Geç Kalan Pişmanlık

Hastaneye varalı yaklaşık bir saat olmuştu. Okuldakilerin çoğu temizliği bitirmiş, yavaş yavaş evlerinin yolunu tutmuştur diye tahmin ediyordum. Resepsiyon da kapandığından binaya giren çıkan pek yoktu. Komitede yardım edeceğim diye okulda normalden çok daha fazla kalmış gibi hissediyordum. Öyle ki, gerçekten eve dönüş kulübünde olup olmadığımı sorgulayacak raddeye gelmiştim. Şu an kesinlikle öyle hissettirmiyordu.

"İlaçları ben koyayım."

"Ah, peki..."

Hanımefendinin keyfi gözle görülür şekilde kaçmıştı. Sağ elime doğru uzandı. İçinde ilaç olan plastik poşeti bana uzattı. İki eliyle taşıdığı çantamın fermuarını açıp poşeti dikkatlice içine yerleştirdi. Yine de her zamankinden daha halsiz, bir o kadar da uysal görünüyordu; çünkü tüm bu yaşananlar tamamen akılalmazdı. Bir sonraki kelimelerimi dikkatle seçmeye çalışıyordum ki bunak benden önce davrandı.

"Sajou-sama, müsaade edin sizi eve ben bırakayım."

"Şey, o--"

"Buna hiç gerek yok!"

"Ha?"

Bu teklifi kabul etmek üzereydim ki, buram buram baskı kokan güçlü bir ses, bunakla benim sözümü kesti. Şaşkınlıkla sesin geldiği yöne baktığımda ablamı gördüm; ellerini beline dayamış, nefes nefese kalmıştı. Bu ani gelişmeyi anlamlandırmaya çalışırken arkasındakileri fark ettim. Yuuki-senpai ve revirdeki o süslü kıdemli kız... Sanırım adı Onitsuka-senpai idi. Bana gülümseyerek el sallıyordu ama bu durumda neden gülümsediğini çözmekte gerçekten zorlanıyordum.

"Tamao, çantamı tut."

"Tamamdır!"

Eyvah, bu bakışı hiç sevmemiştim. İçgüdülerim korku ve dehşetle çığlık atarken, ablam bunağın omzundan kavrayıp onu kenara itti. Sağ dirseğini kaldırdığını görünce, sol elimi hemen ablamla hanımefendinin yüzü arasına soktum.

"Dur yapma."

"...Neden."

Hızlı savunmam işe yaramış gibiydi, ablam yumruğunu daha fazla ileri götürmedi. Eğer o yumruk geri dönüşü olmayan noktayı aşsaydı, kendisi bile durduramazdı. Az kalsın yoğun bakımlık oluyordum. Bunak, muhtemelen onu durdurmak niyetiyle ablamın arkasında dikiliyordu ama yüzü dehşet ve soğuk ter içinde kalmıştı. Bugün tahtalıköyü boylamak istiyorsan aynen böyle devam et ihtiyar.

"...?!"

Ablam sargı bezine sarılı sol elime baktı, yüzünde saf bir öfke ve gazap belirdi. Öğrenci konseyi üyesine hiç yakışmayacak bir ifadeydi bu. Yumruğunu indirdi ve arkasındaki bunağa dik dik baktı.

"Onu böyle başıboş bırakmanın iyi bir şeye yol açmayacağını söylememiş miydim ben sana? Koca bir ömür devirmiş koskoca bunak bunun üstesinden gelemedi mi yani?"

"Şey... Hanımefendinin bunu kendi başına aşabileceğini ummuştum..."

"Sonuç da bu oldu, öyle mi?"

"Maalesef..."

Ablamın şikayet yağmuru karşısında bunak verecek cevap bulmakta zorlanıyordu. Konuşmalarından, bugünden önce de birbirlerini tanıdıkları anlaşılıyordu. Ablamın kendisinden katbekat büyük bir adama karşı takındığı tavra bakılırsa bu gayet doğaldı. Yine de fazla hırçındı ve daha fazla sessizlik içinde izlemeye dayanamazdım.

"Burada olduğumu bilmenize şaşırdım."

Durumun daha da kötüye gitmesini önlemek için konuyu değiştirmeyi seçtim. Yuuki-senpai de planıma ortak olarak lafa girdi.

"Seni göndereli yaklaşık bir saat oldu. Ama ne sen döndün ne de öğrenci konseyiyle görüşmek isteyen kişi. Ters giden bir şeyler olduğunu düşünüp odaya gittik; içeride kavga edilmiş gibi bir hâl ve kan izleri vardı. Araştırınca, bizi çağıran kişinin Marika'nın talimatıyla hareket eden bir okul görevlisi olduğunu öğrendik. Senin nerede olduğunu ararken Onitsuka, Kaede ile karşılaştı. Burada olduğunu öyle anladık."

"Kaede'nin aklı başından gitmişti, biliyorsun değil mi!"

"Ş-Şey, doğru..."

Öğrenci konseyi odasını o halde bıraktığımızı tamamen unutmuştum. Muhtemelen bir cinayet mahalline benziyordu. Odaya ilk girdiklerindeki yüz ifadelerini hayal edebiliyordum.

"Ayrıca güvenlik kameraları da olan biteni kaydetmiş, Kai bizi bilgilendirdi. Daha fazla açıklamaya gerek yok."

"Ah..."

"Wataru'yu yanımızda götürüyoruz."

"A-Ama bunu ailenize açıklamamız gerekir..."

Ablam, "Gerek yok. Hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Sadece bir daha asla ona yaklaşmayın yeter," dedi.

"..."

Bu tartışmayı durdurmak için elimi uzattım ama ne diyeceğimi bilemedim. Eğer bu sadece öfkesini kusmasından ibaret olsaydı bir dereceydi, fakat perde arkasında neler döndüğüne dair en ufak bir fikrim bile yoktu, bu yüzden dikkatsizce konuşamazdım. Üstelik bu onun üçüncü uyarısıysa, öfkelenmekte sonuna kadar haklıydı.

"Marika."

Ben ne yapacağımı bilemezken, Yuuki-senpai hanımefendiye seslendi.

"Sana daha önce söylememiş miydim? Ailemin aldığı kararlarla zincirlenmeye niyetim yok. Doğrudan söylemekten kaçınmıştım ama buna aramızdaki ilişki de dahil."

"Ah..."

"Ailenin varisi olarak kendi konumumun farkındayım. Bu yüzden Shinonome Ailesine, evlenmesek bile sizin hiçbir zarar görmeyeceğinizi zaten bildirdim. Çünkü bu köhne geleneklerin, ailelerimizi birbirine bağlı tutan asıl unsur olmaması gerektiğine yürekten inanıyorum."

"B-Ben sadece..."

"Bugünlük bu kadar konuşacağım. Ama hislerimi anlamanı rica ediyorum."

"...!"

Bu nişan onlara aileleri tarafından zorla dayatılmıştı. Hanımefendi için bu, yerine getirmek istediği bir sorumlulukken, Yuuki-senpai için ayaklarına vurulan bir prangaya dönüşmüştü. Bu durumda en aklı başında olan kesinlikle Yuuki-senpai idi. Geleceğinin anne baban tarafından bu derece belirlenmesi tamamen saçmalıktı. Ama bu duruşuyla... İster istemez ona hayran kalıyordunuz.

"...Bu kadar."

Bu sözleri arkasında bırakan Yuuki-senpai odadan çıktı. Sanırım hâlâ kibar olmaya çalışıyordu... Ama işe yaramamıştı. Yine de haklıydı. Kaç kez reddedildi gıkı çıkmadı diyen o canavarlardan biri olarak, bu kadarının şart olduğunu görebiliyordum... Tanrım, hanımefendiden önce ben ağlamaya başlayacaktım neredeyse.

"Gidiyoruz."

"D-Doğru..."

Ablam çenesiyle işaret ederek kalkmamı istedi. Yuuki-senpai'nin sözleri ve kararlılığı kafasını toplamasına yardımcı olmuş olmalıydı, çünkü eskisinden çok daha sakin görünüyordu. Bu durumda onun sözüne karşı gelmek kesinlikle ters teperdi, o yüzden peşine takılacaktım.

"...Ah."

Unutmuşum, çantam hâlâ hanımefendideydi. Şu an beni izleyen yüce Tanrım... Neden canımı bu kadar yakıyorsun? Böyle bir cezayı hak edecek ne yaptım?

"Şey... Hanımefendi."

"Ben... Ağlamıyorum...!"

"Şey..."

"Ağlamıyorum diyorum...!"

Çantama sıkıca sarıldı, uzun sarı saçları yüzünü örtüyordu. Yine de titreyen sesine bakılırsa, ne hissettiğini anlamak için dahi olmaya gerek yoktu. Ve o güçlü görünme çabası içeren sözleri, omuzlarımdaki sorumluluk hissini daha da körükledi.

"...Zaten gözyaşları sana hiç yakışmıyor."

Hayatına erkenden son vermeyi dilemiş olabilirdi ama yine de şu an karşımda duruyordu. Ve eğer bu, yeniden ayağa kalkması için ilk adımsa, daha önce düşünmeden sarf ettiğim o sözlerle bu yolu kapatamazdım. Şimdi çantayı ondan almakta hiç zorlanmadım. Bu hüznü taşıyamayan, kendi hisleriyle savaşan kızın yüzü kim bilir şu an ne haldedir. Bunlar çaresizliğin soğuk gözyaşları değil, ateşli bir tutkuyla yanan sıcacık yaşlardı. Her şeyin boşuna olduğunu düşünmesini istemiyordum. Çünkü pişmanlık, açmadan solan her aşkın bir parçasıdır; ama insanı olgunlaştıran ve sonrasında... gerçekten ışıldamasını sağlayan da yine bu pişmanlıktır. Eminim bir sonraki karşılaşmamızda, eskisinden çok daha göz alıcı olacaktır.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.