyi değiştiremiyorsa, bu geri kalanımız hakkında ne söyler? İçimizden biri ağır yaralansa da, okulu bıraksa da ya da öylece yok olup gitse de hayatın aynı şekilde devam etmesi, gündelik yaşantımızın anlamsızlığını kanıtlamaz mıydı?
...Hayır, bu bakış açısı Daiya’nınkine çok benziyor.
Aksine, tam da bu yüzden normalliğe güveniyorum. Eğer normal hayat bu kadar uç değişimleri düzeltebiliyorsa, Maria’yı da bu hayatın içine çekerek kurtarabileceğime inanıyorum.
Bu kadar duygusallaşmamın sebebi, o aksini söylese de hala Daiya’nın arkadaşı olmamdı. Sadece çabalarının karşılığında bir şeyler elde etmiş olmasını diliyordum.
“Daiya…”
Daiya yine ortadan kaybolmuştu.
Her şey bittikten sonra onunla sadece bir kez, okuldan resmen kaydını sildirmeye geldiğinde görüşmüştüm. Saçları siyahtı ve küpelerini çıkarmıştı. Onunla konuşmak için kendimde cesaret topladım ama o, gerçek bir sohbet kurmadan sadece hafifçe gülümsemekle yetindi.
Bundan sonra ne yapmayı planladığına dair en ufak bir fikrim yok.
Okuldan ayrılıp trene bindim ve ziyaret etmeye çok alıştığım beş katlı apartman dairesine geldim. Bu asansörde birinci ve dördüncü katlar dışında hiçbir düğmeye basmamıştım ve muhtemelen basmak için bir nedenim de olmayacaktı. Her zamanki gibi dördüncü katın düğmesine tık diye bastım ve 403 numaralı dairenin kapısına yöneldim.
Yedek anahtarımı takıp kapıyı açtım.
Karşımda bomboş bir oda duruyordu.
Kimse yoktu.
Ayakkabılarımı fırlatıp bu boş apartman dairesinde bir kez daha kendimi eve gelmiş gibi hissetmeye çalıştım. Ancak hiçbir yerde Maria’nın varlığına dair en ufak bir iz yoktu.
Hiçbir yerde.
Mobilya veya dekorasyon eksikliğiyle başa çıkabilirdim. Zaten en başından beri burada pek bir şey yoktu.
Fakat katlanamadığım küçük bir detay vardı: Oda artık nane kokmuyordu.
Bu koku benim için Maria’nın kokusuydu ve artık uçup gitmişti.
Bu durum, istesem de istemesem de Maria’nın bu daireye geri dönmeyeceği gerçeğini tokat gibi yüzüme vuruyordu.
“Maria…”
Gitmişti.
O gün Kokone’yi tedavi etmeyi bitirdikten sonra Maria sırra kadem basmıştı. Gözlerimi ondan ayırdığımı hatırlamıyorum, bu da Maria’nın muhtemelen benden kaçmak için bir fırsat kolladığı anlamına geliyordu. Hemen aramaya başladım ama ne izine ne de tozuna rastlayabildim.
Görünüşe bakılırsa kaydı hala okulda olsa da geri döneceğini sanmıyorum. Bu yüzden daireyi boşaltmıştı zaten.
Muhtemelen beni bir daha görmeyi planlamıyordu.
Elbette Maria’yı geri almayı kafama koymuştum. Şüphesiz. Bunu başarabilmeliydim.
Ama... yapamıyordum.
Maria’nın yokluğuyla karşılaşmak, arayışımı daha başlamadan bitiriyordu.
“Ah, ahhh!”
Nefes almakta zorlanıyordum. Vücudumdaki tüm oksijen çekilmiş gibiydi. Onu görmek istiyordum; deliler gibi onu görmek istiyordum; göğsüm yanıyordu. Gözyaşları gözlerime doldu. Acı, onları akıtmaya yetecek kadar şiddetliydi; gerçi bu yaşlar hüzünden mi yoksa çaresizlikten mi doğuyordu, kestiremiyordum.
Ve sonra bir şey düşündüm.
“Buna izin vermeyeceğim.”
Beni terk etmesine izin vermeyeceğim.
Ne yapmam gerekirse gereksin Maria’nın izini bulacağım. Ne pahasına olursa olsun. Dünyadaki herkesi öldürmem gerekse bile yapacağım.
Çantamdan nane kokulu yağ şişesini çıkardım. Okuldan eve dönerken almıştım. Odanın içinde dolaşarak yere oraya buraya damlatmaya başladım. Tanıdık koku yayıldı ama bu hiç de rahatlatıcı değildi. Hala yetmiyordu. Birkaç damla bırakmak, kokunun beni sarmalaması için yeterli olmayacaktı.
Sadece... nefes... almama... izin ver.
“Haah… ah, haah!”
Maria.
Bir Kutu edinmeden önceki orijinal Maria. Bana hiç göstermediği, dokunulmamış ve yepyeni hali.
Sıfırıncı Maria.
Neredesin?
Eğer Otonashi Aya’nın içindeysen, derisini yüzmem gerekse bile seni oradan çekip çıkaracağım.
Tık.
Aniden kapının açılma sesi geldi.
Panikledim. İzinsiz girdiğimi söylememe gerek bile yoktu. Bir de üstüne buranın sahibiymişim gibi her yere nane yağı döküyordum. Eğer gelen bu apartman dairesini yöneten şirketten biriyse başım büyük dertteydi.
Fakat kapının ardında beliren kişiyi görünce endişelerimin yersiz olduğunu anladım.
Hayır, yeterince endişelenmemiştim bile.
Durum az önce çok daha kötü bir hal almıştı.
Aslında, bundan daha kötüsü olamazdı.
“O.”
Karşımda, bir şekilde Maria’yı andıran o kadının formunda duruyordu.
Daha önce birkaç kez karşılaşmıştık. Hatta önemli bir olayla bağlantısı olmayan sıradan karşılaşmalarımız bile olmuştu. Ancak bu seferki durumun anlamı öncekilerden farklıydı.
O, buraya tartışmasız bir şekilde düşmanım olarak gelmişti.
Beni devirmek için buradaydı.
Kendine has, ürpertici gülümsemesiyle, “Hazırlıklarını yaptın mı?” diye sordu.
Ne için?
Açıklama beklercesine baktım, O da beni kırmadı.
“Bu dünyaya veda etmek için.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.