Tam on beş dakika sonra, Otonashi Maria gösterişsiz, sade bir motosikletle çıkageldi.
"Al."
Bana doğru bir kask fırlattı. Kaskı havada yakaladım ama bir sonraki adımda ne yapacağımı bilemiyordum. O ise sessizce beni süzüyordu; ben de en iyisinin kaskı hemen kafama geçirmek olduğuna karar verdim.
"Öylece dikilmek için mi kask taktın? Bin hadi."
Emredildiği üzere arkasına bindim ve çekinerek kollarımı beline doladım. Otonashi Maria hiçbir şey demedi. Bel bölgesi çok inceydi. Bu vücut, o hayranlık duyduğum kıza aitti.
On dakikadan kısa bir sürede motosikleti beş katlı bir apartmanın önünde durdurdu.
Onu bırakmak biraz canımı yaksa da motosikletten indim ve etrafı inceleyebilmek için kaskımı çıkardım. Binanın dış cephesi tuğla kaplamaydı, muhtemelen pahalı bir yerdi. Ayrıca kapılar otomatik kilitliydi. Kirası hiç de ucuz olmasa gerekti.
Erkek arkadaşını ailesinin evine, hele ki gecenin bu saatinde getireceğine inanmak güçtü. Kendi başına yaşıyor olmalıydı. Ve onu odasına çıkarıyordu. Bu demek oluyordu ki... Ne yapacağımızı biliyordum. Başka bir ihtimal yoktu.
Kalbim gök gürültüsü gibi güm güm atıyordu. Otonashi Maria benim heyecanıma hiç aldırmadan beni asansöre bindirdi ve koridor boyunca ilerleyip 403 numaralı dairenin kapısını açtı.
İçeri girer girmez fark ettiğim ilk şey nane kokusu oldu. Yaklaşık on tatami büyüklüğünde, yirmi-yirmi beş metrekarelik bir stüdyo daireydi burası; ancak neredeyse bomboş olduğu için çok daha geniş görünüyordu.
"Neden buraları ilk kez görüyormuşsun gibi bakıyorsun? Son geldiğinden beri hiçbir şey değişmedi."
"...Ah, doğru ya." Kendimi toparlayıp yer minderlerinden birine oturdum. Otonashi Maria beni göz ucuyla süzdü, sonra gidip dolaplardan birinde bir şeyler aramaya başladı.
"Pekala Kazuki, ellerini uzat."
Ellerimi mi uzatayım? Öpecek miydi yoksa?
"Ne bekliyorsun? Şöyle işte."
Otonashi Maria her iki kolunu da öne uzatarak ne istediğini gösterdi. Ben de dediği gibi yaptım.
Tık.
O da neydi? diye düşünürken sağ bileğimde bir baskı hissettim. Aşağı baktım.
Kelepçeler.
"Bu bir şaka mı Otonashi?"
"Şaka mı? Asıl ben sana sormalıyım. Burada hep yaptığımız şey bu, hatırlamadın mı?"
"Hep yaptığımız şey" mi? Onu kelepçeliyor muydu yani?
"Ne o? Bugün biraz direnme havasında mısın? Ben seninle ne yapacağım böyle...?"
"A-ah, acıdı!"
Otonashi Maria alaycı bir gülümsemeyle, alışık hareketlerle kolumu arkama kıvırdı ve diğer kelepçeyi de sol bileğime geçirdi. Ayaklarıma da bir çift kelepçe takıp beni yerde bıraktı. Biraz hareket etmeye çalıştım. Zorlasam ayağa kalkabilirdim ama hepsi o kadardı.
"Bugün bunu da kullanacağız."
Otonashi Maria siyah bir bez çıkarıp gözlerimi bağladı. Artık hiçbir şey göremiyordum.
Harika bir haldeydim. Elim kolum bağlı, gözlerim kapalı, yerde bir larva gibi debelenip duruyordum. Sanki düşmana esir düşmüştüm.
...Ha? Bir dakika, tam olarak olan da buydu, değil mi?
"Bu kadar yeter. Başlayalım mı?"
Otonashi Maria, Hoshino Kazuki'de bir terslik olduğunu fark etmiş olmalıydı. Erkek arkadaşıyla normalde her ne yapıyorsa, şu noktada bunu yapması için hiçbir sebep yoktu.
Eğer durum buysa, o zaman Otonashi Maria şu an tam olarak kiminle muhatap oluyordu?
"Demek öyle..."
Devam etti.
"...Hoshino Kazuki olmadığını biliyorum, öyleyse sen kimsin?"
Anlamıştım. Her şey bu kişiliği buraya bağlayıp kıstırmak için kurgulanmış büyük bir oyundu.
"Heh heh..."
İnanılmaz. Otonashi Maria'dan da bu beklenirdi zaten. İşte bu yüzden ona bu kadar hayranım. Zihnimdeki imajının yıkılmayacağını bilmek beni heyecanlandırıyor.
"Neden gülüyorsun? Mevcut durumunun pek farkında değilsin galiba."
Bakalım ne kadar dayanabileceğim.
"Hadi ama... Otonashi, bu saçmalık. Neler söylüyorsun sen?"
"Bu boş numaraları bırak."
Görünüşe göre gerçekten boşunaydı. İşte bu yüzden gülmemi durduramıyordum.
"Tuhaf birisin. Seni tamamen kandırıp buraya bağladım ama sen halinden gayet memnun görünüyorsun."
"Bir şey sorabilir miyim? Neden Hoshino Kazuki olmadığımı düşündün?" diye sordum, bu tiyatroya bir son vererek.
"Kutu'dan haberim var ve kaydını dinledim."
Bu açık sözlü yanıtı pek çok şeyi netleştirdi. Sadece beni nasıl ele verdiğini değil, onun neden bu kadar özel olduğunu da şimdi anlıyordum.
"Kutu'yu bilsen ve o mesajı dinlesen bile, 'benimle' 'Hoshino Kazuki'yi birbirinden ayırmanın bir yolu olmamalıydı. Bizi ayırt etmeyi ne zaman öğrendin?"
"Telefonu 'alo' diye açtığın an anladım."
"...Şaka yapıyor olmalısın."
Telefonda aynı sese sahip iki kişiyi ayırt etmesinin imkanı yoktu.
"Kazuki her zaman 'efendim' diye açar. Asla 'alo' demez. Tabii normal şartlarda böyle küçük bir şeyi görmezden gelebilirdim. Ama onun şu an bir Kutu'nun etkisi altında olduğunu bildiğim için, ona doğal olarak şüpheyle yaklaşıyorum. Gerisi sadece teyit etmekten ibaretti. Plan yaparken dikkatsiz davranırsan, her zaman takip edilecek bir iz bırakırsın. Sana bir tüyo daha vereyim: Kazuki bu apartman dairesine hiç gelmedi."
"Bunu öğrendiğim iyi oldu doğrusu."
Hoshino Kazuki gibi sönük birinin, Otonashi Maria gibi soylu bir kadının evini düzenli olarak ziyaret ettiğini düşünmek bile midemi bulandırıyordu.
"Demek gözümü boyadın ve şimdi de 'benim' gerçekten var olup olmadığımı kontrol ediyorsun."
"Bu noktada bir şeyi teyit etmeye gerek yok. Asıl bilmek istediğim, Kazuki ile aynı anılara sahip olup olmadığın. Ama cevabımı aldım sanırım. Onun bildiklerini sen bilmiyorsun."
"......"
Demek sorgulamanın bir sonraki seviyesine çoktan geçmişti.
Bu kesinlikle önemli bir soruydu. Eğer Ishihara Yuhei, Hoshino Kazuki ile aynı anıları paylaşıyorsa, o kadar zeki biri bile, o ve Hoshino Kazuki ne kadar dikkatli plan yaparsa yapsın bilgi sızıntısını asla engelleyemezdi. Güçlerini asla tam anlamıyla birleştiremezlerdi.
"Tekrar soruyorum: Sen kimsin?"
"Bana bakınca anlamıyor musun? Ben Hoshino Kazuki'yim!"
"Saçmalamayı bırak da soruma cevap ver."
Yerdeki pozisyonumda omuz silktim.
"Saçmalamıyorum. Ben Hoshino Kazuki'yim. Kutu'nun gücü sayesinde o olmaya mahkumum."
"...Ne demek istiyorsun?"
"Tam olarak dediğimi kastediyorum. Dileğim Hoshino Kazuki olmak. Kutular dilekleri gerçekleştirir, değil mi? İşte bu yüzden ben oyum. Bunu ifade etmenin başka yolu yok."
Konuşmamı bitirdikten sonra Otonashi Maria sessizliğe gömüldü.
"...Hoshino Kazuki mi olmak istedin? Bu delilik... Neden onca insan arasından Kazuki? Fiziksel olarak öyle pek etkileyici bir yanı da yok."
"Çünkü sen hep onun yanındasın," diye hemen cevap verdim.
"...Benim yüzümden mi?"
"Evet. Sana gerçekten hayranlık duyuyordum. Sevgili Otonashi Maria'mın yanında olmak... Sadece bunun için bile onun bedenini ele geçirmeye değerdi."
Bıkkınlıkla içini çektiğini duydum.
"...Birinin Kazuki'nin bedenini çalmasına ilham vereceğim hiç aklıma gelmezdi." Bu anlık hayıflanmanın ardından Otonashi Maria çabucak toplandı ve baskısını artırdı. "Madem kendini Hoshino Kazuki gibi yutturmaya çalıştığını biliyorum, sana artık onun adıyla hitap edemem."
"İyi. Öyleyse bana Ishihara Yuhei de."
"Ishihara Yuhei mi? Hmm, daha önce hiç duymadım. Sakın bana bunun gerçek ismin olduğunu söyleme?"
"Belki öyledir."
"Hıh, neyse. Kazuki ile nasıl yer değiştirdiğini bana anlatman gerekecek."
"Bunu bilmenin ne faydası olacak ki?"
"Sorularını cevaplamak zorunda değilim."
"O zaman ben de seninkileri cevaplamak zorunda değilim."
"Elleri kolları bağlı biri için fazla cesursun."
"Beni kandırmaya çalışma. Hiçbir şey yapamayacağını biliyorum. Bana şiddet uygulamak, Hoshino Kazuki'nin bedenine şiddet uygulamak demektir."
"Beden üzerinde etkisi olmayan pek çok sorgulama yöntemi var ama, neyse... Zaten şiddet benim için hiçbir zaman bir seçenek olmadı..." dedi kısık bir sesle.
"Bir şey mi dedin?"
"Bir şey yok... Daha da önemlisi, bilmek istediklerimi bana söylemeyeceksin sanırım?"
"Hayır. Doğrusu söylesem de benim için pek fark etmez ama yine de söylemeyeceğim."
"Fark etmez mi?"
"Bak şimdi, Kutu'ya bir şey olmadığı sürece, sen ne yaparsan yap, takvimler 6 Mayıs'ı gösterdiği an Hoshino Kazuki bu bedenden silinip gidecek. Yani daha fazlasını bilmen neyi değiştirecek sanıyorsun? Kutu'ya nasıl ulaşacağını sana asla söylemem, peki o zaman ne yapacaksın? Beni öldürecek misin? Bu aynı zamanda Hoshino Kazuki'nin de ölümü demek!"
Kasten kötücül tınlayan bir kahkaha attım.
Eee, ne dersin Otonashi Maria? Tam bir çıkmaz sokak. Muhtemelen bu kadar derin bir çaresizlik beklemiyordun, değil mi?
"Heh heh..."
Ne? Bir sebeple kıkırdıyordu.
"...Komik olan ne? Böyle umutsuz bir ikilem karşısında tek seçeneğin gülmek mi?"
"Buna umutsuzluk mu diyorsun? Tüm bunlar, geçmişte göğüslemek zorunda kaldığım o reddedişin yanında bir sivrisinek ısırığı kadar bile tehditkar değil. Heh heh... Karşımdaki tek tehdit, şimdilik Kazuki'nin bedeninin kontrolünü nasıl ele geçirdiğini söylemeye niyetinin olmaması. Gerçekten bunun umutsuz bir durum olduğunu mu sanıyorsun?"
"Bu işi çözmenin tek yolunun Kazuki Hoshino'yu öldürmek olduğunun neresini anlamadın?"
"İşte tam da bu yüzden güldüm zaten. Yani, bu bir yalan, değil mi?"
Sessiz kaldım.
"Beni tuzağa düşürmeye çalışmanı takdir ediyorum ama korkarım bu kadar bariz bir aldatmacaya kanmayacağım."
"...Yalan söylediğimi de nereden çıkardın?"
"Kendin söyledin ya. Hoshino Kazuki olduğunu söyledin. Onun bir Kutu'su yok. Bu da demek oluyor ki sahibi sen olamazsın."
"Kelime oyunları mı oynuyoruz şimdi? Bunların hiçbiri gerçeği değiştirmez, biliyorsun."
"Hala anlamadın, değil mi? Pekala, bakalım buna cevap verebilecek misin?"
Otonashi Maria kararlı bir sesle konuştu.
"Zihninin başka birinin bedeninde yaşamasının gerçekten mümkün olduğuna inanıyor musun?"
"Şe..." Şey...
"Cevap veremiyorsun, değil mi?"
Öğğ... Berbat ettim. Tam olarak nasıl olduğunu kestiremiyorum ama cevap veremeyişimin büyük bir hata olduğunu hissedebiliyorum.
“Kutuların her dileği gerçekleştirme gücü vardır. Ancak az çok aklı başında olan herkes, zihninin bir köşesinde böyle bir dileğin gerçekten kabul edilip edilmeyeceğine dair şüphe besler. Az önce tereddüt etmeden cevap verememiş olman, senin de buna tam olarak inanmadığını kanıtlıyor. Kutu, dileği gerçekleştirirken bu şüpheyi de içine kattı. İşte bu yüzden sahibi, Hoshino Kazuki'nin kontrolünü tamamen ele geçiremiyor.”
“……”
“Yani sahibi Kazuki'nin bedenini çalmadı; o hala bir yerlerde normal hayatına devam ediyor... Senin aksine.” Maria, büründüğüm kasvetli sessizliği görmezden gelerek bir soru daha patlattı. “Eğer sahibi sen değilsen, o zaman kimsin?”
Verecek bir cevabım yoktu.
“Eğer bilmiyorsan ben söyleyeyim. Sen, bu dileğin çarpık doğasından peydahlanmış sahte bir varlıksın. Sahibinin bir kopyası, çakmasından başka bir şey değilsin. Doğru, sen sadece bir uydurmasın.” Yüzünde alaycı bir gülümsemeyle devam etti: “Haliyle, aradığım sahibi de sen olamazsın.”
Hadi ya, haklıydı. Sanırım bu yüzden... Kutu hiçbir zaman bende olmamıştı.
“Ha-ha-ha!”
Ama ne fark ederdi ki?
Kutuyu kullanarak dilek dilememin tek sebebi, o sefil hayatımdan kurtulmaktı. Sahibi değil miymişim? Uydurma mıymışım? Daha iyi ya! Eğer en başından beri gerçek bir insan değilsem, Hoshino Kazuki olabileceğimden en ufak bir şüphe duymam artık.
“...Bu gülüş de neyin nesi, Ishihara Yuhei?”
“Heh, çok mu önemli? Daha mühimi, şimdi benim sana bir sorum var. Bir uydurma olduğumu kabul ediyorum. Peki ya sen kimsin? Tüm bunları nasıl bu kadar iyi anlayabiliyorsun?”
“Kim miyim...?” Otonashi Maria, nedense kelimeleri seçmekte zorlanıyor gibiydi. “...Sen bir yalansın. Ben ise...”
“Üzerinde bu kadar düşünecek ne var? Sadece Kutular hakkında neden bu kadar çok şey bildiğini soruyorum.”
“...Anlıyorum. Merak ettiğin bu demek?” Bunu fark edince sesindeki o alışıldık güç geri geldi. “Aslında ben de bir Kutuyum. Onlardan biri olduğum için doğalarını bilmem gayet doğal.”
“...Bir Kutu mu? Bu bir tür benzetme mi?”
“Öyle görmek istiyorsan öyle olsun.”
Demek o bir Kutuydu. Eğer bu doğruysa, bundan daha mükemmeli olamazdı. “Hey, sana söylemem gereken bir şey vardı, değil mi?”
“...Ne demek istiyorsun?”
“Ha? Dün gece sana bugün bir şey söyleyeceğime dair söz verdiğimden eminim. Eh, yeni güne girdiğimize göre artık söyleyebilirim.”
Gözbağım yüzünden sadece bir kısmını görebilecek olsa da yüzüme olabildiğince geniş bir gülümseme yaydım.
“Seni seviyorum, Otonashi Maria.”
Kendini bir Kutu olarak tanımlamıştı.
Bu tam isabetti. Hem kazanılması gereken bir ödül hem de alt edilmesi gereken bir rakip olarak, bu onu daha da ideal kılıyordu.
2 Mayıs Cumartesi, 07:06
Bileklerimde kelepçelerle, hiç tanımadığım bir odada uyuyordum.
“......Bu da ne...?”
Yeni uyandığım için kafam hala dumanlıydı ve ağır çalışıyordu. Oda bembeyazdı ve güzel kokuyordu. Birinin duş aldığını duyabiliyordum. Sırtım ağrıyordu. Üzerimde bir battaniye vardı ama ellerim kelepçeliydi.
Bir saniye.
Neler oluyordu böyle?
Mahmurluğum bir anda uçup gitti. Panikle ayağa fırlamaya çalışınca yüzüstü yere yapıştım. İki elimle incinen burnuma bastırırken tekrar doğrulup oturdum ve etrafa bir kez daha göz attım. Odada bir buçuk kişilik bir yatak, üzerinde dizüstü bilgisayar, hoparlörler ve bir yığın zor görünümlü kitabın olduğu bir masa vardı; onun dışında oda neredeyse bomboştu. Gardırop kapağının kenarına asılmış denizci üniforması bluzunu fark edince, bir kızın odasında olduğumu anladım.
Bu “Ishihara Yuhei”nin işi miydi? Evet, başka kim olabilirdi ki.
Duş sesi kesildi. Kısa bir süre sonra saç kurutma makinesinin sesini duydum. İçerideki kişi bu dairenin kiracısı olmalıydı. Yani bir kız...
Yani o duvarın öteki tarafında çıplak bir kız mı vardı...? Neler oluyordu...? Ben— yani “Ishihara Yuhei” ona ne yapmıştı?!
Kurutma makinesinin sesi kesildi ve banyonun kapısı açıldı.
“O-oha!!” Üzerinde sadece bir erkek gömleği olan figürü görünce hemen bakışlarımı kaçırdım.
“Oh, uyanmışsın.”
Çok tanıdık bir sesi duyunca zihnim bir anlığına boşaldı. “Ha?” Kendime engel olamadan başımı kaldırdım ve çok iyi bildiğim bir yüzle karşılaştım. “Şey, Otonashi...?”
“Başka kime benziyorum?”
Sözleri üzerine onu tepeden tırnağa süzdüm. Evet, bu kesinlikle Otonashi Maria’ydı. Sadece bir gömlek ve iç çamaşırıyla karşımda dururken ona bu kadar dikkatli baktığımı fark edince, telaşla gözlerimi kaçırdım.
“H-hey, içeride olduğumu bildiğin halde daha dikkatli olmalısın!”
“Neye bu kadar sinirleniyorsun? Alt tarafı bir bakıştan zarar gelmez, değil mi?”
...Bu pek de bir kızın söyleyeceği türden bir şey değildi. Hatta daha çok Haruaki’nin, Kokone’ye sataşırken kuracağı cümlelere benziyordu. Tam bunu söyleyecektim ki, Otonashi’nin ağzından çıkan bir sonraki söz önceki lafını gölgede bıraktı.
“Dün iç çamaşırımdan çok daha fazlasını gördün sonuçta. Şimdi buna bu kadar tepki göstermek için biraz geç kalmadın mı sence?”
“......Ne?”
“Dışarıdan sakin ve masum görünebilirsin ama içeri girer girmez hemen işe koyuldun. Senden hiç şüphelenmezdim.”
“N-neden bahsediyorsun sen?”
Yine de şu anki durum Otonashi’nin ima ettiği her şeyle örtüşüyordu. Burası onun odasıydı, duştan yeni çıkmıştı ve şimdi hiçbir şeyi saklamaya gerek duymuyormuş gibi giyinmişti...
“Ş-şaka yapıyorsun, değil mi?” diye sordum çekinerek.
“Evet, yapıyorum,” diye yanıtladı Otonashi, gayet rahat bir tavırla.
“Ha?”
“...Hıh, anlaşıldı. Sen gerçekten de Hoshino Kazuki’sin. Ağzı bir aptal gibi bir karış açık kalma konusunda senin üstüne kimse su dökemez.”
Umduğum gibi hiçbir şey gerçek değildi ama içimde tam olarak adını koyamadığım dayanılmaz bir duygu yükseldi.
“...Hey, şey, Otonashi? Buraya nasıl geldiğimi bilmediğime göre, Ishihara Yuhei ile konuştun herhalde...?” Ben konuşurken, yerde öylece kalakaldığım yere doğru yaklaştı; neredeyse tepeme çıkacaktı. O kadar yakındı ki, şampuan ya da saç kremi gibi hoş bir koku burnuma doluyordu. “N-ne yapıyorsun?”
Birkaç tık sesi duydum ve Otonashi’nin ayaklarımdaki bağları çözdüğünü fark ettim.
...Buna sevinmediğimden değil ama keşke önce bir haber verseydi. Kelepçeler çıkınca Otonashi geriye çekilip oturdu.
“Tamam...”
Ben de ona uydum ve dikleştim.
Birkaç saniye geçtikten sonra, “Ben kimim, Kazuki?” diye sordu.
Durup dururken bunu neden sormuştu ki?
O, Otonashi Maria’ydı. Bunu göz açıp kapayıncaya kadar söyleyebilirdim. Ama içinde bulunduğumuz şartlarda neden böyle bir soru sorduğuna anlam veremiyordum.
“Reddeden Sınıf'ta geçirdiğimiz zamanı hatırla.”
“Ha?... Ah!”
Verdiği ipucu, tıpkı şu an yaptığı gibi hepimizden adını yazmamızı istediği o anı hatırlattı.
O zamanlar Otonashi, içimizden birinin Maria yazıp yazmayacağını kontrol ediyordu; çünkü bu ismi sadece hafızasını korumayı başarmış biri bilebilirdi. Peki neden şimdi benzer bir şey yapıyordu?
Bizi birbirimizden ayırmak için olmalıydı. Gerçekten “ben” miyim yoksa “Ishihara Yuhei” miyim anlamaya çalışıyordu. Eğer sadece gerçek benim bilebileceği bir ismi kullanırsam, o sahtekar yerine benimle muhatap olduğundan emin olabilirdi.
“...Otonashi Aya.” Sesime hafif bir sertlik katarak, bir zamanlar Reddeden Sınıf'ta kullandığı ve o sahte “ben”in bilmesine imkan olmayan o ismi söyledim.
Yine de, hala Ishihara Yuhei ile benim aramdaki farkı anlayamadığı için mi bana bunu soruyordu? Bizi ayırt etmek için gerçekten bu kadar ileri gitmesi mi gerekiyordu?
Bu nedense... Kalbimi kırdı.
“Demek bana Aya diyorsun?” diye sordu Otonashi usulca. Ses tonundan pek de memnun kalmadığı anlaşılıyordu.
“...Yanlış cevap mıydı?”
“Hayır, doğruydu. Sadece bu kadar çabuk net bir cevap vermeni beklemiyordum, o kadar.”
“......Neyse, bu artık gerçekten ben olduğumdan emin olduğun anlamına mı geliyor?”
“Şimdilik. Tahmin etmişsindir ama olan biten her şeyi takip ediyordum. Bıraktığı ses kaydını zaten dinledim.”
“Anladım.”
“Onunla konuştum bile.”
“...Nasıldı peki? Ondan bir şeyler öğrenebildin mi?”
“Pek sayılmaz.” Yanıtında bir soğukluk seziyordum.
“Saldırganlaşmış olmalı, değil mi? O yüzden mi onu bağlaman gerekti?”
“Bu hazırlıkları yapmamın bir sebebi de o ihtimaldi, evet. Ama kelepçeleri senin için aldığımı söylesem daha doğru olur.”
“...Ne?”
“Uyandığında kendini bağlanmış bulunca aklından neler geçti? Aslında ne yaptın?”
“Panikledim... Ve hiç yok yere yüzüstü yere çakıldım.”
“Sende tam da bu tepkiyi uyandırmak istiyordum.”
“...Benimle maytap mı geçmek istedin yani?”
“Hayır. Eğer paniklediğini görebilirsem, Ishihara Yuhei'den Hoshino Kazuki'ye dönüştüğün anı ayırt etmeyi öğrenebileceğimi düşündüm. Ne yazık ki duştayken o anı kaçırdım. Büyüleyici bir sahne olurdu, göremediğim için gerçekten üzgünüm.”
Eğer bu benimle maytap geçmek değilse, nedir bilmiyorum.
“Neyse, şimdilik bu kadar yeter. Harekete geçme vakti, Kazuki.”
“...Ha?”
Otonashi nedense bıkkın görünüyordu. “Eve gitmen lazım. Saatin kaç olduğundan haberin var mı?”
“Şey...” Etrafıma bakındım ve duvarda bir saat gördüm. Sabah yedi on beşti.
“Geç kalmaya mı niyetlisin? Okula gitme vakti geldi.”
“Öğğ...”
Okulumuz her ikinci ve dördüncü Cumartesi tatildi ama diğer günlerde dördüncü derse kadar dersimiz olurdu.
“O ‘öğğ’ de neyin nesi? Okula eli boş gitmenin iyi bir fikir olduğunu mu sanıyorsun?”
Haklıydı. Önce eve uğramam gerekiyordu. “...Şey, eve kendim gitsem olur mu?”
“Ciddi misin? Buradan yolunu bile bilmiyorsun. Tek başına varabileceğini mi sanıyorsun gerçekten? Ayrıca yürüyerek gidersen ders vaktine asla yetişemezsin. Seni bisikletimle bırakacağım.”
“...T-tamam.”
Şimdi ne yapacaktım ben?
Bunu bilerek yapmamıştım ama izin almayı geçtim, kimseye haber bile vermeden bütün gece dışarıda kalmıştım. Şimdi de sabahın köründe eve dönüyordum. Telefonuma baktığımda, tam da tahmin ettiğim gibi annemden gelen onlarca cevapsız arama gördüm. Bu durum başlı başına bir felaketti ama yanımda benim yaşlarımda bir kızla eve girersem...
"Şey, hey, Otonashi. Bizim eve vardığımızda görünmemeye çalışsan iyi olur..."
"Neden?"
Otonashi şaşkın görünüyordu. Sanırım ne demek istediğimi anlamamıştı.
Bu gidişle tek çarem, anneme yakalanmadan gizlice içeri süzülüp hazırlanmaktı.
2 Mayıs (Cumartesi), 07:34
Fark edilmeden eve girme girişimim, olabilecek en feci şekilde patlamıştı.
"Büyük çuvalladım," diye fısıldadı Otonashi, bisikletini evimin önüne park edip istasyona doğru yürümeye başladığımızda.
"......Hem de nasıl."
İç çekerek ona katıldım.
Tam merdivenlerden yukarı çıkmak üzereyken annem bizi enselemişti.
Haliyle anında beni haşlamaya başladı.
Aslında kaçınılmazdı. İzin almadan bütün gece dışarıda kalan oğlu için endişelenip öfkelenmesi, bir anne olarak göreviydi. Bunu yapması gerekiyordu ama...
Otonashi’nin dışarıda bekledikçe sabırsızlanacağını da biliyordum.
Sonunda Otonashi ortaya çıktığında, annem eve geç gelmemin sorumlusu olarak gördüğü kıza öfkeyle bakmaya başladı.
Otonashi bu düşmanca bakışlara beklenmedik derecede zayıf bir gülümsemeyle karşılık verdi ve açıklamaya başladı: "Kazuki bütün gece dışarıda sürtmüyordu, haberiniz olsun. Tüm vaktini benim apartman dairemde, yanımda geçirdi. Başka kimseyi de çağırmadık. Sadece ikimizdik. Endişelenecek bir durum yok."
...Bu, şey, durumu daha da beter yapmıştı.
Annem henüz biz çocukların büyümesini kabullenememişti ve Otonashi’nin sözleri kadını o kadar dehşete düşürmüştü ki onun adına üzülmeden edemedim.
Annemin bu tepkisinin nedenini anlamayan Otonashi, kaşlarını çatıp devam etti. "...Ne oldu ki? Kazuki’nin başka bir yerde değil, benim yanımda uyuduğunu söyledim ya. Bunun neresi yanlış? Tamam, ona karşı biraz sert davranmış olabilirim ama yine de."
Annemin gözleri yavaşça, kelepçeler yüzünden kıpkırmızı olmuş bileklerime kaydı.
Dizlerinin bağı çözüldü, oracığa çöküverdi.
Ancak Otonashi onu tutmak için yanına koştuğunda her şeyi idrak edebildi.
"Ah. Biz aynı yaştayız ve farklı cinsiyetlerdeyiz, değil mi?"
"Annemin yüzüne bir daha nasıl bakacağım ben...?"
O anı hatırlayınca uzun bir iç çektim.
"Neden bahsediyorsun?"
"Neden mi bahsediyorum? Az önce çuvalladığını söyledin ya."
"Çuvalladım evet ama ben motosikletimden bahsediyordum."
"Motosikletin mi?" Kaygılarımızın tamamen farklı kulvarlarda olduğu bir anlık sessizlikle kafama dank etti.
"Seni motoruma bindirdim, değil mi? 'Yuhei Ishihara'yı da sayarsak iki kez. Çuvalladığım şey buydu işte."
"...Ha? Neden?"
"Düşünsene, tam motorun üzerindeyken 'Yuhei Ishihara' bedenini ele geçiriyor. Korkup beni bırakabilirdi; tıpkı kelepçeli olduğun için panikleyip yere kapaklandığın zamanki gibi."
"Oh." Otonashi bu yüzden motorunu bizim evde bırakmıştı.
"Bu benim için büyük bir dikkatsizlikti... Bundan sonra daha dikkatli olmam lazım."
"Evet... Bu arada Otonashi, artık şu 'Yuhei Ishihara' meselesinde neler olup bittiğini bana anlatmanın vakti gelmedi mi?"
Soru ağzımdan çıkar çıkmaz bir şeylerin ters gittiğini hissettim.
Sessizlik
Otonashi olduğu yerde durdu ve bana döndü.
İfadesizce.
"Ee...?" Neden bana öyle bakıyordu?
Yüzünde hala en ufak bir duygu kırıntısı olmadan cevap verdi: "Sana söyleyemem."
"N-neden—?"
"Neden mi? Zaten açıkladığımı sanıyordum." Beni kayıtsızca tersledi. "Artık söylediğin veya yaptığın hiçbir şeye güvenemem."
Bunu gerçekten söylemişti. Duyduğumu hatırlıyordum. Unutmamın imkanı yoktu. Ama yine de...
"Bu söylediklerin artık geçerli değil mi yoksa...?"
Yani, o zamanlar neler olup bittiği hakkında sadece belli belirsiz bir fikrimiz vardı ama şimdi durum farklıydı. Otonashi artık garip davranışlarımın nedenini biliyordu.
"Yerinde olsam öyle sanmazdım. Sanırım hala anlamıyorsun, değil mi? 'Yuhei Ishihara'nın bana söylediklerinin ne kadarının doğru olduğunu bilmemin hiçbir yolu yok. Belki de aslında tüm anılarına sahip ve beni kandırmak için iki kişiliği de kullanıyor."
"O-olamaz öyle şey."
"Doğru, belki de fazla kuruyorum ama aksini kanıtlayacak bir delilim de yok."
"Ama bu..."
"Diyelim ki 'Yuhei Ishihara'nın tanımladığı şekliyle Kutunun doğası bir gerçek. Öyle olsa bile..." Otonashi aniden ellerini birbirine vurdu; odayı keskin bir tık sesi kapladı.
Bu beklenmedik sesle irkildim.
"Diyelim ki tam o anda kontrolü o ele geçirdi. Bunu doğrulayabileceğim bir yolum olmazdı. Bu da demek oluyor ki, karşımda tüm zaman boyunca 'Kazuki Hoshino' varmış gibi onunla konuşuyor olurdum. Ne zaman yer değiştirdiğinizi anlayamam. Yanlışlıkla 'Yuhei Ishihara'ya önemli bir ayrıntıyı sızdırabilirim. İşte bu yüzden durum çok tehlikeli. Aslında az önceki motosiklet meselesiyle aynı kapıya çıkıyor."
Söylediklerinin doğruluğunu inkar edemezdim... ama kendimin "Kazuki Hoshino" olduğunu biliyordum.
"Sana ne demek istediğime dair başka bir örnek: Sen 'Kazuki Hoshino' olduğunu düşünüyorsun, değil mi?"
"Tabii ki öyleyim."
"Peki ya aslında sadece kendisinin o olduğuna inanan başka biriysen?"
"Bu..."
Bunun imkansız olduğunu söylemek üzereydim ama kelimeler boğazımda düğümlendi.
Bu durumda, gerçekten "Kazuki Hoshino" olduğumu ne kanıtlayabilirdi ki? Görünüşüm mü? Kişiliğim mi? Anılarım mı? Aynı şekilde, benim bedenimde yaşamasına rağmen "Yuhei Ishihara"yı aslında "Yuhei Ishihara" yapan şey neydi?
Hayır, yanlış düşünüyorum.
Ben "Kazuki Hoshino"yum. Bunda bir yanlışlık olamaz. Kendimden şüphe etmeye asla izin vermeyeceğim.
"Ben sadece bir ihtimalden bahsettim. Bunun üzerine fazla kafa yorma. Ama sana neden güvenemediğimi anladın, değil mi? Bu Kutunun gizemini —yani şu 'Çamurdaki Hafta' meselesini— henüz çözebilmiş değilim. Çözene kadar da, Kazuki Hoshino’nun bedeninde barınan hiçbir kişiliğe güvenme lüksüm yok."
Peki ne zaman bu "Çamurdaki Hafta"nın dibine inecek ve bana tekrar güvenmeye başlayacaktı? Sanırım "Yuhei Ishihara" bedenimde olduğu sürece o vakit asla gelmeyecekti.
Bana güvenmiyordu. Otonashi’nin benim tarafımda olması gerekiyordu ama hala bana güvenmiyordu.
En yakındaki tren istasyonunu gördüm.
Adımlarım duraksadı.
"Neden durdun? Tren birazdan burada olur."
"...Neden okula gitmemiz gerekiyor ki zaten?"
Otonashi yanımda olduğu için bir an unutmuştum. Eğer her şey normal olsaydı, elbette giderdim. Normal olmasa bile, muhtemelen bir direnme biçimi olarak yine giderdim. Ancak şu anki şartlar altında, okula ne kadar çok gidersem oradaki yerime —eğer bir yerim kaldıysa— o kadar telafisi olmayan zararlar veriyordum.
"Oraya 'Yuhei Ishihara' hakkında bilgi toplamak için gidiyoruz. Bizim çevremizden biri olmak zorunda ve ikimizle de temas kurabilecek tek kişiler muhtemelen okuldaki diğer öğrenciler. Gidip elimizden geleni yapmanın ne kadar önemli olduğu ortada."
"Ama bunu muhtemelen ben orada olmadan da yapabilirsin..."
"Bilgi toplama koşulları, senin orada olup olmamana göre çok değişir. Ayrıca bugün tatilden önceki son okul günümüz, bu yüzden boşa harcayamayız," dedi.
Resmen bir Kutu elde etmek uğruna hayatımın mahvolmasını zerre umursamadığını söylüyordu.
Baştan beri yanlış anlamıştım. Otonashi’nin gerçekten benim yanımda olduğunu sanmıştım ama durum hiç de öyle değildi. Bana yardım etmek için yanımda değildi; o tekrar O ile karşılaşmak ve bir Kutu ele geçirmek için görev başındaydı.
Peki bu durumda onun gözünde ben neydim? Muhtemelen...
...O'yu yakalamak için sadece bir yemdim.
"...Kazuki, okula gitmek konusunda neden moralinin bozuk olduğunu anlıyorum ama bunun en iyisi olduğunu bilmelisin, değil mi? Yapılması gerekeni bildiğin halde öylece dikilip durmak sana yakışmıyor."
Otonashi beni azarlamaya çalışıyordu ama bunun sadece kendi amaçlarına hizmet etmek için olduğundan emindim.
Sonuçta bana güvenmiyordu.
Yine de, "Yuhei Ishihara"yı göremediğim, bırak onunla yüzleşmeyi, kendimi bile savunamadığım bu durumda birileriyle iş birliği yapmam gerekiyordu ve aklıma gelen tek kişi oydu.
Bu durumdayken birine güvenmek, aslında hayatımı onların ellerine teslim etmek demekti. Yapabileceğim tek şey, bana söylediklerinin doğru olduğuna inanmaktı. Eğer Otonashi beni bir tuzağa çekmek isteseydi, bunu yapması acınası derecede kolay olurdu.
"...Peki okulda ne yapmamız gerekiyor?"
Tüm bunlara rağmen, sahip olduğum tek ortak oydu.
"Güzel soru. Mesela..."
Birkaç fikir ortaya attı, hepsine katıldım. Böyle sağlam planlar yapabilmesine şaşırmamıştım ama bana ihanet etmesi durumunda neler yapabileceğini düşünmek beni korkutuyordu.
"Senin bir fikrin var mı?"
Üzerinde düşündüm ama aklıma sadece tek bir şey geldi. "Sana farklı bir isimle seslenmeye başlasam nasıl olur?"
"...Ne demek istiyorsun?"
"Sana Otonashi yerine Aya diyeceğim. 'Yuhei Ishihara' bu ismi bilmiyor, bu yüzden asla kullanmaz. Böylece sana Aya dediğimde, karşındakinin gerçekten ben olduğundan emin olabilirsin. Ne dersin?"
Otonashi bir an sessiz kaldı.
"İşe yaramayacağını mı düşünüyorsun?"
"...Hayır, bence iyi bir plan. Deneyelim," diyerek kabul etti ama nedense bu durumdan pek memnun görünmüyordu.
Böylece tekrar "Aya Otonashi"ye dönmüştük.
Aya Otonashi isminin, gündelik hayatımda asla var olmamış hayali birine ait olduğu aklıma geldi. Aynı zamanda bir zamanlar düşmanım olarak gördüğüm kişinin ismiydi.
2 Mayıs (Cumartesi), 08:11
Otonashi ile sınıfa girdiğimiz an, içerideki havanın birkaç derece soğuduğunu hissettim.
Beklediğim gibi kimse bana selam vermedi.
Daiya vermemişti elbette, Haruaki bile sessizdi. Kokone’nin sırası hala boştu. Bugün derse gelmeyebilirdi. Benim yaptıklarım yüzünden mi? ...Eminim öyledir.
Sırama geçerken dudaklarımı ısırdım.
Otonashi’nin durumumun ne raddede olduğunu bildiğinden şüpheliydim. Bir an için bana üzülerek baktı ama çabucak toparlandı. Sınıfa hızlıca bir göz attıktan sonra yüksek sesle iki kez el çırptı.
"Herkes bir saniye bana bakabilir mi?"
Zaten herkesin odağında biz olmamıza rağmen, sınıftaki tüm gözler bir anda üzerimize kilitlendi.
"Aranızda Yuhei Ishihara diye birini tanıyan var mı?"
Bu soru üzerine öğrencilerin birkaçı birbirine şüpheli bakışlar attı.
Otonashi, kutunun sahibinin büyük ihtimalle sınıf arkadaşlarımızdan biri olduğunu söyledi. Mantığını anlayabiliyorum; bizi tanımayan birinin bedenimi çalmak için bir Kutu kullanacak kadar ileri gitmesi pek olası değil.
Ancak bedenimin içindeki şu Yuhei Ishihara denilen kişi asıl sahip değil miydi? Otonashi sahibin başka biri olduğunu mu ima ediyordu?
Pek kavrayamasam da sınıf arkadaşlarına Yuhei Ishihara ismini tanıyıp tanımadıklarını sormanın iyi bir fikir olduğundan emindim.
“Hey, siz ne halt ettiğinizi sanıyorsunuz?” diye sordu biri, yüzünde gizleyemediği bir aşağılamayla. Bu gelen Miyazaki’ydi.
“Yine mi sen? Ne istiyorsun? Yuhei Ishihara’yı tanıyor musun?”
Miyazaki alaycı bir tavırla burnundan soludu ve Otonashi’nin sorusunu tamamen görmezden geldi. “Olanlardan sonra siz ikiniz nasıl hiçbir şey olmamış gibi beraber gezebiliyorsunuz?”
Neyi kastettiğini anlamamıştım.
Göz ucuyla diğer sınıf arkadaşlarıma baktım. Yüzlerindeki öfke apaçık ortadaydı; muhtemelen bana karşı duydukları haklı bir nefretle hareket ediyorlardı.
Yani, sınıf arkadaşlarım Otonashi ile beraber olmama katlanamıyor muydu?
“Eee, ne diyorsun Hoshino?”
En başta bizim bir arada olmamızın onları neden bu kadar rahatsız ettiğini bile anlamadığım için sorusuna verecek gerçek bir cevabım yoktu. Daha da kötüsü, Yuhei Ishihara’nın tam olarak ne yaptığını sormak isteyeceğim son şey bile değildi. Yapabileceğim tek şey ağzımı sıkı tutmaktı.
Miyazaki sessizliğime abartılı bir şekilde iç çekerek karşılık verdi. “Her neyse. Artık sormayacağım. Şimdi size daha kişisel bir şeyden bahsedeyim.” Tiksintiyle yere tükürürcesine, “O, annemin nikâhsız eşi… Ah, sanırım daha açık olmalıyım. Yuhei Ishihara, annemin beraber yaşadığı adam.”
Bu itiraf oldukça ani gelmişti.
“…Miyazaki. Bize onun hakkında biraz daha bilgi verebilir misin?”
“Hadi ama… Bu ilişkinin konuşması kolay bir mevzu olmadığı gün gibi ortada değil mi?”
“Sormak için sebeplerimiz var. İsmini telaffuz etmiş olmam bile üzerine konuşmamız için yeterli bir sebep değil mi?”
Miyazaki kaşlarını çattı ama bıkkın bir tavırla kabul etti. “…Pekala, anladım.”
Anlatacağı şeyin mahiyetinden dolayı olsa gerek, Miyazaki koridora çıkmamızı istedi. “Bunları bir sır olarak saklamaya çalıştığımdan değil, anlıyor musunuz?” Ve böylece, Miyazaki anlatmaya başladı.
Anne ve babası ortaokul birinci sınıftayken boşanmışlardı, sebep ise birbirlerine olan aşklarının bitmesiydi. Her ikisi de sonunda yanına taşındıkları sevgililer bulmuştu ve Miyazaki’nin annesi için bu kişi Yuhei Ishihara’ydı.
Ne öz babası ne de annesi, oğullarını yeni yuvalarında istiyordu; belki de Miyazaki onlara geride bıraktıkları hayatı hatırlatan bir anı olduğu içindi bu. Bu duygularını asla açıkça dile getirmeseler de tamamen gizlemeyi de hiçbir zaman başaramamışlardı, bu yüzden Miyazaki onların ne hissettiğinin gayet farkındaydı.
Miyazaki’nin ebeveynleri arasındaki işlerin neden bu noktaya geldiğini bilmiyordum ama bunun bir evlat olarak onunla hiçbir alakası olmadığını biliyordum. Bu inkar edilemez bir ihanetti ve asla tamamen affedilebilecek bir şey değildi.
Biraz tartıştıktan sonra velayeti babası almıştı. Ancak görünen o ki Miyazaki, babası ve yeni annesiyle bir yuva kurma fikrini de kabullenememişti. Onlarla aynı çatıyı paylaşmayı reddetmiş, bunun yerine bir apartman dairesinde tek başına yaşamayı ve sadece geçim masrafları için para almayı tercih etmişti. Bu yaşandığında ortaokul ikinci sınıftaydı.
Pembe dizilerde her zaman görülen ama gerçek hayatta neredeyse hiç rastlanmayan türden mutsuz bir aile hayatıydı bu ve Miyazaki görünüşe göre kendisini dünyadaki en bahtsız ortaokul öğrencisi sanıyordu.
Haliyle hepsinden nefret ediyordu. Bu karmaşayı yarattıkları için ailesinden, üvey annesinden ve Yuhei Ishihara’dan.
“Hepsi geberip gidebilir, umurumda bile değil.” Bu zehir zemberek söze rağmen Miyazaki’nin sesi şaşırtıcı derecede duygusuzdu.
“Nasıl hissettiğini anlıyorum ama böyle şeyler söylememelisin.”
“Bu nazik düşüncen için çok teşekkürler,” dedi iğneleyici bir tavırla. “Şimdi tatmin oldun mu?”
“Evet. Bize bunları anlattığın için minnettarım. Konuşmanın kolay olmadığını biliyorum,” diye cevap verdi Maria.
“Ha, bu hiç sana göre bir tavır değil,” dedi Miyazaki.
“Görünüşe göre hayat sana sandığımdan daha zor bir kart dağıtmış.”
“Acıdığın için sağ ol.”
Zil çaldı.
“Her neyse, sınıfa dönüyorum. Bu arada Hoshino…” Miyazaki, Yuhei Ishihara hakkındaki anlatısı boyunca bana bir kez bile bakmamıştı ama sınıfa doğru ilerlerken dikkatini bana çevirdi. “Otonashi’nin sorularını cevaplamış olabilirim ama yanlış anlama. Hala senin aşağılık biri olduğunu düşünüyorum,” diye tersledi ve sırasına döndü.
Sınıfın geri kalanı gülümsüyor, adeta beni payladığı için Miyazaki’ye helal olsun diye bağırıyorlardı.
Eminim bu lafı, sınıfa girdiğimiz anda herkesin duyabileceği şekilde kasten zamanlamıştı.
……Tam bir pislik.
Yüzümü ellerimin arasına alıp sırama çöktüm.
“Kazuki, ben sınıfıma dönüyorum. Okula gelirken konuştuğumuz şeyi unutma, tamam mı? Bir dene.”
Bıkkınlıkla başımı kaldırdım, telefonumu çıkarıp Otonashi’ye boş bir mesaj gönderdim.
Otonashi mesajını kontrol etti ve onaylarcasına başını salladı. Ben de giden kutusuna girip kanıtı sildim.
“Ders sırasında da yapmayı unutma.”
Bunları her on dakikada bir göndermem gerekiyordu. Otonashi’nin emriydi. Güya bu, ne zaman "ben"den "Yuhei Ishihara"ya dönüştüğümü anlamamıza yardımcı olacaktı.
Bu planın farkında olan tek kişi "ben" olduğum için, "Yuhei Ishihara"nın bir şeyler göndermesi gerektiğini bilmesine imkan yoktu.
Yine de Çamur İçindeki Hafta’nın tüm ayrıntılarını henüz bilmediğimizden, bu yöntemin hatasız olduğunu kesin olarak söyleyemezdik.
“Başka bir şey var mı?”
“Hayır, başka bir şey yok, Aya.”
Otonashi’nin yüzünden anlık bir yılgınlık geçti ve sonunda tek kelime etmeden arkasını dönüp sınıftan çıktı.
Uzun, yavaş bir nefes verdim.
…Yani Yuhei Ishihara, Miyazaki’nin annesinin beraber yaşadığı adam mıydı? Bedenimin içindeki kişi o muydu? Kimliğimi çalmaya çalışan kişinin daha önce hiç tanışmadığım bir yetişkin olması hiç mantıklı gelmiyordu.
Düşünmeden cebime attığım telefonum titredi. Hemen çıkardım. Yeni bir mesaj gelmişti, gelen kutusunu açtım.
Gönderen Maria Otonashi’ydi.
Belki de bana bir şey söylemeyi unutmuştu? Ya da belki de bazı şeyleri yüksek sesle söylemek yerine mesajla iletmek daha kolay gelmişti.
Mesajı açtığımda sadece tek bir cümle gördüm; muhtemelen "Yuhei Ishihara" ile yer değiştirmiş olma riskimi gözeterek yazılmış, son derece sade bir mesajdı.
“Hiçbirine güvenme.”
Ah, sanırım ne demek istediğini anlıyorum.
Miyazaki neden dünden beri bizimle uğraşıyordu? Bunun arkasındaki sebep neydi? Şimdi düşününce, zihnimde bir ihtimal belirdi.
Belki de… Miyazaki aslında "Yuhei Ishihara" ile birlikte çalışıyordu.
Son zamanlarda bize bu kadar çok yaklaşmasının sebebi buydu; böylece hakkımızda rapor verebilecekti. Böyle bir konumdayken söylediklerini olduğu gibi kabul etmeme imkan yoktu.
Tanıdığı Yuhei Ishihara’nın, benim hayatımı çalmaya çalışan "Yuhei Ishihara" ile aynı kişi olduğuna inanmakta zorlandığımı söylemeliyim. Aynı zamanda, bize anlattığı her şeyin yalan olduğundan da şüpheliydim. Ailesi hakkında konuşurkenki duyguları hiç de sahte görünmüyordu.
Tekrar telefonuma bakıp Otonashi’nin kısa mesajını bir kez daha okudum.
“Hiçbirine güvenme.”
…Oh, farklı bir şeyi kastediyor olabilir. Belki de sadece Miyazaki’nin anlattıklarından bahsetmiyordu.
Sonuçta, güvenme lüksüne sahip değildim… hiçbir şeye.
Bedenimin kontrolü "Yuhei Ishihara"dayken neler yaptığını öğrenmemin tek yolu diğer insanlardı.
Ancak bu insanların hiçbiri benim müttefikim değildi. Ne Miyazaki, ne Haruaki, ne Kokone, ne Daiya, ne de Aya Otonashi. Hiçbiri bu işte gerçekten benim yanımda değildi.
Mesajı sildim. Otonashi, mesajlarını okur okumaz silmemi tembihlemişti.
Ellerim yumruk oldu.
“…Neden?”
"Yuhei Ishihara"nın bile müttefikleri vardı. "Kazuki Hoshino"nun neden olmasındı?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.