Ashida’nın o taze cazibesinin etkisinden çıktıktan sonra, aldığımız eşyaları sınıfa bırakmaya karar verdik. Ardından vakit kaybetmeden, birazdan başlayacak olan moda gösterisi için spor salonuna yöneldik. Doğruyu söylemek gerekirse, bu daha çok çeşitli elbiselerin sergilendiği bir yarışma kıvamındaydı. Harcanan parayı ve emeği düşünürsek, festivalin ana etkinliği olduğunu söylemek hiç de mübalağa olmazdı. Yine de, işlerin nasıl ilerleyeceğini merak ediyordum...
Loş ışıklarla aydınlatılmış spor salonuna girdiğimde, içerisinin hınca hınç dolu olduğunu gördüm; her yaştan ve her cinsiyetten insan buradaydı. Sahneden bir davul setini indirmeye çalışan iri yarı bir üst dönem öğrencisi gözüme çarptı. Muhtemelen asıl yemekten önce küçük bir canlı performans sergilemişlerdi. Etraftakilere bakılırsa, hâlâ o performansın heyecanını üzerlerinden atamamışlardı.
“Bunu izlemeyi mi tercih ederdin?”
“Pek sayılmaz. Eğlenceli olacağına eminim ama Aichi bu tarz gürültülü işlerden pek haz etmez, değil mi?”
“Ih... Evet, haklısın sanırım...”
Son zamanlarda fark ettiğim bir şey vardı; Natsukawa’nın bir şeyi yapıp yapmama ölçütü, tamamen Airi-chan’ın bundan keyif alıp almayacağına bağlıydı. Böyle bir festival onun için fazla gelebilirdi belki ama diğer eğlence türlerinin gürültüsü muhtemelen ona koymazdı. Sıraların arasından süzülüp öğrenciler için ayrılan bölüme oturduk. Önce Ashida, sonra Natsukawa, onun yanına da ben yerleştim.
“Moda gösterisi sizi sıkmasın? Sonuçta bu etkinlik daha çok kızlara hitap ediyor,” diye sordum.
“Dört gözle bekliyorum! Özellikle az önceki takı muhabbetinden sonra iyice meraklandım!” diye cevap verdi Ashida.
“Evet, bence de heyecanlı olabilir,” diyerek ona katıldı Natsukawa.
Buna karşılık, eğer biri benim ne kadar heyecanlı olduğumu sorsa verecek net bir cevabım olmazdı. Sonuçta burada olmamın asıl sebebi Leydi Shinonome’ydi. Etrafa göz gezdirdiğimde, kızların oranının beklediğimden biraz daha yüksek olduğunu gördüm ve hafiften utandım. Her ne kadar ikisini de ben davet etmiş olsam da... Tek beklentim, sevimli elbiseler içindeki sevimli kızları görebilmekti.
“Ah doğru ya, uygulama lazımdı...” dedi Ashida.
“Doğru. Bir oylama uygulaması vardı, değil mi?”
“Karekodu broşürde olmalı.”
Uygulama bende zaten yüklü olduğu için kızların işini halletmesine yardım ettim. Alelacele hazırlandığı için son derece basit bir arayüzü vardı, öğretecek pek bir şey yoktu zaten. Uygulamayı kimin geliştirdiğini bile bilmiyordum. Gerçi sanırım asıl temeli birkaç yıl önce atılmıştı.
“Acaba Rin-sama’yı görebilecek miyiz!”
“Böyle bir etkinlik pek onun tarzı değil gibi ama... Görürsek de şikayet etmem.”
“...”
Shinomiya-senpai’nin o kuralcı ve ciddi kişiliğini düşünürsek, bu ihtimal oldukça düşüktü. Olsa olsa iki yanına Inatomi-senpai ve Mita-senpai’yi takıp, disiplin kurulu ailesi olarak arzıendam ederdi. Kızlar muhtemelen buna bayılırdı.
“...Peki ya ablan?” diye sordu Natsukawa.
“Öyle bir şeyi hayal bile etmek istemiyorum.”
“Öyle dehşete düşmüş gibi bakmana gerek yoktu...”
“O zaman sana sorayım. Öz ablam podyumda iddialı ya da aşırı şirin bir kıyafetle yürürken ben nasıl bir surat ifadesi takınmalıyım? Ha, eğer bu bir güreş müsabakası olsaydı işler değişirdi tabii.”
“Eminim pek çok elbise içinde harika görünürdü...”
Natsukawa ile bu konuda aynı fikirde olmamak canımı yakıyordu ama ablam hakkındaki algım öyle kolay kolay değişecek cinsten değildi. Yine de bir kardeşle uğraşırken hissedilenlerin bu olması gerektiğini düşünüyordum. Acaba idollerin kardeşleri, onları televizyonda dans ederken veya şovlarda görürken ne hissediyorlardı? Eminim bu durumdan çok daha karmaşık duygular içindedirler.
“Oha, inanılmaz...”
Başımı kaldırdığımda sahnede ışıklandırmaya göre renk değiştiren görkemli elbiselerin ve kıyafetlerin dizildiğini gördüm. Sahnenin arkasına gizlenmiş devasa bir afişe benzeyen nesne öne çıkarıldı ve dev bir ekrana dönüştü. Burada... hep böyle bir şey var mıydı?
“Sanırım başlıyor...!”
Ashida’nın heyecanlı sesiyle birlikte Amerikan pop müziği çalmaya başladı. Müziğin tanıdık geldiğini düşünürken, sahnedeki pembe ışıklar hareketlendi ve ekran yukarı doğru çekildi.
“Vay canına...!”
“Müthiş!”
Ekranda logo şeklinde ‘Kouetsu Fashion Collection’ yazıyordu. Bu işe bir servet dökülmüş olmalıydı. Festival hazırlıklarında yer almış biri olarak, bunu mümkün kılmak için nasıl destekçiler bulduklarını düşünmek beni korkutuyordu. Her şey o kadar profesyonel görünüyordu ki, Natsukawa ve Ashida’nın bu kadar heyecanlanmasına şaşmamalıydı. Neyse... Herkes eğlendiği sürece şikayet etmem için bir sebep yoktu. Kulübün bu samimi çabasını takdir etmem gerekiyordu.
Sahnenin kenarından, üzerinde papyonu ve elinde süslü püslü bir mikrofonla tanıdık bir kız belirdi. Bu nasıl bir konser havasıydı böyle? Sanırım kendisi okulun yayın kulübündeydi, giriş ve kapanış törenlerinin anonslarını o yapıyordu. Birkaç yıl sonra onu bir talk-show programında televizyonda görebilirdim. Fon müziği daha hafif ritimlere geçerken ışıklar normale döndü ve sahnedeki üst dönem öğrencisine odaklandı.
‘Tüm moda anlayışı yüzle başlar derler—ama gelin bu klişeye bir son verelim. Herkese iyi günler, ben bu etkinliğin sunucusu, Kouetsu Lisesi yayın kulübünden Kurahashi.’
Vay be, amma havalıydı. Tam bir radyo programcısı havası vardı. Kurahashi-paisen, o parti kıyafeti içinde istifini hiç bozmadan harika görünüyordu. Popülerliğinin sebebi muhtemelen bu ağırbaşlılığı ile kıyafeti arasındaki zıtlıktı. Belki de onu buna zorlamışlardı? Ama o mikrofonu tutuşu ve duruşu sanki bir sonraki şarkıyı anons ediyormuş gibiydi. Eminim içten içe çok heyecanlıydı.
‘Sürekli değişen moda dünyasında, okulumuzun kıyafet kulübü defalarca parmağında oynatıldı. Bu sabah televizyonu açtığınızda bile, oradaki trendlerin geçen yıl gördüklerimizden tamamen farklı olduğunu fark etmişsinizdir. Ancak yarının trendlerini belirleyen biz lise öğrencisiyiz. O yüzden, sevgili yetişkinler—bize ayak uydurabilecek misiniz?!’
Evet, bu resmen bir rock konseri gibiydi. Tüm salon heyecanla kükredi. Solumda, Natsukawa ve Ashida’nın ters tarafında oturan bir kız aniden yerinden fırlayıp “Evveeeet!” diye çığlık attı, az kalsın ödümü patlatıyordu. Tüm salon kızlar tarafından domine edildiği için kendimi dışlanmış gibi hissettim... En iyisi sessiz kalmaktı.
Sunucu Kurahashi’nin seyirciyi coşturmasının ardından, oylama hakkında kısa bir açıklama yapıldı ve eski müzik geri döndü. Görünüşe göre podyum nihayet açılıyordu.
‘İlk yarışmacımızla başlıyoruz—bir üçüncü sınıf öğrencisi! Geçen yıl kahverengi saçları ve Çin elbisesiyle karşımızdaydı—Takemoto Megumi-san! Boyunu gizlemeye bile çalışmadığı geçen yılın aksine, bu kez kısa siyah saçları ve uzun paltolu askeri üniformasıyla bizi onurlandırıyor! Ne büyüleyici bir manzara ama!’
Bu resmen cosplaydi! Sahneye çıkan üst dönem öğrencisi hiç de utanmış görünmüyordu; aksine tüm salona gülümseyerek endamını sergiliyordu. Bu özgüvenli tavrı, bu işe alışık olduğunu ve geçen yılki festivale de katıldığını belli ediyordu. Hatta ekranda o festivalden görüntüler oynatıldı, senpai’nin Çin elbisesi içindeki hali gösteriliyordu... Ooo, Çin elbisesi! Helal!
“D-Demek sistem böyle işliyor...”
“Cadılar Bayramı yaklaştı sonuçta. Öyle değil mi, Sajocchi?”
“E-Evet, doğru.”
Ashida’nın sözlerinden gelen o tarif edilemez baskı yüzünden cevabımı kekeleyerek verdim. Yanımda Natsukawa otururken bana şöyle sürpriz saldırılar yapmasan olmaz mı? Bu yüzden Natsukawa bana kaçamak bakışlar atıp duruyordu... Her neyse, gösteri daha fazla cosplayer tanıtarak devam etti; ikinci yarıda ise isim ‘Zamanın Ötesinde – Gündelik Üniversiteli Kızlar Edisyonu’ olarak değişti ki moda gösterisinin asıl kısmı muhtemelen buydu. Öğrenciler tarafından hazırlanan bir şov olduğu için kıyafet bütçesinin kısıtlı olacağını hayal etmiştim... ama şaşırtıcı bir şekilde, tüm kombinler mağazalarda görebileceğiniz türden profesyonelce seçilmişti.
“...”
“...”
Sağıma baktığımda hem Natsukawa’nın hem de Ashida’nın gözlerini dikmiş sahneye baktığını gördüm. Cosplay kısmının aksine, şimdi sahiden büyülenmiş gibiydiler. İkisini de daha önce günlük kıyafetleriyle görmüştüm ama bu bambaşka bir şeydi. Sanırım bu konularda hâlâ bir şeyler öğreniyorlardı. Gerçi sadece trend olanı alan biri olarak benim konuşmaya pek hakkım yoktu. Yine de, Sunucu Kurahashi bir sonraki modeli takdim ederken, bu fırsatı Natsukawa’nın yüzüne dilediğim kadar bakmak için kullanabilirdim.
‘Sırada birinci sınıf öğrencimiz Shinonome Claudine Marika-san var! İsminden de anlaşılacağı üzere kendisi Japon asıllı bir güzel; Fransız moda birikimini bugün üst dönemlerine meydan okumak için kullanıyor! Peki bu, zaferi göğüslemesine yetecek mi?!’
“Ah, işte orada.”
Tanıdık bir isim duymak dikkatimi tekrar gösteriye çekti. Ama arkadaş, o isim ne kadar uzun öyle. Sınavlarda bütün o ismi yazmak zorunda mı kalıyor? Hayal bile etmek istemiyorum. Japon asıllı olduğunu biliyordum ama bir de Fransız mıymış? Japoncayı gayet güzel konuşuyordu ama demek yabancı dilleri de sular seller gibi biliyordu... Neyse, dönem birincisinden beklenen de buydu zaten. Muhtemelen orada doğmuştu.
“Senden kendisine oy vermeni isteyen kız bu mu, Sajocchi?”
“Evet. Bir süredir tanışıyoruz, o yüzden ne giyeceğini merakla beklediğimi söyleyebilirim.”
“...Hıh.”
Birkaç kez görüşmüştük ve şu an onu sadece biraz sakar ve bir işe yaramayan zengin bir hanımefendi olarak görüyordum ama Batı kanı taşıdığı için tam bir model fiziğine sahipti. Şike gibi bir durumun içinde olma fikri hoşuma gitmese de, kazanmak için benim oyuma pek ihtiyacı olacağını sanmıyordum. Artık gerçek yeteneğini gösterme vaktiydi.
“Şimdi, bakalım ne—”
“Ha?”
Sahneye baktığım an düşüncelerim darmadağın oldu. Gözlerimi ondan alamıyordum; ilk dikkatimi çeken şey parıldayan sarı saçlarıydı. Omuzlarından dökülen soylu bir aura gibi, attığı her kendinden emin adımda saçları titiz bir ritimle dalgalanıyor, geçtiği yerde sanki ışıltılı tozlar bırakıyordu. Belki sadece havadaki toz zerreleriydi ama yaydığı cazibe, bu basit detayı bile kendine hayran bırakacak bir şölene dönüştürmeye yetiyordu.
"Vay canına..."
Sanırım ilk kez birini takdir etmek için böyle derinden iç çekiyordum. Omuzlarını açıkta bırakan, bileklerine kadar uzanan beyaz, balıkçı yaka örgü bir bluz giymişti. Topuklu kahverengi çizmeleri, zaten ince ve uzun olan bacaklarını daha da ön plana çıkarıyordu. Üstündeki beyazla zıtlık oluşturan kırmızı renkte bir kasket ve dökümlü kısa pantolonuyla kombinini tamamlamıştı. Ama her şeyden öte, dalgalı bir form verilmiş altın sarısı saçları varlığını çok daha güçlü kılıyordu. O an, sevimliliğin güzelliğe dönüştüğü o eşsiz ana kendi gözlerimle şahitlik ettim.
"Aman Tanrım..."
"Harika görünüyor..."
Karşılarındaki gerçek bir model edasıyla duran bu kız, Natsukawa ve Ashida’yı tamamen büyülemiş gibiydi. Çevremdekilerin ne hissettiğini merak ediyordum ama gözlerimi sahnedeki kızdan ayıramıyordum; anlaşılan hanımefendimiz işi bu sefer ciddiye almıştı. İster istemez hayranlığımı gizleyemedim. Kalbim, Natsukawa’nın bana ilk kez nazik davrandığı zamanki gibi hızla çarpıyordu. Ancak bu seferki heyecanım saf bir nezaketten ziyade, onun sergilediği olgun cazibenin bir sonucuydu. Hanımefendinin yaydığı enerji görmezden gelinemeyecek kadar büyüktü; sadece yürümesi bile tek başına devasa bir performansa dönüşüyordu.
"...Aa, 21 numara mı?"
"O numara levhası çok gereksiz olmuş!"
"Ama o olmazsa kimse ona oy veremez ki..."
Hanımefendinin cazibesine gölge düşüremeyecek kadar küçük bir ayrıntı olsa da, belinde asılı duran 21 numaralı levha hala göze çarpıyordu. Natsukawa’nın dediği gibi, oy toplamak için şarttı sonuçta. Diğer üst sınıfların da üzerlerinde farklı numaralar taşıyan aynı levhalardan vardı. Podyumun ucuna geldiğinde geri dönen hanımefendi, sarı saçlarını eliyle yana savurdu ve kendinden emin adımlarla sahnenin arkasına doğru ilerledi.
Vay be... Bu gerçekten başka bir seviyeydi. Gerçi bu güzellikle ne giyse yakışacağı aşikardı. Bir erkek olarak ben bile bu durumu kıskanmadan edemedim. Hanımefendi gözden kaybolunca yan taraftan başka bir kız çıktı ve podyuma yöneldi. Küçümsemek gibi olmasın ama, böylesine etkileyici bir gösteriden hemen sonra sahneye çıktığı için onun adına gerçekten üzüldüm. Aradaki fark çok barizdi. Tüm katılımcılar kendilerini gösterdikten ve giyim kulübü son bir kapanış şovu yaptıktan sonra ışıklar kısıldı ve normal fon müziği tekrar çalmaya başladı. Gösteri burada sona ermiş gibiydi.
"Bu kadar büyüleyici genç kız yan yana gelince, eminim beyler bugün göz bayramı yapmıştır. Ancak bugünkü işiniz henüz bitmedi. Bu 30 katılımcı arasından favorinizi oylamanızı rica ediyoruz. Ve sakın bir yere kaçmayın... Çünkü vaat edilen an geldi çattı."
Harikaydın Sunucu Kurahashi. Zihnimden ona onaylayan bir başparmak işareti çakarken, az önceki modellerin hepsi sahnede belirdi. Anlaşılan oylama vakti gelmişti. Sen de harika bir iş çıkardın hanımefendi. Benim bir numaram sensin.
"Sajocchi’nin favorisinden beklendiği gibi. Resmen büyülendim."
"Değil mi? Onu bu hale getirmek için çok uğraştım. Ama bu arada, favorim o değil."
"Kimseyi falan yetiştirdiğin yok senin..."
Natsukawa’nın lafı yapıştırmasıyla göğsüme keskin bir sızı saplansa da, akıllı telefonumu çıkarıp oylama uygulamasına girdim. Tasarım artık oy vermeye uygun hale gelmişti. İsimleri eklememişler sanırım... Ama neyse. Başka birine oy verirsem hanımefendi muhtemelen çok kızardı... Tabii bunu öğrenmesinin imkanı yoktu ama olsun. Zaten o istemese bile 21 numaraya oyumu verecektim. Bak, başarabileceğini biliyordum hanımefendi.
Natsukawa ve Ashida’ya kime oy verdiklerini sordum; onlar da tercihlerini hanımefendiden yana kullanmışlardı. Sanırım onların desteği daha çok aynı sınıftan, birinci sınıf öğrencisi olmasından kaynaklanıyordu. Keşke ben de onun gibi yarı Japon doğsaydım... Sajou Bouillabaisse Wataru. Kulağa ne kadar iştah açıcı geliyor... Sahi, Bouillabaisse ne demekti?
"Pekala, oylama süresinin sonuna geldik! Şu an oyları sayıyoruz, lütfen biraz bekleyin!"
"Rin-sama gibi tanıdık bir yüzün çıkmaması üzücü oldu."
"Çıksa bile kesin erkek kıyafetleri giyerdi. Bir kahya üniforması gibi mesela. Kızların şimdiden çığlık attığını duyar gibiyim."
"Kes şunu! Şimdi gerçekten görmek istiyorum!"
"Bir ara ona sorsam mı acaba?"
"Ciddi misin sen?!"
"Tabii ki. Aslında oldukça kafa dengidir."
"Üst sınıflarına hiç mi saygın yok senin...?"
Biz öyle böyle derken, fon müziği tekrar yükselmeye başladı ve ışıklar yeniden sahnede odaklandı. Modeller sahnenin arkasından teker teker çıktı; sarı saçlı yarı Japon hanımefendimiz yine tüm dikkatleri üzerine çekiyordu. Performansından memnun görünüyordu; bir elini beline koymuş, genişçe sırıtıyordu. En azından sonuna kadar o ciddi duruşunu korusaydın ya? Ancak kısa bir süre sonra, hanımefendinin salonda birini arıyormuş gibi etrafına bakındığını fark ettim.
"Beni mi... arıyor acaba?!"
"İmkansız."
"Pek sanmıyorum."
Hadi ama, en azından bir anlığına umutlanmama izin verin! Bizim bu gürültümüzü duymuş olacak ki, gözlerimiz bir anlığına çakıştı. Teknik olarak birbirimizi tanıdığımız için, ona sırıtarak bir başparmak işareti yaptım.
"Yalnız yüz ifadesi resmen 'seni değil' diye bağırıyordu, fark ettin mi?"
"Sadece utancını gizliyor. Ben anlarım."
"Kesinlikle öyle değil."
"Bu arada... O kız sanki biraz dik başlı görünüyordu..."
Karşımdaki soğuk ve sert gerçeği görmezden gelmeye çalıştım. Sevgili hanımefendimiz Romeo’sunu aramaktan vazgeçmiş gibiydi, artık sadece bir vitrin mankeni gibi poz veriyordu. Yine de hafiften keyfi kaçmış gibi duruyordu.
"Oyların sayımını tamamladık! Hadi sonuçları açıklayalım!"
Çevremizdeki uğultunun arttığını hissedebiliyordum. Herkes birinci kim olacak diye merak içindeydi. Ayrıca, benim algım ve değerlendirmem ortalama bir kızdan farklı olabilirdi; yani benim gözlerimi ondan alamamış olmam, onun kesin kazanacağı anlamına gelmezdi... Ama bakalım neler olacak.
"Bugün Kouetsu Lisesi’nin 49. Kültür Festivali ve karşınızda Kouetsu Moda Koleksiyonu! Bakalım hangi katılımcı bugünün kazananı rozetini göğsüne takacak?! İşte sonuçlar!"
Tüm salon karardı, ardından heyecanı körükleyen bir trampet sesi yükseldi. Işıklar seyircileri coşturmak için salonun dört bir yanında gidip geliyordu.
"Bu yılın kazananı—"
Trampetin son vuruşuyla birlikte, ışıklar sahnenin ortasındaki tek bir noktaya kilitlendi. O ışığın altında duran kişi—
"21 numaralı katılımcı! Bugünün galibi bir birinci sınıf öğrencisi! Shinonome Claudine Marika-san!"
"Oooooh...!"
Tezahüratlar ve alkış tufanı salonu inletti. Bazıları onaylarcasına ıslık çalıyordu. Görünüşe bakılırsa seyircilerin büyük çoğunluğu bu karardan memnundu. Tamam, ben de katılıyorum! Fiyuuut! Fiyuuut! Tamam, şimdi de biraz alkış!
"Harikaydı. Hiçbir hile hurda olmadan birinciliği kaptı."
"Eminim bunun için çok emek vermiştir."
"Seneye sen de katılacak mısın?" diye şaka yollu sordum.
"Ben... bilmem. Onu Aichi’ye bırakıyorum."
"Ha...?! Ama benim boyumla... hem o kadar insanın önüne çıkmak..."
"Sorun değil. Ben sana yüz kere oy veririm Natsukawa."
"Oylamada böyle sahtekarlık yapmamalısın...!"
Sahnede hanımefendi, yanındaki iki üst sınıf öğrencisi tarafından tebrik ediliyordu. Onlardan "Senin gibi bir birinci sınıfın bu kadar havalara girmemesi gerekir," tarzında küçümseyici bir yorum beklerdim ama herhalde hanımefendinin kıyafeti için ne kadar uğraştığını görmüşlerdi. Benim dünyamın dışında dönen bir mevzuydu herhalde. Sahnenin kenarından giyim kulübü başkanı belirdi ve hanımefendiye bir kupa takdim etti. Hanımefendinin gözleri bile dolmuş gibiydi. Arka planda neler yaşandı bilmiyorum ama en azından sonra gidip onu tebrik etmeliyim. Gerçi eminim o zaman o gıcık sırıtışıyla bana hava atacaktır.
"Onu hep beceriksiz ve hüzünlü bir zengin hanımefendi sanırdım ama... Ha?"
"Bekle, ne oluyor?!"
O anda salonun ışıkları tamamen söndü ve her yer karanlığa gömüldü. Bu kafa karışıklığının içinde etrafımızdaki gürültü artarken, birisi sağ koluma sıkıca yapıştı. Bu yönden geldiğine göre gelen sadece Natsukawa olabilirdi. Onu canım pahasına koruyacağım. Gelin bakalım piç kuruları, elinizden geleni ardınıza koymayın.
"Ooo, beklenmedik bir gelişme! Galiba işimiz henüz bitmedi! Kouetsu’nun tanrıçası bu etkinliğin böyle bitmesini istemiyor!"
Şimdi de tanrıça mı olduk? Bizi karanlığa gömen bir şakacıya daha çok benziyor. Salonun kapıları da kilitlenmiş gibi... Battle royale falan mı başlıyor yoksa? Benim için hava hoş, Natsukawa’yı korumak için hayatımı feda etmeye hazırım. Gelecek hayatta görüşürüz— Şaka bir yana, Sunucu Kurahashi’nin sözlerinden bunun en başından beri planlanmış bir sahne olduğu anlaşılıyordu. Muhtemelen bir konser sonundaki bis gibi bir şeydi. Ama bir moda şovundan sonra sürpriz olarak ne ekleyebilirlerdi ki...? Ünlü birini mi? Gerçek bir modeli mi? Yoksa bir seslendirme sanatçısını mı?
"Işıklar yeniden sahnede! Siyah perdenin arkasında bir şeyler gizleniyor! Acaba bizi ne bekliyor?!"
Ne oyunculuk ama. Katılımcılar hemen siyah perdenin önünde yer açtılar, bu da orada büyük bir şeyin —ya da birkaç kişinin— beklediği anlamına geliyordu. Siluetlerden bile bir şey seçilmiyordu. Bu kadar beklenti yaratmaları doğru muydu? Ya seyircilere şeker fırlatmak için oyuncak tabancalı yaşlı bir adam falan çıkarsa? Karizmayı tamamen çizerler— Ah, doğru ya, bu bir televizyon programı değil.
"Büyük ifşa vakti geldi! Bugünkü gizli sürprizimiz işte bu ekip—"
Belki bir komedyen grubudur? AKB46?! Canlı konser?! Bu kültür festivali harbiden çılgın işi! Asıl olay şimdi başlıyor! Beni heyecanlandırmayı gerçekten biliyorsun, kahretsin!
"...Öğrenci konseyinin değerli üyeleri!"
Benimle dalga mı geçiyorsun seni gidi aşağılık piç?! Fakat hayal kırıklığımın aksine, bu sürpriz sahneyi daha da hararetlendirmişe benziyordu; çünkü ablam ve yanındaki birkaç kişi daha belirdi. Perdeler tavana kadar çekildi ve hepsi aynı anda gün yüzüne çıktı.
“...Vay canına…”
Gözüme çarpan ilk şey, kar beyazı, parıl parıl parlayan bir gelinlik oldu. Sanırım televizyondaki bir diziden değil de, kendi gözlerimle canlı canlı şahit olduğum içindi ama üzerindeki o lüks ışıltı en az on kat daha baskındı. Terzilik kulübünün kafasına koyduğunda neler yapabileceğini gösteriyordu... Hayır, cidden, bunu gerçekten onlar mı dikmişti?
Gözlerimi gelinlikten ayırdığımda, ablamın her iki yanında, üzerlerindeki beyaz takım elbise, smokin ve hatta frak gibi kıyafetlerle o muazzam boylarını daha da ön plana çıkaran iki yakışıklı duruyordu. Her biri farklı bir tarz kuşanmıştı ve sanki bu kıyafetlerle doğmuş gibi görünüyorlardı. Daha içine kapanık olan Yuuki-senpai soğukkanlı bir ifade takınırken, oyuncu ruhlu Hanawa-senpai gülümsüyordu; ikisi de ablamın ellerinden birini tutmuştu.
“V-Vay be…!”
“Çok güzel…! Wataru, bak, bak!”
“Ah, evet… Bakıyorum zaten.”
Ashida ve Natsukawa heyecanlarını bastıramıyorlardı. Natsukawa, hayranlık duyduğu kişi sahnede belirdiği için sevinçten kendinden geçmiş, kolumu çekiştirip duruyordu. Bu çok tuhaf… Ablamın ne kadar goril ruhlu biri olduğunu defalarca anlatmaya çalıştım ama başaramadım… Dışarıdan bakan birinin ona neden bu kadar hayranlık duyduğunu anlamak zor değil elbette… Ama öz ablamı gelinlik içinde görmek nasıl bir his olmalıydı? Karmaşık duygular dedikleri şey bu muydu?
“N-Neye şahit oluyorum ben böyle…?!”
Burada neler dönüyor…
“Kouetsu’nun Kraliçesi, öğrenci konseyinin nadide çiçeği: Sajou Kaede-san! Kraliçemizin etrafındaki tüm güller döküldü ve o artık Kouetsu’nun Tanrıçası’na dönüştü! Nazik bakışlarını spor salonunun derinliklerine, sadece ileriye dikmiş durumda! Yanındaki dört yakışıklı beyefendi umurunda bile değil mi yoksa?!”
Spiker Kurahashi, o duygusuz ses tonunu korurken tüm salonu gaza getirmeye devam ediyordu. Yine de gözlerinin heyecandan neden o kadar fal taşı gibi açıldığını kavrayamadım. Bakışlarını takip edince hedefi buldum: Ablamın yüzü. Beklediğimden tam on yıl erken ulaştığı o "hedefe" varmışçasına sadece ileriye bakıyordu. Çoğu insan için bu, havalı ve asil bir güzellik gibi görünebilirdi ama asıl dikkat etmeniz gereken yer ağzıydı. Çünkü görebiliyordum… Dudakları gerçekleri fısıldıyordu!
“Beni. Oyuna. Getirdiler.”
“Ah…!”
Yüzünden okuduğum kelimeler bunlardı; sanki alnına siyah tükenmez kalemle yazılmış gibiydiler. Normalde onun bu perişan halinden zevk alırdım ama bu seferlik içimde bir sempati duyma isteği uyandı. Hatta acısını içimde hissedip inlemekten kendimi alamadım. Eminim o yoğun makyajın altında, utanç ve gazapla kızarmış gerçek yüzünü saklıyordu. Sizi gidi K4 çocukları, şimdi yandınız işte… Bu kadınla kimin aynı evde yaşadığını unuttunuz mu?! Bu patlayan silahın ucu eninde sonunda bana dokunacak!
“Aman tanrım! Hanawa-san’dan arkaik bir gülümseme! Üstüne bir de göz kırptı! Bu sırada Yuuki-san bir kahya pozuyla ona eşlik ediyor! Seyircilerin çığlıkları kesilmiyor! Bu… fan servis mi?! Vaaaay!”
Bana "Vaaaay!" deyip durma. Sanırım bu duygusuz spiker bile sınırına dayanmıştı. Şu an kızgınlıktaki bir dişi gibi görünüyor. Bahse varım eve gidip yatağına uzandığı an, aşık bir genç kız gibi bacaklarını havada sallayacaktır. Şahsen o, ablamdan çok daha tatlıydı.
“Wataru, bak! Bak! Ablan… Çok güzel!”
Asıl güzel olan sensin… Bunu sesli söylemek üzereydim ama koluma öyle bir yapışmış, beni öyle bir sarsıyordu ki bununla başa çıkmam imkansızdı. Bu harika bir şey. Natsukawa’yı heyecandan bu kadar kendinden geçmiş halde nadiren görürdüm. Biraz daha sars beni, olur mu? Gelgelelim, bu halinin sebebinin ablam olması… Kendi ablamı kıskanacağım hiç aklıma gelmezdi. O kadın… Yıllardır başaramadığım şeyi tek bir anda yapıverdi. Dürüst olmak gerekirse, o mutlak hükümdar bakışlarıyla tüm seyirciyi ezmeye kalksa bile umurumda olmazdı… Gerçi bu muhtemelen ortamı daha da coştururdu.
“…Hm?”
Gözüm sahnenin kenarına takıldı. Önceki modeller ve katılımcılar sevinçle alkışlıyorlardı; biri hariç. Sarışın bir kız, gözlerini yere dikmiş duruyordu ve bu haliyle kalabalığın içinde fazlasıyla sırıtıyordu. Doğru ya… Hanımefendi, ablamı her zaman aşkta rakibi olarak görmüştü, değil mi? Elbette ablamın öyle bir niyeti yoktu… Ama sevdiğin adamın başka bir kadının ters haremine dahil olduğunu görmeye zorlanmak kesinlikle iyi hissettirmezdi. Nedense ona karşı bir merak duymaktan kendimi alamadım; özellikle de podyumda olduğu anın tam tersi bir halde göründüğü için.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.