Havalı Haydut Avcısı

Çok uzun zaman önce, Rose kaçırılmıştı.

Babası Midgar’da resmi işlerle meşgulken, o da gizlice kaldıkları handan dışarı, oynamaya çıkmıştı. Ancak halktan çocuklar ile oynarken, her şey bir anda karardı.

Sonra da bayıldı.

Kendine geldiğinde, kendini küçük, karanlık bir odaya kapatılmış buldu.

Elleri ve ayakları iple bağlıydı, ağzına da bir bez tıkılmıştı.

Dışarıdan bakıldığında yarası beresi olmasa da, bedeni endişe ve korkuyla titriyordu.

Yan odadan haydutların konuştuğunu duyabiliyordu. “Ulan, kıyafetleri güzeldi de… Meğer prensesi yakalamışız!”

Muhtemelen kişisel eşyalarından anlamışlardı. Artık kim olduğunu biliyorlardı.

“Yine yaptın yapacağını, patron! Piyango bize vurdu!”

“Bu şans değildi, aptal! Tamamen beceriydi bu!!”

Kaba kahkahalar yankılandı.

Kendi güvenliğinden korkan Rose, umutsuzluğa kapıldı. Haydutların iki seçeneği vardı: Ya onu Oriana ile pazarlık etmek için rehine olarak kullanacaklardı ya da değerini bilen birine satacaklardı.

İkincisini seçeceklerinden emindi. Rehine olarak değerli olsa da, sıradan haydutlar onu doğru düzgün kullanamazdı.

Onu satarak kolayca altın kazanabilirlerdi. Sonra da siyasi düşmanların eline düşecekti…

Bu ihtimal onu dehşete düşürüyordu.

İpleri çözmek için vücudunu kıvırdı.

Ağzındaki bezle bağırdı.

Ama çabaları boşunaydı.

“Hey, prenses uyanmış gibi.”

“Git bir bak o zaman.”

Ayak seslerinin yaklaştığını duyabiliyordu. Boğuk çığlıkları, gözyaşları yanaklarından süzülürken hıçkırıklara dönüştü.

Ama tam kapı açılmak üzereyken…

“Yahuu!! Verin bütün paralarınızı bana!!”

Çocukça olmayan şeyler söyleyen bir çocuk sesi duydu.

“B-bu da kimin nesi?!”

“Bir anda ortaya çıktı! Öldürün şunu!!”

“Gel buraya sen!”

Bir şey havayı yarmış gibi bir ses çıkardı.

Bir çığlık yükseldi.

“B-bu da kim?! Çok güçlü!!”

“Ne?! Bir anda üç kişiyi mi halletti?!”

“Siz de benim havalı kılıç oyunuma pratik yapmama yardım edersiniz.”

Bir şey havayı yeniden yardı.

Rose kan kokusu aldı. Çekingen bir şekilde kapının aralığından içeri baktı.

Dışarıda, kafasına çuval geçirmiş bir çocuk ve kaçışan bir grup haydut vardı.

“Kaçarsanız sadece haydutsunuz! Ama kaçmazsanız, o zaman eğitimli haydutlarsınız demektir!!”

“Ah, ahhhhh!”

“L-lütfen—!!”

Çuval giymiş çocuk kılıcını savurdu.

“…?!”

Yayı o kadar güzeldi ki Rose ne olduğunu unutup sadece ona baka kaldı.

Kılıçlar hakkında pek bilgisi yoktu ama o teknik… herhangi bir sanat eserinden çok daha güzeldi.

Bıçak, haydutların boyunlarını ustaca kesti ve çığlıklar dindi.

Şaşkınlıktan donakalmış Rose, çuval giymiş çocuğa gözlerini dikti.

“Lanet olsun, buraya kadar geldim, hiç altınları yok. Ha? Aa, daha varmış.”

Rose’un bakışlarını fark eden çuvaldaki çocuk kapıyı açtı.

Gözleri buluştuğunda odaya ışık doldu.

“Ah, kaçırılmış bir çocuk. Zor bir gün, değil mi?”

Çuval giymiş çocuk kılıcını savurdu. Rose, kılıç ustalığının zarafetine kapılmıştı.

“Şimdilik hoşça kal. Evine giderken dikkatli ol.”

Çuval giymiş çocuk hızla uzaklaşmaya başladı.

Farkına bile varmadan, Rose’un bağları kesilmişti.

Umutsuzluk içinde ona seslendi. “B-bekle!”

“Hmm?” Çocuk durdu ve ona döndü.

“S-sen kimsin?”

“Ben mi? Hmm. Henüz eğitimimin ortasındayım, o yüzden… beni tesadüfen oradan geçen havalı bir haydut avcısı olarak düşünebilirsin.”

“Havalı Haydut Avcısı… Şey, sana bir şekilde teşekkür etmek istiyorum.”

“Şey… Pekala, o zaman benden kimseye bahsetmezsen sevinirim.”

“T-tamam, bahsetmem.”

“Harika, sana güveniyorum.”

Ve böylece, Havalı Haydut Avcısı ortadan kayboldu.

“Havalı Haydut Avcısı…”

Onu umutsuzluğun derinliklerinden kurtarmış ve böylece hayatını değiştirmişti. Kılıç ustalığının güzelliğine ve yaşam tarzına duyduğu hayranlıktan dolayı Rose, o gün kılıcı eline aldı.

Bu, çocukluğundan kalma değerli bir anıydı, kimseye anlatmadığı. Bu, Rose’un küçük sırrıydı.

Ancak o an, bu sırrı ilk kez dile getirdi.

“Shadow… sen Havalı Haydut Avcısı’sın, değil mi?”

Shadow cevap vermedi.

Ama Rose için, onun sessizliği yeterli bir cevaptı.

Çocukluğundan beri kötülüğe karşı yorulmadan savaşmıştı. Tüm bu süre boyunca perde arkasında insanları kurtarıyordu, tıpkı bir zamanlar Rose’u kurtardığı gibi.

Shadow’un sözleri Rose’un zihninde yankılandı. Eğer gerçek güç, kudretten değil de, kişinin yaşam tarzından geliyorsa… o zaman Shadow gücün ta kendisi olmalıydı.

Rose, ölümü bu kadar kolay seçtiği için utanç duydu.

Hâlâ savaşabilirdi ama yaşamak acı vericiydi ve başarısızlık korkunçtu. Her şeye bir son vermek istemişti.

Ölümde sığınak aramıştı.

Ama hâlâ savaşabilirdi… çünkü onun güzel kılıç ustalığına ve yaşam tarzına hayrandı.

“Savaşın henüz bitmedi…” Shadow, simsiyah kılıcını ileri doğru sapladı.

Kılıç, stadyumun duvarına saplandı ve büyük bir delik açtı.

“Git…”

“Anladım!”

Rose, rapierini kaptı ve tereddüt etmeden açıklıktan atladı. Hâlâ yapması gereken şeyler vardı.

“D-durdurun onu!!”

“Başka kimse geçemez…”

Shadow, deliğin önüne dikildi.

Bir noktada yoğun bulutlar geldi, güneşi kapladı ve stadyumu gölgelere boğdu.

Bulutların içinde gök gürültüleri yankılandı.

Damla damla yağmur düşmeye başladı.

“Ne bekliyorsunuz?! Peşinden gidin!!” diye gürledi Perv ve adamları harekete geçti.

Deliğin koruyucusu Shadow’u kuşatmak için hareket ettiler, ardından hep birlikte üzerine atladılar.

Tam o an, bir obsidyen yayı onları yardı.

Tek bir darbe yetti Perv’in özenle seçtiği tüm karanlık şövalyeleri havaya savurmaya.

“Bu olamaz…”

Demek buydu Shadow. Perv’in duyduğu söylentiler doğruydu, ayak takımı onu durduramazdı.

Kanayan karnına bastırdı ve geriye düştü.

“Y-yardım edin! Kimse yok mu?! Onu durdurabilecek kimse?!” diye bağırdı.

Duyduğu tek cevap yağmurun sesiydi.

Midgar şövalyeleri Shadow’u uzaktan kuşattılar ama hepsi bu kadardı.

Iris’i yenen adamı hafife almayı düşünen tek bir kişi bile yoktu orada.

Yağmur şimdi gerçek bir sağanağa dönüşmüştü. Gökyüzünden dev damlalar şelale gibi akıyordu.

Şimşekler, Shadow’un sırılsıklam uzun paltosundan yansıyordu.

Her çaktığında, karanlığın ortasında figürü aydınlanıyordu.

“Ben gideceğim.”

Gri cübbeli kadın konuşurken havaya sıçradı.

Havada cübbesini üzerinden attı ve uzun kılıcı çekilmiş bir şekilde yere indi.

“Savaş Tanrıçası Beatrix…,” diye mırıldandı biri.

Güzel sarışın elf, yağmurun altında kılıcını hazırladı.

Üzerinde sadece bir peştamal ve göğüs zırhı vardı ve şimşekler soluk, sırılsıklam tenini parlatıyordu.

Shadow ve Beatrix, sessizce aralarındaki mesafeyi ölçtüler, karşı karşıya gelirken.

Şiddetli bir gök gürültüsü, savaşlarının başlangıcını vurguladı.

Shadow, obsidyen katanasını uzattı, Beatrix’in uzun kılıcına karşılık.

Şlakk diye savurdu.

Siyah bıçağı havayı yardı.

Yağmur ikiye ayrıldı.

Kısa bir an için, kılıcının ardından boş, yağmursuz bir hava izi kaldı.

İsabet ettiremedi.

“Oh…?”

Beatrix anında tepki verdi, Shadow’un darbesinden sıyrılmak için yarım adım geri çekilerek.

Ardından kontratak yaptı. Ölümcül hamlesi Shadow’un üzerine indi.

Maskesinin altında Shadow sırıttı.

Yan tarafa eğilerek saldırıdan sıyrıldı, ardından doğrulurken kılıcını savurdu.

Ama o da hızla toparlandı.

Uzun kılıcını geri çekerken, Shadow’un darbesinden kaçınmak için alçaldı.

Ardından bir kez daha kontratak yaptı.

İkisinin de vurduğu tek şey yağmurdu.

Şlakk sesleri havada uçuşuyor, her biri sağanağın içinden bir yol açıyordu.

Damlacıklar, kesildikçe küçük sıçramalarla dağılıyor ve şimşek onları aydınlattıkça güzel çizgiler oluşturuyordu.

Tribünlerdeki herkes nefesini tutmuş, savaşın gelişimini izliyordu.

Bir dans izlemek gibiydi.

Yağmur ve şimşek, gökyüzüne izler bırakıyordu, sıradan gözlerin takip edemeyeceği bir savaşın.

Bu, güzel bir kılıç dansıydı.

İki dövüşçünün de kılıç ustalığının zirvesinde olduğu aşikârdı.

Seyirciler dansın sonsuza dek sürmesini istiyordu ama Shadow buna bir son verdi.

“Görünüşe göre bu kılıç sana ulaşamıyor…”

Aralarına biraz mesafe koydu, ardından Beatrix’e baka kaldı.

Beatrix peşinden gitmedi, nefesini düzenlemeyi seçti. Göğsü inip kalkıyordu.

“İnanılmaz…” Bu hayranlık sözünü, iç çeker gibi dile getirdi.

Mavi gözleri Shadow’a kenetlenmişti. Bir an için, sadece birbirlerine baka kaldılar.

“İzin verin, size gerçek kılıcımı göstereyim.”

Bununla birlikte Shadow, siyah kılıcını orijinal uzunluğuna geri döndürdü.

Bu, onun tercih ettiği mesafeydi.

“Geliyorum.”

Konuşur konuşmaz anında ileri adım attı.

Aralarındaki mesafe yok oldu.

“…?!”

Ardından darbe geldi.

Mesafeyi kapattığı an, Beatrix anında saldırmayı bıraktı ve tüm dikkatini savunmaya verdi. Ancak kılıcını göremiyordu bile.

Sadece o değil. Kimse göremiyordu.

Ve saldırısı tek bir yağmur damlasını bile kesmiyordu.

—Argh!!

Darbe onu havaya savurdu ve yağmurun içine yığıldı.

Darbeyi göremedi ama sadece içgüdüyle bloklamayı başardı. Ama ucu ucuna. Yere serilmiş, öylece kalakaldı, bir kontratak yapamadan.

Hızla ayağa kalktı, peşinden gitmeye hazırlanarak.

Gök gürledi ve şimşek çaktığında Shadow kayboldu.

O tek anlık salisede, yine tam önündeydi.

Algılanamaz kılıcını savurdu.

Beatrix vücudundaki her hücreyi Shadow’un kılıcına odakladı, ardından kendini yine kuşatılmış buldu.

—!!

Göremiyordu.

Yüzündeki çamuru umursamadan tekrar ayağa kalktı ve aralarına mesafe koymak için sıçradı.

Sadece içgüdü ve şans darbeyi kıl payı savuşturmasını sağlamıştı.

Bir sonrakini savuşturabileceğine inanmak için hiçbir nedeni yoktu.

Devamı gelmedi.

Şimşeğin altında kılıcını hazırlayan Shadow’a bakarken şöyle düşündü: Neden göremiyorum?

Sadece hızlı değil. Kılıcında tuhaf bir şeyler var.

Hayatı boyunca katıldığı savaşların anılarını taradıktan sonra cevabı buldu.

Shadow'un teknikleri doğal.

Savaşta birçok kılıç kullanma biçimi olsa da, hızlı kılıçlar kesinlikle tehditkârdır. Ancak hızlı bir savuruş bile önceden bir hareketle başlar. Başlamasa bile, yeterli deneyimle saldırının ne zaman geleceğini anlayabilirsin. Bilincin açık olduğu sürece ona tepki verebilirsin.

Hayır, en tehlikeli saldırı türü, algının dışında kalanlardır. Hızlı olmasına gerek yok. Sadece farkında olmaman yeterli.

Ve Shadow'un performansı doğal.

Kana susamışlık yok, tereddüt yok, gösteriş yok. Savuruşları sadece… doğal.

Ve insanlar bunları ayırt edemiyor.

Tıpkı tek tek düşen yağmur damlalarının aktif olarak farkında olmadığı gibi, Shadow'un kılıcının da farkında değildi.

“İnanılmaz…”

Beatrix, Shadow'un ustalığının derinliğini tam bir hayranlıkla izledi. Onun becerisi, kimsenin ulaşamayacağı bir uçurumun dibindeydi.

Kaçınılmaz yenilgisine kendini hazırladı.

“Göster bana dişlerini, Savaş Tanrıçası…” Shadow, abanoz kılıcını savurdu.

Beatrix, onu bloklayamayacağını biliyordu.

“Durun.” Berrak bir ses savaşlarını böldü. “Ben de bu kavgaya katılacağım.”

Iris, kılıcı çekilmiş bir şekilde orada duruyordu.

“Prenses Iris…”

Beatrix, Iris'e sanki bir şey söylemek istiyormuş gibi baktı.

“Biliyorum. Yeterince güçlü olmadığımı biliyorum…” Iris, hayal kırıklığını gizlemek için gülümsedi. “Ama geri adım atmayacağım. Bushin Festivali'ni harap ettikten sonra kaçmasına izin vermek için öylece durmayacağım. Benim gururum var, Midgar'ın da öyle…”

Shadow'a dik dik baktı.

“Hareket etmesini durduracağım, hayatıma mal olsa bile. Bunu başardığımda, Beatrix, onu alt etmek için bunu kullan.”

“…Anlaşıldı. Senin yolunu izleyeceğim.”

Beatrix, Iris'in kararlılığına sempati duydu.

Shadow'a karşı durduklarında gözlerinde ateş yanıyordu.

“Gel o zaman… Göster bana dişlerini.” Shadow, kılıcının ucunu indirdi ve savunma pozisyonu aldı.

Iris bir fırsat kollarken, yavaşça aradaki mesafeyi kapattı.

Bir anlığına, tek ses yağmur ve gök gürültüsüydü.

“Lütfen bir darbe indirebileyim.”

Devasa bir gök gürültüsü yankılandı ve Iris hamlesini yaptı.

Uzun kılıcıyla Shadow'un boynunu hedef alarak ileri atıldı.

Ancak Shadow'un menzilinden çıkması için yarım adım geri çekilmesi yetti. Saldırının boşa gittiğini izledi ve dikkatini Iris'in bir sonraki hamlesine çevirdi.

Ama Iris'in kılıcı uzadı.

Onu bırakarak menzilini zorla uzattı.

Shadow anında vites değiştirdi. Kontratak girişimini bırakıp bunun yerine Iris'in kılıcını yana savurdu.

Saldırısı mahvolmuştu. Herkes böyle düşünürdü.

Ancak eğildi ve atılışından aldığı ivmeyi kullanarak Shadow'un gövdesini yakalayıp onu boğuşmaya zorladı.

Bu, kendi hayatı karşılığında onun hareketlerini kısıtlamak için tasarlanmış cesur bir hamleydi.

Zamanında sıyrılamayacaktı.

“Bravo.”

Shadow'un dizi Iris'in yüzüne çarptı.

Bilmesi imkansızdı ama yakın dövüş Shadow'un uzmanlık alanıydı.

Iris yere yığıldı.

Ancak görevini yine de başardı.

Diziyle saldırdığında, Shadow'un hareketsiz kaldığı kısa bir an oldu.

İhtiyacı olan tek şey o bir andı.

“Hiyah!!”

Beatrix'in şlakk sesiyle inen darbesi üzerine çöktü. Tüm gücünü uzun kılıcına aktardı ve onu abanoz bıçağına çarptı.

Gürültülü bir patlama oldu; Shadow'un katanası, eli ve kolu geriye doğru savruldu.

Duruşu bozulmuştu.

Bu onun şansıydı.

Beatrix'in devam hamlesi imkansız derecede hızlıydı.

Ama Shadow kılıcını daha hızlı bıraktı.

Silahını bir salise içinde bir kenara atma kararı aldı, sonra gözden kayboldu.

Beatrix'in görüş alanının dışındaydı.

“Altımda mı?!”

Neredeyse sürünürcesine öne eğildikten sonra Beatrix'i belinden yakaladı. Ancak hareketleri, Iris'in aynı hamleyi denediği zamankinden kat kat daha rafine ve akıcıydı.

Uzun kılıcının isabet etmesi için çok yakındı.

Shadow, Beatrix'i kolayca yukarı kaldırdı, sonra yere çarptı.

“Gah!!”

Taş zemin parçalandı.

Akciğerlerindeki hava zorla dışarı atıldı.

Ama o salise içinde, kılıcını kullanma şansı buldu.

Bilinci bulanıklaşırken, kılıcını savurdu.

Shadow ona hiç aldırış etmedi, bunun yerine onu tekrar kaldırıp yere çarptı — ama yarı yolda bıraktı.

Beatrix'in kılıcı boş havayı kesti ve o da stadyum duvarına sertçe çarptı.

Vücudu duvara gömülürken mide bulandırıcı bir ses yankılandı.

Sonra, gökyüzünden bir şey aşağı doğru düşerken havayı bir kesik böldü.

Shadow uzanıp onu yakaladı — abanoz kılıcını.

Sanki her şeyi önceden planlamış gibiydi…

Şimşek, yere yığılmış iki kadının bedenlerini aydınlattı.

Birlikte bile olsalar, Beatrix ve Iris çaresizdi. Bunun şoku, seyircileri kafa karışıklığı ve korkuyla boğdu.

“…Bitti.”

Shadow, iki rakibine baktı, sonra ayrılmak için döndü.

“D-dur hemen orada…”

Bir ses duydu ve durdu.

“Ben… Ben hala savaşabilirim…”

Iris sendelerek ayağa kalktı.

Beatrix de onu takip etti, duvardaki molozları silkeleyerek o da ayağa kalktı. “Ben de…”

İki kılıç ustası kadın ayağa kalktı.

Ancak Shadow, onlara sadece bir bakış attıktan sonra tekrar yürümeye devam etti.

“Hemen orada dur! Kaçacak mısın?!”

Iris'i duyunca Shadow durdu. "…Kaçmak mı?" diye tekrarladı.

Mavimsi-mor bir ışık stadyumu doldurdu.

“N-ne?!”

“…!!”

Shadow'un bedeninden sel gibi boşalan, girdaplar çizen bir büyü seliydi.

Büyü tarafından yutulan yağmur durdu.

“Bu olamaz… Bu gerçek mi…?!”

“Bu… imkansız.”

Hayal bile edilemez güç, Iris ve Beatrix'i oldukları yerde durdurdu.

Böyle bir güçle, tüm stadyumu yok etmek onun için önemsiz olurdu.

Iris, Beatrix ve seyirciler, bu denli bir gücün karşısında eşit derecede çaresizdi.

“Neden kaçmaya ihtiyacım olsun ki…?”

Kimse onu durduramazdı. Bunu kabul etmekten başka çareleri yoktu.

“Neden…?” diye sordu Iris, sesi titreyerek. “Eğer tüm bu güce sahipsen… bizi istediğin zaman öldürebilirdin.”

“…Amacıma ulaştım. Sizin hayatlarınızla ilgilenmiyorum… Kestiğimiz tek kişiler düşmanlarımızdır…”

Shadow, büyüsünü kılıcında toplarken Iris'e baktı.

“Unutmayın… gerçek düşmanınız kim.”

Bununla birlikte, Shadow enerjiyi gökyüzüne saldı.

Göz kamaştırıcı bir ışık stadyumu doldurdu ve gökleri kapatıp yağmur bulutlarını dağıtarak tüm başkente yayıldı.

Solduğunda, geriye kalan tek şey berrak mavi bir gökyüzüydü.

Shadow hiçbir yerde görünmüyordu.

Bulutlar, yağmur, şimşek ve Shadow'un kendisi… Sanki hiç var olmamışlar gibiydi.

“Gerçek düşmanımın kim olduğunu unutmayın…? Shadow. Sen kimsin…?”

Iris, Shadow'un ona bıraktığı sözleri düşünürken bulutsuz gökyüzüne dik dik baktı.

Amacı neydi…? Gerçek düşmanı kimdi…?

Çok yukarılarda, devasa bir gökkuşağı gökyüzünü kaplıyordu.


Rose yağmurda koşuyordu.

Aklında belirli bir hedef yoktu. Sadece koşmaya devam etti ve farkına varmadan yağmur durdu.

Bir ormandaydı.

Nemli ağaçların arasındaki boşluklardan güneş ışığı süzülüyordu.

Rose bir ağaç gövdesine yığıldı ve nefes nefese kaldı.

Aklından türlü türlü düşünceler geçiyordu. Babasını, vatanını, şimdi başına ne geleceğini düşünüyordu…

Tüm bu endişeler ve daha fazlası içinde düğümleniyor, kalbini altüst ediyordu.

Kendi sebepleri olabilir, ama bu, artık bir kralı öldürmekten suçlu bir cani olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Bunu inkar etmeyecekti ve sorumluluktan kaçmak için ölümü arama niyeti de yoktu.

Prenseslik görevleriyle birlikte babasını öldürme yükünü tamamen omuzlamaya niyetliydi.

Ama hepsi onun için çok fazlaydı.

Ne kadar çok düşünürse, endişe onu o kadar çok titretirdi.

Sorumluluklarının ağırlığı kararlılığını eziyordu.

Hala savaşabilir. Savaşmak zorunda. Ama on yedi yaşındaki narin bir kız gerçekten neyi başarmayı umabilirdi ki…?

Başını dizlerine gömdü.

Sonra, bir top gibi büzüldü ve titredi.

Gün ışığı alacakaranlığın kızıl rengini alana kadar öylece kaldı.

O noktada, gitme zamanının geldiğini kendine söyledi ve ayağa kalktı.

Nereye gittiğini bilmiyordu ama devam etmesi gerektiğini biliyordu.

Tam ileriye dönüp yürümeye başladığında, arkasından hoş bir ses seslendi.


“Önünde yapabileceğin iki seçim var.”

“?!” Rose hızla döndü ve simsiyah bir elbise giyen bir elf buldu karşısında.

Sarı saçları, mavi gözleri ve taştan oyulmuş gibi zarif hatları vardı.

“Sen… Alpha…”

Alpha kollarını kavuşturdu ve gizemli bir şekilde gülümsedi.

“Tek başına savaşabilirsin ya da bizimle savaşabilirsin. Ama seçmek zorundasın.”

“Sizinle mi…?”

Rose'un düşmanı ile Gölge Bahçesi'nin düşmanı aynıydı.

Ancak aynı düşmana sahip olmak, birlikte çalışabileceklerinin garantisi değildi.

Yine de, seçeneklerinin kısıtlı olduğu doğruydu.

Yakında peşine düşeceklerdi. Eğer tek başına savaşacaksa, saklanacak bir yere ihtiyacı vardı. Şimdilik, bu konuda tek seçeneği dağlara sığınmaktı… Gerçi Kanunsuz Şehir'e de gidebilirdi, diye düşündü.

Ama bu bir an, o, Kral Oriana'yı öldüren caniydi. Kanunsuz Şehir'e giderse, insanlar onun başına konulan ödülü almak için gelecekti.

“Oriana Krallığı'nı kurtarabilir misiniz?”

“Bu sana bağlı. Şu an için senin adına hareket etmemiz için bir nedenimiz yok. Ülkeni kurtarmak istiyorsan, değerini kanıtlaman gerekecek.”

“Değerim mi…?”

“Senin değerin… ve Oriana Krallığı'nın değeri…”

“Ve eğer bunları kanıtlarsam, onu kurtarabilir misiniz…?”

“Bu bizim gücümüz dahilinde.”

Alpha'nın cevabı özlüydü. Yaptığı tek şey Rose'a seçeneklerini sunmaktı.

Rose'a ne tavsiye veriyor ne de yardım teklif ediyordu.

Karar Rose'a aitti.

“…Katil… yani, Shadow mu örgütünüzün lideri?”

“…Evet, o.”

Çocukken onu kurtaran ve yorulmak bilmeden kötülükle savaşan çocuğun görüntüsü zihninden geçti.

Ona inanmaya karar verdi.

“…O zaman kılıcım sizin emrinizde.”

“Anladım. Aramıza hoş geldin. Şimdi beni takip et.”

BAŞLIK: Yırtılan Anılar

İskenderiye, eski başkent. Rose bu ismi bir zamanlar bir kitapta görmüştü.

Fakat hiçbir kitap onun güzelliğini tarif edemezdi.

Başkentin etrafına devasa tarlalar yayılmıştı ve hepsi daha önce hiç görmediği ekinlerle doluydu. Kadınlar coşkuyla ürünleri hasat ediyordu.

"Şuradaki kakao tarlası. Çikolatanın ana maddesi. Bir noktada seni de orada çalıştırabiliriz."

"Dur bir dakika, çikolata mı? Yani Mitsugoshi, Gölge Bahçesi'nin bir parçası mı?"

Alpha sadece gülümsedi.

Şu anda, Mitsugoshi çikolata satan tek yer olmaya devam ediyordu. Kimse ne içeriği ne de üretim süreci hakkında hiçbir şey bilmiyordu.

İkisi kale kapısından geçerek içeri girdi.

"Lambda buralarda mı?"

"Buradayım."

Bir kadın Alpha'nın çağrısına yanıt verdi ve önünde diz çöktü.

"Yeni bir askerimiz var. Onu eğit."

"Emredersiniz."

"Önce bize gücünü göstererek başla. Eminim yolunu hızla çizebileceksin..." Rose ile konuştuktan sonra Alpha ayrıldı.

Rose, Lambda adındaki kadınla geride kaldı.

Koyu tenli, gri saçlı ve altın gözlü bir elfti. Uzun boyluydu ve kasları siyah vücut kıyafetinin altından bile belli oluyordu.

Ayrıca, gözleri keskin, dudakları ise dolgundu.

"Ben Lambda, eğitmenin. Gel."

"Evet, efendim."

Rose, Lambda'yı takip etti ve kalenin arka tarafından dışarı çıktılar.

Burada birçok kız hararetle antrenman yapıyordu.

"Vay canına..."

Rose'un anlaması için tek bir bakış yeterliydi; her biri çok güçlüydü.

"Numara 664, numara 665!"

"Buradayım, efendim!"

"Evet, efendim!"

İki kadın Lambda'nın çağrısı üzerine koşarak geldi.

Biri elfti, diğeri ise therianthrope.

"Eğitmenim, çağırmış mıydınız?" diye sordu elf, neredeyse bağırarak. Therianthrope ise onun yanında hazır ola geçmişti.

"Bu yeni asker. Onu sizin takımınıza veriyorum."

"Anlaşıldı!"

"Numara 666, soyun."

"Ha?" Rose, kendisine az önce ne söylendiğini anlamadı.

"Numara 666 sensin. Burada numaran, adın demektir."

"Ben numara 666..."

"Anladıysan, acele et ve soyun."

"Ne?"

"Bana kendini tekrar ettirme!"

Anında, Rose kıyafetlerinin vücudundan kesilip alındığını fark etti.

Bu, bir göz açıp kapayıncaya kadar oldu.

Şimdi çırılçıplaktı.

"N-ne yapıyorsunuz?!" Rose, kendini örtmeye çalışarak çömeldi.

"Bugünden itibaren, sen dünyanın pisliğisin. Sen hiç kimsesin. Adını at! Kıyafetlerini terk et! Kusursuz bir asker olabilmek için her şeyi fırlat at!"

Lambda, Rose'un ayaklarının dibine koyu renkli bir topak fırlattı.

Esnek, siyah bir balçıktı.

"Numara 664, şu kurda bunu nasıl kullanacağını öğret!"

"Evet, efendim!"

"Hmm? Bu da ne?"

Rose'un bir zamanlar kıyafeti olan paçavraların arasından bir kağıt parçası havalandı.

Eğitmen Lambda onu yerden aldı ve Rose'un önünde tuttu.

"Bu...!"

Cid'in ona verdiği Ton Balığı Kralı sandviçinin ambalajıydı.

Onu gördüğü an, Cid'e karşı içinde biriktirdiği tüm duygular patlak vermeye başladı.

O, ilk aşkıydı.

Ön eleme turnuvasında onunla savaşmış, terör saldırısında hayatını kurtarmış ve onunla bir yolculuğa çıkmıştı.

Bu anıların her birini yeri doldurulamaz görüyordu.

Sadece bir hafta önce, onunla evlenmeyi hayal etmişti.

Ama artık geri dönemezdi.

Yolları bir daha asla kesişmeyecekti.

"Bu ne surat? Sana her şeyi fırlat at demedim mi?!"

Lambda, Rose'un gözlerinin önünde kağıdı parçaladı.

Parçalar rüzgara kapılıp gökyüzüne doğru yükseldi.

Asla gerçekleşmeyecek bir rüyanın parçaları...

Rose'un gözlerinden gözyaşları akmaya başladı.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.