Güz Seması

Fotoğrafı görmek ister misin? Gönderebilirim. Göndermemi ister misin?

Lütfen gönderme.

Göndermesen iyi edersiniz.

İğrenç.

Herkese iyi olduğumu söyledikten sonra, gruptaki endişe dolu sesler yerini yavaş yavaş tatlı sert sataşmalara bıraktı. Eh, benim karakterim de öteden beri biraz çatlaktı zaten. Kızların beni aşağılama konusundaki asil tavırları ise hiç değişmemişti. Ağrı kesicilerin etkisinin geçmeye başladığını hissedebiliyordum. Ah, ah, ah...

Hemen ardından sohbet akışı, sınıftakilerin partide eğlenirken çekildiği fotoğraflarla dolup taştı. Keyiflerinin yerinde olmasına sevindim. Yaşadığım şu durumun onların neşesini kaçırmamış olması beni gerçekten rahatlatmıştı. Yine de insan biraz yalnız hissediyor... En azından biri bir video atamaz mıydı? Sadece o ortamın havasını solumak istemiştim...

Of ya...

Yatakta uzanırken duyabildiğim tek şey, muhtemelen o fotoğraflardaki şamatayla tezat oluşturan mutlak bir sessizlikti. Diğer yanıma dönüp kulak kabarttım ama sadece uzaktan gelen araba sesleri işitiliyordu. Yanlışlıkla yere düşürmemek için sağ elimdeki akıllı telefonu yatağın üzerine özenle bıraktım. İşler neden bu raddeye gelmişti ki?

Hı?

Sohbet penceresi hâlâ açık olmasına rağmen telefonum titremeye başladı. Biri beni aramaya çalışıyordu. Ekranı görmek için ağırlaşmış kolumu yukarı kaldırdım, ekranda yazan isim şuydu...

Natsukabglegh?!

Hiç beklemediğim bir ismi görünce yaşadığım şokla elim gevşedi ve akıllı telefon avcumun içinden kayıp gitti. Tam burnumun üzerine çarptı, bir an için gözümün önünde şimşekler çaktı. Demek öyle... Bugün bütün kısmetsizliğim beni buluyordu. Her şey şimdi taş yerine oturdu... Demek bunca şeyin arkasındaki gizli güç en başından beri sendin!

N-Natsukawa...?!

Tabii ki durum böyle değildi. Peşinden koşmayı daha yeni yeni bıraktığım zamanlarda bile benim için endişelendiğinden Yamazaki’den adresimi istemişti. Tam da Natsukawa’dan beklenecek bir incelikti bu. Burnumu ovarak acıyı hafifletmeye çalıştım, doğruldum ve aramayı kabul ettim.

A-Alooo?!

Telefonu kulağıma götürecekken ekranımda Natsukawa’nın o dünya güzeli yüzü beliriverdi. Hemen görüntülü aramaya geçeceğini tahmin edemediğim için sesimin tonunu ayarlayamamıştım. Sağ kolumu bir selfie çubuğu gibi uzatarak hemen kendime çeki düzen verdim. Ekranda beliren Natsukawa, bana endişeli bir bakış fırlattı.

İyi misin?

Asıl o benim lafım!

Son Dakika Haberi: Natsukawa öfkeliydi. Besbelli bir hata yapmıştım... Ama doğrusu neydi, onu da bilmiyordum. Çünkü bu durumdayken ne istiyorsun diye sormak çok daha kaba kaçardı. Şu an kelimeleri seçip tartacak durumda değildim. Doğru kelimeleri ararken kendimi bir anda gülerken buldum.

Ü-Üzgünüm, seni endişelendirdim mi?

Hem de nasıl! Sınıfa gelmedin, sonra üst sınıflardan hiç tanımadığımız biri eşyalarını almak için içeri daldı... Ve senin hastaneye kaldırıldığını söyledi...

...

Yüzümde karmaşık bir ifade belirdiğinin farkındaydım. Günün sonunda, Natsukawa yine Natsukawa’ydı işte. Her zaman ince düşünceli, başkalarını kollayan ve gerçekten çok tatlı bir kız. O kadar kusursuzdu ki içinde bulunduğum gerçeklikten şüphe etmeye başlıyordum. Belki de çıkışı olmayan bir sanal gerçeklik oyununa kısılıp kalmıştım. Ve yine de... Böyle mükemmel bir insanı bu kadar çok üzmüştüm. Ne diyeceğimi bilemedim. Ama tam da bu yüzden ona gerçekte ne olduğunu anlatamazdım.

İyi misin gerçekten?

Kameradan beni iyice incelemiş olmalıydı ki gözleri üzerimde yukarıdan aşağıya gezindi. Bu durum beni fena halde germişti. Karşı karşıya olmamamıza rağmen gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım.

Hey, kendini bana düzgünce göster.

Ah, tamam...

Bana kızmasından korkarak telefonu tekrar yüzüme doğrulttum. Gözlerini dikip beni süzmesinin sırası mıydı şimdi? Gerçekten utanmaya başlıyordum... Benim nereme bakıyordu ki böyle? Söylemesini isterdim. Çünkü önümüzdeki birkaç ay boyunca tüm dikkatimi oraya verecektim. Acaba kendimi beğenmiş bir poz versem bana kızar mıydı?

Çııığğk...?!

!

Kafamdan tehlikeli düşünceler geçerken Natsukawa bir anda irkildi, arkasından iki kol onu sarmalamıştı. Kamerası sarsıldı ve yüzünü göremesem de o sesin sahibini hemen tanıdım... Ashida’ydı bu. Kesinlikle Ashida olmalıydı. Lütfen o olsun... Eğer gelen bir erkekse gerçekten bayılabilirdim. Yalvarırım, o olsun...!

Sajocchi’yi kendine saklayan suçluyu yakaladım!

K-Kei...! Ben öyle bir şey yapmıyordum...

Selam Sajocchi. İyi misin...? Dur bir dakika, neden öyle rahatlamış görünüyorsun?

Ah, o elin...

Karşımda cilveleşen o bildik kız kıza çifti görmek içimi rahatlatmıştı. Tabii ki başka bir kız arkadaşı da olabilirdi ama bir piçin tekinin ona sarkıntılık etmeye çalışmadığını görmek beni mutlu etmişti. Ancak bu rahatlama sadece bir an sürdü, çünkü sol elimdeki o koca sargıyı fark etmişlerdi. En azından görünen sadece elimin sırtıydı.

Şey, gruptaki fotoğrafta gördüğünüz gibi işte. Dün temizlik yaparken biraz sakarlık ettim.

Ve sonra eline bir şey mi saplandı?

Evet. Aletlerden biri doğrudan... Şlakk! İşte böyle oldu.

Öğğ...

Canımın nasıl yandığını hayal etmiş olacaklar ki anlattıklarımı dinlerken ikisinin de gözleri kısıldı. Sizi endişelendirdiğim için üzgünüm... Ama bu halleri öyle sevimliydi ki. Belki de şu an onlardan bir öpücük koparabilirdim... Hayır, saçmalama. On yıl sonra geriye dönüp utançla hatırlayacağım karanlık geçmişime bir halka daha eklemekten başka işe yaramazdı bu.

Peki... Gerçekten iyi misin? Kalıcı bir hasar falan kalmayacak değil mi...?

Onu... Şimdilik kestirmek zor.

Anlıyorum...

Umarım hemen iyileşirsin!

Evet, ben de öyle umuyorum.

Benim için gerçekten endişelenmelerini görmek içimi gıkladı. Ama en azından bu kadarı endişelerini gidermeye yetmişti, artık partinin tadını çıkarabilirlerdi. Şimdi benim yerime de eğlenmelerini istiyordum.

Aradığınız için teşekkürler. Hâlâ karaokedesiniz değil mi? Eğlencenizi böldüğüm için üzgünüm.

Ha? Dur bir dakika...

Sadece benimle konuşarak vakit kaybetmeyin. Ashida, bana Natsukawa şarkı söylerken çekilmiş bir video göndermeyi unutma.

Ne dedin? Az önce bir tane çektik bile.

Ne? D-Dur bir dakika, çektiniz mi?! Benim bundan haberim yoktu!

Kek... heh... heh...

Ashida ekranda belirdi ve Natsukawa’nın tepkisine bakılırsa çoktan karaoke odasına geri dönmüştü. Natsukawa onun peşinden gitmekten vazgeçip gözlerini bana dikti.

Keyfin yerinde görünüyor bakıyorum?

Üzgünüm, tamam mı...

İlahi...

Şarkı söylerken birinin onu kaydettiğini hatırlamış olmalı ki yanakları kızardı ve bakışlarını kaçırdı. Demek öyle... Gerçekten şarkı söylemişti... Ah, bunu canlı canlı duymayı çok isterdim... Şu anki en büyük pişmanlığım bu olabilirdi.

Okula gelebilecek misin?

Kolay, kolay. Hallederim... Muhtemelen.

Pek emin konuşmuyorsun ama...

Onun bu bıkkın yüz ifadesini kaçıncı görüşümdü acaba? Airi-chan bile bu konuda onunla yarışamazdı herhalde. Ama ilk konuşmaya başladığımız zamanlara kıyasla yüzü epey yumuşamıştı. Sanırım bu telefon görüşmesi onu yatıştırmaya yetmişti. Bu da benim şansımdı.

Herkese iyi olduğumu söyle. Sen ve Ashida söyleyince kulağa daha inandırıcı gelecektir.

Evet... D-Dur bir dakika... Yani herkese seninle telefonda konuştuğumu mu söyleyeceğim...?

Sana güveniyorum. Durumun ciddi olduğunu düşünmelerini istemem.

E-Evet... Tamam... Öyle olur... Ah, doğru ya, Ichinose-san...

Hı? Ichinose-san’a ne olmuş?

Natsukawa’nın ağzından bir anda beklemediğim bir isim çıkınca şaşkınlıkla sordum. Onun eski iş kıdemlisi ve zihinsel babası olarak, neler döndüğünü merak etmeden duramazdım. Acaba o da mı karaokede şarkı söylüyordu... Vay canına, bunu duymak için canımı bile verirdim.

Ichinose-san... Partiye gelmedi.

Ha? Gerçekten mi?

Shirashi-san ve Okamocchan’ın onu davet etmek için ne kadar ısrar ettiğini hatırlıyordum... Ama onun karaoke gibi gürültülü yerleri sevdiğini hiç sanmıyordum. Bu işe pek hevesli olmadığını tahmin etmek zor değildi. Galiba onun için henüz çok erkendi... Dur bir dakika, Ichinose-san... Şey... Sanki bir şeyi unutuyor gibiydim...

Ah.

Efendim?

Yarınki tatil günümüzde onunla randevumuz vardı.

N-Ne?! Randevu mu?!

Natsukawa’nın şaşkın çığlığı kulaklarımı çınlattı. Sanırım o da bunu tamamen unutmuştu, bu yüzden hemen araya girip ortaya çıkmak üzere olan bu yanlış anlaşılmayı düzeltmeye çalıştım.

Onunla kitaplık almaya gideceğimize söz vermiştim. Ashida da bizimle gelmek istediğini söylemişti.

Anladım...

Kitaplık, alışveriş, randevu... Şey, galiba bu sol elle bu iş imkansız olacaktı. Ayrıca okula dönebilmek için yarın iyice dinlenmem gerekiyordu. Sol elimdeki sargıyla debelendiğimi görüp Ichinose-san’ın kendini kötü hissetmesini istemezdim. İnce düşünmeye çalışırken ne hale geleceğini şimdiden tahmin edebiliyordum...

Anlıyorum... Demek Ichinose-san bu yüzden demin seni arıyordu...

Ha?

Hey... Wataru? Ichinose-san’ı daha sonra arayabilir misin lütfen? Ootsuki-sensei’den haberi aldığı saniyeden beri bir tuhaf davranıyor...

T-Tamam... Ararım.

Söz veriyorsun, tamam mı?

Ichinose-san, demek öyle... Evet, hastaneye kaldırıldığımı duymak onu epey sarsmış olmalıydı. Yarınki randevu planına uyamayacağımıza göre, en doğrusu ondan özür dilemek olacaktı.

B-Bir de...

Evet?

N-Neden... Buna randevu diyorsun ki? Sadece onunla kitaplık almaya gidiyorsun, değil mi? Birlikte dışarı çıkıyorsunuz işte.

Öğğ...!

B-Bu mantık... Hayır, karşı cinsten çok yakın arkadaşlar bile tatil günlerinde dışarı çıktıklarında buna randevu denirdi. Bu terimi kullandığım için Ichinose-san’ın telaşlandığını görmek istediğimden falan değil yani, kesinlikle öyle bir şey yok. İnan bana.

Onunla ne yapmayı planlıyorsun ki?!

Daha bir şey söylemedim bile! Bir kızla bir erkek birlikte vakit geçiriyorsa bu bir randevudur!

Sadece tatil gününde buluşuyorsunuz! Birlikte bir şeyler satın alıyorsunuz, o kadar!

Ama buna pekâlâ randevu diyebilirsin!

Randevu dediğin şey, karşındaki kişiyle aranda... Öyle bir ilişki olduğunda yapılır! Y-Yanlış mı biliyorsun yoksa?

Ç-Çok acımasızsın...!

Buna göz yumamam. Daha fazla içini dökmesine izin veremem, Natsukawa-dono! Hayallerimi o gerçeklik kılıcınla böyle acımasızca doğrayamazsın! Üstelik bunu defalarca reddettiğin bir çocuğa söylüyorsun... Geçmişteki itiraflarımda bile neden bu kadar duygusal değildin ki? Bu durumdan galip çıkamayacağımı biliyordum. Natsukawa ile bu şekilde tartışmaya devam edersem kazanmamın imkansız olduğunun farkındaydım.

Neyse ne işte... Şu halime baksana, bu sakatlıkla yarın hiçbir yere kıpırdayabileceğimi sanmıyorum. O yüzden randevu mu dersin her ne dersen de, zaten iptal oldu.

Ş-Şey, hemen öyle somurtmana gerek yok ki!

Eksik olma. Karşısında diz çöktürdüğü bir kızla dışarı çıkmayı randevu sanan acınası bir zavallıyım ben. Bunların hepsi hak ettiğim cezalar. Solak Jinjinmaru’yum ben. İsminin hakkını veren o sızı gibi, canım fena yanıyor işte.

Ashida’ya söyle, ra... yani alışveriş işi iptal.

B-Ben o kadarını demek istememiştim...!

Günü erteleyebilir miyiz bilmem, bakacağız artık. Ichinose-san ile sonra konuşurum.

B-Bir saniye... Yani onunla başka bir zaman yine de alışverişe çıkacak mısın?

Eee, planı iptal ettiğim için en azından kendimi affettirmem gerek. Tabii artık yardımıma ihtiyacı yoksa o başka.

Anlıyorum.

Ichinose-san’ın beni davet etme sebebi, bir çalışanla tek başına konuşamamasıydı... Şimdi düşününce, gerçekten de pek randevu gibi hissettirmiyor zaten. Muhtemelen benim yerimde kim olsa kabul ederdi... Öğğ...

Şey... O gün geldiğinde... Sadece ikiniz olmak zorunda değilsiniz...

Her neyse, durum böyle. Siz partinin tadını çıkarın, olur mu? Okulda görüşürüz.

Ne? B-Bekle, ben öyle—

Gözlerim doldu, burnumu çektim.

Gece bitti, ertesi gün geldi. Yaşanan tüm o şeylerden sonra, aslında çok daha fazla uyumak istediğimi fark ederek uyandım; üzerimde korkunç bir uyuşukluk vardı. Yaralanmanın getirdiği ateş yüzünden sırılsıklam uyanmıştım. Bir gündür banyo yapmamış olmam da bu durumu iyice çekilmez kılıyordu. Kalan son enerjimi toplayıp annemin yaptığı pirinç lapasını yedim, hemen ardından ağrı kesicilerle ateş düşürücüyü mideye indirdim. İlaçların etkisiyle uykum tekrar geldi ve yatağa serildim... İşte şimdi buradayım.

Acaba...

Yatakta uzanırken kendi kendime mırıldandım. Liseye daha yeni başlamış olmama rağmen yağmur mevsiminde yataklara düşmüştüm, şimdi de güz vakti bu seviye bir sakatlık geçiriyordum... Bu işte bir terslik vardı. Ablamın beni hırpaladığı o insafsızca zamanlardan sapasağlam çıkmayı başarmıştım; dayanıklılık seviyemin yüksekliğiyle, çelik gibi vücudumla hep gurur duyardım. Güya üstün özelliklere sahip bir heriftim...

...Hm?

Akıllı telefonum titredi. Yeni uyandığım için yastığımın hemen yanındaydı. Saat öğleyi çoktan geçmişti, ekranda yirmiden fazla okunmamış mesaj duruyordu. Dün gece parti verdiklerine göre, muhtemelen benimle hiç alakası olmayan mesajlardı. Uygulamayı açtığımda birkaç kişiden doğrudan mesaj geldiğini gördüm.

Bunu kesinlikle dinlemek istersin diye düşündüm. Kendine iyi bak.

Ooooh...

Sınıf temsilcisi Iihoshi-san dün geceki karaokeden bir video göndermişti. Videoyu oynattığımda Natsukawa’yı mikrofonu iki eliyle sıkı sıkı kavramış, tüm gücüyle şarkı söylerken buldum. İşte bu. Her zaman istediğim şey buydu. Bu sayede ablama karşı yeniden savaşabilirdim...!

Al bakalım. Kıymetimi bil.

Ah, burada da var...

Yamazaki’den de benzer bir video gelmişti. Bu seferki videoda hem Natsukawa hem de Ashida vardı. İnsana gerçekten sadece tek bir dost yetiyordu...! Bu sefer harika iş çıkarmıştı. Ona bir şeyler ısmarlamalıydım.

...Ha?

Ve şimdi de sıra Matsuda’daydı. Sınıfta birbirimize yakın oturuyor olsak da neredeyse hiç konuşmazdık ama o bile bana Natsukawa’nın şarkı söylediği bir videoyu göndermişti. Üstelik bir önceki videoya göre farklı bir açıdandı. Benim için zahmete girip bunu kaydetmiş, hatta beni arkadaş olarak eklemişti... Ne kadar iyi bir insan. Sonrasında Yasuta, Iwata, Ogami ve kızlardan bazıları da Natsukawa’nın şarkı söylediği videoları yolladı... Bir dakika. Bunu gerçekten iyi niyetinizden mi yapıyorsunuz? Gönderilen videoların hiçbirinde uygunsuz tek bir açı bile yoktu. Üstelik hepsi altına başka hiçbir şey yazmadan sadece videoyu atmıştı, yani sanırım kibar olmaya çalışıyorlardı... Ama neden sanki telefonumun ekranını kirletiyorlarmış gibi hissediyordum?

...!

İçimde bir öldürme niyeti dalgası yükselirken diğer mesajları karıştırmaya devam ettim ve o ismi gördüm: Ichinose Yuu. Ichinose-san’ın abisi, Ayı Senpai.

Şimdi biraz daha sakinleşti. Vaktin olursa onu bir ara.

...

Bunu yazarken ne kadar çaresiz olduğunu hissedebiliyordum. Abilik damarı kabarmıştı işte, kız kardeşini çok önemsediği her halinden belliydi. Dün Natsukawa ile olan telefon görüşmem bittikten sonra Ichinose-san’a mesaj atmış, onu endişelendirdiğim için özür dilemiştim. Hemen cevap vermişti ama telefonda neredeyse hiç konuşamamıştık. Sesi o kadar bitkin ve cılız çıkıyordu ki ne dediğini anlamak bile zordu.

Onun yüzünden ağlayacağını hiç düşünmemiştim...

Durumunu öğrenmek için abisiyle iletişime geçmiştim. Söylediğine göre sakatlandığımı duyunca inanılmaz sarsılmış, alışık olmadığı bu durum karşısında büyük bir endişe ve korku yaşamıştı. Natsukawa’ya vardiyası olduğunu söylerken de yalan söylemiş olmalıydı. İşinin olmadığını söylediğini çok net hatırlıyordum.

...Oh be.

Kalbimin her zamankinden biraz daha hızlı çarptığını hissederek Ichinose-san’a konuşmak için müsait olup olmadığını soran bir mesaj attım. Bir dakika sonra kısa bir "Evet" cevabı geldi, ben de onu aradım. Telefon açıldığında o tanıdık ses tonunu duydum, aramayı kabul etmişti.

Şey... Görüşmeyeli bir gün oldu, Ichinose-san.

...M-Merhaba.

Şimdi daha iyi misin?

E-Evet...

Birlikte ilk çalışmaya başladığımız zamanlardaki gibi, olabildiğince nazik bir ses tonuyla konuşmaya çalıştım. Bu tavrım içimi nostaljik bir sıcaklıkla doldurdu. Karşılığında ise sabah yoklamasında adını fısıldayan bir öğrenci gibi utangaç bir ses duydum.

Seni endişelendirdiğim için üzgünüm, tamam mı?

H-Hayır, asıl ben özür dilerim... Sana hiçbir şey söyleyemedim bile...

Sakatlanmam tamamen benim hatamdı, o yüzden kafana takma.

...

Ama sanırım bunu söylemek yetmeyecek.

Ortam inanılmaz derecede gergindi. Sanki ilk çalışmaya başladığımız günlere geri dönmüştük. Aslında hiçbir zaman çok yakın olmamıştık ama aramızdaki duvarların yavaş yavaş yıkıldığını düşünüyordum. Şimdi mesafeli davranmak bizi birbirimize yakınlaştırmayacaktı... Ben de kararımı verip bir adım atmaya karar verdim.

Benim için endişelenmene çok sevindim... Ama gerçekten ağlanacak bir durum var mıydı ortada?

...!

Sesimin alaycı çıkmamasına dikkat ettim. Bu sayede Ichinose-san’ın gerçekte ne hissettiğini anlayabilecektim. Burada yanlış bir adım atmamalıydım.

S-Sakatlığın... iyi mi?

Evet, tamamen geçti.

Konu bir anda değiştiğinde hazırlıksız yakalanmıştım. Güçlü görünmeye çalışarak her şeyin yolunda olduğunu hissettirdim. Elbette günlük hayatımda ufak tefek zorluklar yaşıyordum ama ben bir erkektim. Kadınlara karşı zayıflık gösteremezdim.

Ama... Dün... söyleyemediğim şey buydu...

Efendim?

Özür dilerim.

Kafamın üzerinde kocaman bir soru işareti belirdi. Özür dilemesini gerektirecek hiçbir durum yoktu. Bu sakatlık karşısında bana nasıl davranacağı tamamen ona kalmıştı. Onunla bana iyi davransın diye arkadaş olmamıştım. Çünkü bu ne arkadaşlıktı ne de benim kurmak isteyeceğim bir bağdı.

Gerçekten çok naziksin, Ichinose-san.

H-Hayır...!

Nasıl yani?

Beni böyle aniden reddetmesi şaşırtmıştı. Kitaplarına nasıl davrandığını gördüğümde ne kadar nazik biri olduğunu zaten biliyordum. Elbette bu nezaket bazen zayıflığa dönüşüyordu ama o zaman da Ichinose-san olamazdı zaten. Şu anki karakterini oluşturan en önemli unsur buydu. Onun nazik olmadığını söyleyen hiç kimseyi kabul edemezdim.

Hastaneye gitmek zorunda olduğunu duyduğumda... İlk hissettiğim şey hayal kırıklığı oldu. Birlikte alışverişe çıkma sözümüzün suya düşeceğini düşündüm.

...

Ve... Böyle düşündüğüm için kendimden gerçekten nefret ettim. Seninle iletişime geçmek istesem de doğru kelimeleri... ya da doğru zamanı bir türlü bulamadım...

Şey, Ichinose-san?

Üstelik seni ziyaret etmek istesem bile hangi hastanede kaldığını bilmiyordum... Evinin nerede olduğunu da... Senin hakkında en ufak bir şey bile bilmiyorum...!

Ichinose-san.

Özür dilerim... Hiçbir şey yapamadığım için özür dilerim...!

...

Çığlıkları, Ichinose-san’ın kafasının ne kadar karışık olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Bunu çok iyi anlayabiliyordum. İnsan kendini dengesiz hissettiğinde, ne yapacağını veya nereye gideceğini bilemediğinde elinden hiçbir şey gelmediğini düşünüp kahroluyordu. Hele ki kendi duyguların karşı tarafla arana açıkça bir set çekiyorsa bu his daha da katlanıyordu. Benzer bir durumu ben de yaşamıştım. Çaresizlik içinde başımı öne eğmekten başka hiçbir şey yapamadığımı hatırlıyordum.

Yine de Ichinose-san bu duygularını kelimelere döküp bana doğrudan söylemişti. Gerçekten harika bir kızdı. Doğru kelimeleri bulmakta zorlansa da sonunda hepsini bir çırpıda dile getirmişti... Yaptığı şey çok zordu ama yine de bunun üstesinden gelmişti.

Buna çok sevindim, biliyor musun?

...Ne...

Çünkü bu, randevumuzu dört gözle beklediğin anlamına geliyor, değil mi?

Ha...?! Ah...!

Normalde bunun bir randevu olmadığını kabul etmem gereken an tam olarak buydu. Natsukawa’nın söylediği sözler hâlâ içimde yankılanıyor, bende iç kanamaya ve büyük bir hasara yol açıyordu. Ancak Ichinose-san ağlamaklı bir sesle "Randevuya gitmek istiyorum! Hüüü!" (Aslında böyle dememişti) diye haykırdığında içim öyle bir ısındı ki. Sol elimin, komedi mangalarındaki gibi yarına kadar tamamen iyileşeceğinden emindim artık.

Yalan mı söylüyorum?

Hııı... Hayır, şey... yani... tamamen yanlış sayılmaz...!

Bir gün bunu kesinlikle telafi edeceğim, tamam mı?

Ah...

O yüzden en azından bugünlük... Biraz dinlenmeme izin ver, olur mu?

E-Evettt...!

Sonuçta randevuyu iptal eden bendim. Bu kadar nazik bir kızın arkadaşım olması gerçekten haksızlık değil miydi? Bir dakika... Yani Ichinose-san iş dışındayken aslında bayağı tatlı bir kızdı, öyle mi?

Yarın okulda görüşürüz o zaman.

E-Evet. Hoşça kal...

Görüşürüz deyip telefonu kapattım.

Şimdi kendimi çok daha hafiflemiş hissediyordum. Hiçbir şeyin tamamen çözülmemiş olması canımı sıksa da en azından sol elimdeki acıyı unutmama yardımcı olmuştu. Sonuçta yine ilaç almıştım. Sanki harika bir rüya görecekmişim gibi hissediyordum, belki de biraz daha uyu... sam... mı... dı...?

...

...Merhaba.

...Ah, şey, selam?

Gözümün ucunda, karşılaşmayı hiç ama hiç beklemediğim biri belirdi. Odamda, şu an burada olmaması gereken bir kız duruyordu. Elimdeki telefon lacivert sweatshirt’ümün üzerine düştü. O darbenin etkisiyle nihayet boğazımdan bir ses çıkarabildim. Ancak tek bir kelime bile edemeden, odamın davetsiz misafiri Natsukawa, yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı bile taşımayan bir ifadeyle öne doğru bir adım attı ve masamın yanındaki küçük sehpanın üzerine plastik bir poşet bıraktı.

Natsukawa, senin ne işin var burada…

Seni ziyarete geldim.

Ah, teşekkür ederim… Zahmet etmeseydin keşke.

Plastik poşetten çıkanlar puding, spor içeceği, sebze suyu, pirinç topları gibi sıradan şeylerdi. Bir saniye, pirinç topları mı? Hem de streç filme sarılmış. Bunları o mu yapmıştı yani?

Bunlar…

Bunun rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu kavrayamadığım için gözlerimi bir yavaş yavaş gözüme bir tanrıça gibi görünmeye başlayan davetsiz misafire, bir de getirdiği yiyeceklere diktim. Gerçekten onun yapıp yapmadığını sormak üzereyken, sol elimde hafif bir sıcaklık hissettim.

Bu…

N-Natsukawa…?

Elimi havaya kaldırmadı, sadece iki eliyle sol elimi narince kavradı ve acı dolu bir ifadeyle aşağıya, sargılı elime baktı. Aldığım tıbbi müdahale öyle aman aman bir şey olmasa da konudan tamamen uzak biri bile durumun ciddi olduğunu rahatça anlayabilirdi. Yine de onun bu bakışı, sanki cildimin çok daha hızlı iyileşmesini sağlıyor gibiydi.

Çok acıyor mu?

Yani… Ağrı kesiciler tamamen kesmiyor tabii.

Çok sakarsın.

Değil mi? Bazen ben bile kendime inanamıyorum.

Sana davetsiz misafir dediğim için özür dilerim. Sen resmen bir tanrıçasın. Ömrümün sonuna kadar senin kulun köpeğin olacağım. Evet, odama senin için küçük tapınaklar kuracağım. Her gün bu pirinç toplarından adayacağım sana, ne olur bana ilahi gücünü bahşet, senin için gökyüzünde bir takımyıldız oluşturayım. Ekim ayında doğan tüm piçler, hadi iyisiniz, dua edin bana.

Özür dilerim.

Efendim?

Kendine iyi bak.

Bekle, Natsukawa?!

Boş poşeti kaptığı gibi hızla odadan çıktı. Onu durdurmaya fırsat bulamadım, merdivenlerden aşağı koştururken çıkardığı ayak seslerini duydum sadece. Her şey o kadar ani gelişmişti ki kafam durma noktasına gelmişti.

Neden özür diledi ki?

Şu randevu meselesini panikle reddettiği için mi acaba? Ama buna rağmen, yüzündeki ifade ve ses tonu fazlasıyla kararsız, boşlukta gibiydi. Bunun onu bu kadar kötü hissettireceğini sanmıyordum. Gerçekten ne için özür dilemişti?

Özür dilerim. Şu an… Aşk meşk işleriyle ilgilenmiyorum.

Yine mi aynı terane?

Bu sözleri kaçıncı duyuşumdu acaba? Natsukawa’yı kaç kez böyle acı dolu bir ifade takınmak zorunda bırakmıştım? Sarsılan, değişen, yön değiştiren kalpler… Bir şeyi çözdüğünü sanırken başka bir gizemin derinleşmesi… Sırf başkası uğruna bu yara bereye katlanmak… Güz semasının ardındaki sırrı çözmeye çalışmak tamamen beyhudeydi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.