Birkaç saniye süren o tuhaf göz göze gelişin ardından Natsukawa, sanki suç kanıtını yok edermişçesine elindeki kurabiyeyi acımasızca ağzına attı. Hızla çiğnemeye ve yutmaya çalışıyordu. Şu an video çekmeyi o kadar çok istiyordum ki anlatamam. Hatta akıllı telefonum cebimdeyken kamera uygulamasını çoktan açmıştım bile.
“...!”
Niyetimi fazla belli etmiş olmalıyım ki Natsukawa bir an panikleyerek iki eliyle ağzını kapattı ve arkasını döndü. Evet, evet, kesinlikle çok tatlı. Kalbimin aynı anda üç atış birden sektirmesine neden oluyor. Bu işin hız koşusu yapılsa, kalp atışlarımı hızlandırma konusunda dünya rekoru kesinlikle onda olurdu. Natsukawa kurabiyeyi yutma işlemini bitirmiş olacak ki olduğu yerde hışımla dönüp sert adımlarla bana doğru ilerledi. Yüzünde hoşnutsuz bir ifade vardı. Acaba fırça mı yiyecektim?
“...”
“Vau!”
Natsukawa tek kelime etmeden sağ yumruğuyla göğsüme vurdu. Bu hareketten ziyade, vücuduma dokunmuş olması fikri bile ağzımdan küçük bir köpek yavrusuna benzer bir ses çıkmasına neden oldu. Lütfen, beni de sahiplenmez misin?
“...B-Ben işten kaytarmıyordum tamam mı...!”
“Ha...?”
“Ev ekonomisi kulübündekiler gayet iyi gidiyordu, çıkarken bu kurabiyeleri bana onlar verdi...!”
Sanki mazeret uydurmaya çalışıyor gibi bir hali vardı. Üzerinde Komite Üyesi yazan bir bandajın sarılı olduğu sol koluna ve belindeki telsize gözüm ilişti. Festivalde devriye gezeceğini söylediğine göre, muhtemelen şu an görev başındaydı. Anladım, yani etrafta kurabiye çiğneyerek dolaşamazdı.
“Peki, az önce neden bana vurdun?”
“Şey... neye yorum yapacağımı bilemedim. Kıyafetlerin mi, bana öyle dik dik bakman mı, yoksa neden tek başına olduğun mu... Hepsi bir araya gelince çok fazla geldi.”
“Anlıyorum, anlıyorum.”
Görünüşe göre o saldırı, biriken stresini boşaltma yöntemiydi. Hak veriyorum. Köpek kostümü giymiş bir tipin, seni gizlice kurabiye yerken yakaladığını düşünürsen, parmak basacak sayısız tuhaflık bulurdun. Ben olsam adamı direkt bir komite üyesine şikayet ederdim... Bir dakika, acaba tutuklanacak mıyım?
“Neden... Ne oldu da bu hale... Hem sen hangi tür köpek olmaya çalışıyorsun?”
“Irkını t-tam bilmiyorum... Alman çobanı falan mı acaba?”
Pijamamın kahverengi tüyleri ve karnımda beyaz bir lekesi var... Dur bir dakika, bu bir kostüm sonuçta. Yine de Natsukawa, emin olmak istercesine kostümün kumaşını çekiştirdi. En azından havalı bir köpek olmama izin ver... Alman çobanı iyidir, değil mi?
“Yine yalan söylüyorsu— Hm?” Natsukawa keskin bir bakışla başını kaldırıp gözlerime baktığında bir an duraksadı ve nefesi kesildi.
Eline hızla benden çekti, bir adım geri çekildi ve sanki kendini korumak ister gibi kollarını göğsünde birleştirdi. Onu bir kaşık suda boğmak, pardon, sevgiyle yutmak istediğim o kadar mı belli oluyordu? Haha... acıttı. Ardından Natsukawa, hislerimden habersiz bir şekilde bakışlarını kaçırdı.
“...Neden yalnızsın? Ichinose-san ve o alt sınıftaki kızla gezmen gerekmiyor muydu...?”
“Şey, ayrılmak zorunda kaldık çünkü... Ahhh!!”
“Ciyak?! N-Ne oldu...?!”
Kahretsin, Natsukawa ile laklak yapacak zaman değil! Yani, kendisi benim için hayatım kadar değerli ama şu an Sasaki’yi bulup onu Yuki-chan hakkında uyarmam lazım! Acele etmeliyim...!
“Natsukawa... Onu gördün mü?! Sasaki’yi gördün mü?!”
“Ha?! S-Sasaki-kun mu?” diye sorumu soruyla karşıladı Natsukawa.
Sasaki’yi ev ekonomisi kulübünden bir kızla gezerken görmüş olabilir. Bir süredir buralarda olduğuna göre, onlara denk gelme ihtimali oldukça yüksekti.
“Ona ne oldu ki?”
“5SF! (Felaketten beş saniye önce).”
“...Ha?”
“Ah, şey, yani...”
Kötü! O kadar baskı altındayım ki cevabımı en üst seviyede kısaltıp bir kısaltmaya dönüştürdüm! Her neyse, tek bilmem gereken onu bir yerlerde görüp görmediği.
“K-Kız kardeşi festival için buraya gelmiş de onu arıyorum.”
“Anladım...”
Sakin ol şampiyon. Burada panik yapmanın bir faydası yok. Belki Natsukawa, Yuki-chan’ın Sasaki’ye ne kadar düşkün olduğunu biliyordur. Ancak, küçük Sasaki’nin ne kadar büyük bir kız kardeş delisi olduğunu bildiğini sanmıyorum. Ondan yardım istemek için bunu şu an anlatmamın hiç sırası değil. Eğer anlatırsam, Yuki-chan’ın gazabı bir anda Natsukawa’ya yönelebilir. Natsukawa parmağını alnına koyup düşünmeye başladı ama sonunda bana karmaşık bir bakış attı.
“Üzgünüm, sanırım onu görmedim.”
“An... Anlıyorum...”
Panikleme. Sakin ol ve aramaya devam et. Bu özel bir etkinlik, bu yüzden kızın Sasaki’yi bir randevu için dışarı davet ederken tüm cesaretini toplamış olması büyük bir ihtimal. Eğer bugün gerçekten bir çift gibi olurlarsa, kültür festivalinin ikinci gününü sevgili olarak geçirebilirler. Belki de bu...
“Teşekkürler Natsukawa. Gitmem lazım.”
“Ah, ş-şey, bekle!”
Natsukawa’yı orada öylece bırakacak olmanın verdiği bir miktar pişmanlığa rağmen, aramaya devam etme kararı aldım. Ancak beni bırakmaya pek niyeti yoktu. Üstelik bunu yaparken oldukça çaresiz görünüyordu. Tanrım, bu beni o kadar mutlu ediyor ki. Sasaki’ye öncelik verme iradem bir anda yerle bir oldu. Tekrar ona doğru döndüğümde, Natsukawa’nın paniklemiş ifadesiyle karşılaştım.
“Şey, yani... o!”
“O...?”
“Kıyafetin... Yarın da mı giyeceksin bunu?”
“Asla.”
Bu soru beni çok hazırlıksız yakaladığı için hiç tereddüt etmeden açık sözlülükle yanıt verdim. Bunu istediğim için giymiyorum herhalde. Bırakın tatlı bir kız olmayı, yakışıklı bir genç bile değilim; neden kendimi toplum içinde gereğinden fazla küçük düşüreyim ki?
“O zaman... bir tane fotoğrafını çekmeme izin ver!”
“Ha? Bekle, neden telefonunu çıkarıyorsun... Affedersiniz sayın komite üyesi?”
Natsukawa telefon kurcalayarak yanıma sokuldu. Tam burnumun dibine kadar gelip durdu ve ekranı ayarladı. Panikten yüzü hafifçe kızarmıştı. Ona ne olmuştu böyle? Bir saniye, Natsukawa ile ilk özçekimimiz ben bu haldeyken mi gerçekleşecekti?! Ciddi miyiz?! Buna sevinmeli miyim üzülmeli miyim bilemedim. Bugün okula gelirken saçlarımı yeterince kontrol etmediğimi hissediyorum. Acaba bunu erteleyip üç saat sonra buluşsak olmaz mı?
“Şey, eğer o kadar çok istiyorsan, o zaman—”
“S-Sadece böyle dur!”
“Ha?”
“Öylece kal!”
Söyleneni yaptım ve kıpırdamadan durdum. Dahası, Natsukawa yanıma bile gelmedi; sadece önümde durup kamerayı bana doğrulttu. Şey, Natsukawa-san? Bu pozisyon biraz yanlış değil mi? Bu gidişle fotoğrafta sadece ben olacağım. Ancak ben daha tek kelime edemeden çoktan bir fotoğraf çekmişti. Sonra bir adım uzaklaşıp bir tane daha çekti. Bir dakika, bu anlaştığımız şey değildi, değil mi? Bekle, çekti mi bile? Az önce mi? Boydan mı? Özçekim değil mi? Sadece köpek kılığındaki ben mi?
“Şey... Natsukawa...?”
“Tamam... tamam...”
“Bana ‘tamam’ deyip durma... Sadece bir tane fotoğraf istememiş miydin?”
“Kadraja tam sığmadın da ondan.”
“Ah, doğru ya...”
Tek yapabildiğim başımı sallayıp duruma boyun eğmek oldu. Bir saniye, acaba tuhaf olan ben miyim? Kızların bu anlarda sosyal medyaya yüklemek için özçekim yaptıklarını sanıyordum. Şu anki rezil halimin bunun için biçilmiş kaftan olduğunu düşünmüştüm. Gerçi Natsukawa’nın kendisi zaten ortalığı yıkıp geçerdi, ben yanında sadece gereksiz bir teferruat olurdum herhalde. Düşüncelere dalmış halde başımı yana eğmişken, Natsukawa özür diler gibi bir ifadeyle yanıma yaklaştı.
“Şey, acelen varken seni burada tuttuğum için üzgünüm.”
“Yok, yani... Sorun değil, gerçekten.”
Tamam, işte fırsat. Durumu toparla ve gülümse. Eğer sadece beş saniyem olursa, yakışıklı bir gülüş bile sergileyebilirim. Ağzımın sol tarafını hafifçe yukarı kıvırmanın en iyisi olacağını düşünüyorum. Ortaokuldayken bunun provasını yapmıştım.
“Neyse, devriyeme dönmem lazım.”
“Ne... Ha? Bitti mi yani...?”
“Sonra görüşürüz.”
Natsukawa telefonunu kaldırdı ve uzaklaşırken bana el salladı. Her zamanki gibi kesinlikle çok sevimliydi. Onun fotoğrafını çekmek isteyen asıl bendim... Bekle, hayır. Gerçekten bitti mi? Özçekim yok mu? Ama... kalbim hala bunun özlemiyle sızlıyor. Sanki beni tam hız treni tepeden aşağı salınacakken indirmişler gibi hissediyorum. Şimdi ne yapacağım ben?
“......Ha?”
Natsukawa’nın sırtı gittikçe uzaklaştı. Ev ekonomisi odasından gelen o tatlı kokuyla birleşince, bu kare zihnime kazınan kendi fotoğrafım oldu.
Ahh... Natsukawa... Aaaaah, Natsukawa. Bir kez daha arkama baktım. Sadece birkaç dakika içinde kalbimi böyle avucunun içine alıp sonra da hiçbir şey olmamış gibi gitmesine izin vermeyen ne günahkar bir kadın bu. Başımın arkasındaki tüyleri o kadar çok çekiştirdim ki kopacaklar diye korktum. Bir an için Sasaki’yi tamamen unutup onun peşinden gitmek istedim. Ah, ne tuhaf. Bacaklarım sanki geri geri gitmeye başladı.
Ev ekonomisi odasının olduğu binadan geçip batı binasına doğru yöneldim. Buraya normalde pek yolum düşmediği için, sadece koridorlarda yürümek bile yeni bir şeyler keşfediyormuşum hissi veriyordu. Yanından geçtiğim sınıfların nedense büyüleyici bir havası vardı. Sanki pencere pervazları ve kapıları yapıldıkları günden beri tek bir gün bile eskimemiş gibiydi. Okulun bu binaya yatırdığı para miktarını düşününce, beklendiği gibiydi tabii. Bu okulda gerçek bir ayrımcılığın yapıldığı gerçeği şimdi şimdi kafama dank ediyordu.
Doğu tarafına mensup olabilirim ama ekipman ve benzeri konulardaki öncelikli muameleyle pek bir derdim yok. Sonuçta batı tarafındaki öğrencilerin ebeveynleri ve aileleri hatırı sayılır miktarda para bağışlıyor ve bazılarının bunu gerçekten iyi niyetle yaptığına şüphem yok. Ancak karşılığında dişe dokunur bir getiri olmazsa, zenginlerin paralarını sokağa atmak istememeleri de gayet mantıklı. Hatta bu yıl, bağış miktarının geçen yılki kültür festivaline göre azaldığını duymuştum.
Eğer ayrıcalıklı muameleye ulaşmak için adalet duygunu kaybedersen, neyin doğru neyin yanlış olduğunu kestirmek artık imkansız hale gelir. Doğal olarak işlerin asıl detayları nasıl yürüyor hiçbir fikrim yok, bu tamamen okulun vereceği bir karar. Bunu bilmek benim haddime değil.
“Aman Allahım, Yoshino değil miymiş bu? Ne kadar da acınası görünüyorsun.”
“……”
“Hey, Yoshino. Beni dinliyor musun?”
“…?”
Tanıdık bir ses duyunca arkamı döndüm. Karşımda, tam anlamıyla sarışın bir asilzade hanımefendi tipinde olan o kız duruyordu. Yanılmıyorsam yarı İngiliz’di ve bizim okulun Öğrenci Konseyi Başkanı Yuuki-senpai’nin nişanlısıydı. Adı Shinonome falan filan bir şeydi; aklımda kalan tek şey buydu. Bakışlarımız kesiştiğinde, inanır mısınız, bana gülümsüyordu. Ancak hitap ettiği kişi Yoshino’ydu. Yani ben değildim. Ben de ona şöyle bir "Selam, iyisin değil mi? Harika. Hadi eyvallah," der gibi bakıp yoluma devam etmeye yeltendim.
"Hey! Beni neden görmezden geliyorsun?! Shinonome Claudine Marika’ya karşı bu ne cüret!"
"Ş-Şey, haklısınız..."
Sarışın hanımefendi bir adım öne çıkıp yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Dürüst olmak gerekirse, tam adını pat diye söylemesi işime gelmişti. Bana öyle dik dik bakarken yaydığı baskı hiç de hafife alınacak türden değildi. Yabancı kızlar korkutucu oluyor... Ah, doğru ya, hazır üzerime gelmişken şu Yoshino-san’dan yardım isteyeyim de beni kurtarsın... Ha?
"Şey... Yoshino-san nerede?"
"Yoshino, sen ne saçmalıyorsun?"
Bana Yoshino diye seslenirken doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Bir dakika ya... Gerçekten beni Yoshino mu sanıyor? Pes yani, adımı nasıl bu kadar çabuk unutabilir? İnanamıyorum! Benim adım Sajou—
"...Ah."
Bir saniye dur bakalım. Bu kız ablamdan ölesiye nefret etmiyor muydu? Az kalsın ağzımdan adımı kaçırıyordum. Şu an bir köpek gibi göründüğüm için şanslıyım. Eğer üzerimde üniforma olsaydı, yakamdaki isimliği rahatça görebilirdi.
"Merhaba, ben Yoshino."
"Bunun gayet farkındayım. Tanrım... Kıyafetlerin tam da zeka seviyene yakışır cinstenmiş."
"I-Igh...!"
Ş-Şu kadına bak! Amma da büyük konuşuyor! Bilgin olsun diye söylüyorum, son zamanlarda dersler konusunda epey titizim! En azından tahtadakileri deftere geçiriyorum. Orada ne yazdığını ise... Daha sonra öğreneceğim herhalde, her neyse!
"Ş-Şey... Peki, bu naçizane Yoshino bugün size nasıl yardımcı olabilir?"
"Özel bir şey yok. Sadece ortalıkta dolaşan başıboş bir köpek yavrusuna sesleneyim dedim."
"Anlıyorum, o zaman bana müsaade..."
"Dur bakalım."
"Hadi ama..."
Sadece sesindeki baskı bile beni olduğum yere çivilemeye yetti. Yoshino’nun acelesi var hanımefendi. Arkamı döndüğümde, kollarını göğsünde kavuşturmuş, canı sıkkın bir halde beklediğini gördüm. Hangi üstünlük kompleksiyle böyle davrandığını bilmiyorum ama ona kulak vermek bir erkek olarak içgüdülerime işlemişti. Elimde değildi.
"E-Evet?"
"Yarınki sahne programından haberin var mı?"
"Sahne programı mı?"
Kültür festivalinin ikinci günü, okul tarafından belirlenen etkinlikler ve gösterilerle doludur. Öğrenciler spor salonunda toplanıp o programın büyük açılışını izleyerek eğlenirler, öyle derlerdi. Ben yönetim kısmında çalıştığım için bu durumdan tamamen haberdardım. Gerçi hiçbir kulüp ya da komitede yer almadığım için tek yapacağım şey izlemek olacaktı.
"Yani... Programda neler olacağını biliyorum en azından."
"O zaman dikiş kulübünün model yarışmasını da biliyorsundur, değil mi?"
"Evet, bir nevi moda defilesi gibi bir şey, değil mi? Merakla bekliyorum."
Lise öğrencisi oldun mu, insanlar senden kendi kararlarını vermeni bekler. Okul yönetimi festivaldeki etkinliklere pek karışmıyordu bile. Bu yüzden, epey dekolte göreceğimi umuyorum, evet.
"O halde bana oy vermeni istiyorum."
"Aa, siz de mi katılıyorsunuz?"
"Benim gibi bir güzelin katılmaması için hiçbir sebep yok."
Iyy, resmen şike yapmaya çalışıyor. Yoksa öyle değil mi? Karşılığında bana bir şey teklif edildiği de yoktu. Gerçi reddetmek için de bir sebebim yoktu hani.
"Zaten hanımefendi, genlerinizden gelen o muazzam sarı saçlarınızla kazanmanız garanti değil mi?"
"Elbette öyle. Ancak diğer üst sınıflar kendi arkadaşlarına ya da popüler öğrencilere oy verecektir, yani bu sadece bir beğeni oylaması değil. Ben de kazanmak için kendi yöntemlerimi seçmek zorundayım. Ayrıca, bana hanımefendi deyip durmayı kes."
"Peki..."
Demek istediğim, bu tarz etkinliklerde başrolü hep son sınıf öğrencileri kapardı. Daha alt sınıflardan biri katılsa bile, atmosfer kesinlikle kıdemli öğrencilere kayardı. Birinci sınıftayken kazananlar grubuna girmek bile başlı başına muazzam bir başarı sayılırdı.
"Eee, bana oy verecek misin?"
"Şey... Neden olmasın, veririm herhalde."
Etkinliğe katılan tanıdığım kimse yoktu, ben de zaten kime kanım kaynarsa ona oyumu atarım diye düşünüyordum ama böyle de olur. Zengin bir hanımefendi olsun ya da olmasın, bir kız benden oy istiyorsa bunu yapmamı engelleyecek bir şey yoktu. Üstelik beni üzerine kafa yorma derdinden de kurtarıyordu.
"Anlıyorum. Pekala. Gidebilirsin artık."
"Teşekkürler...?"
Beni peşine takılan sokak kedisini kovar gibi başından savdı. Huyunu suyunu bildiğim için buna pek bozulmamıştım. Aksine, sanki tamamen farklı bir dünyaya temas etmiş gibi hissediyordum. İşte modern toplum! En ufak bir direnç göstermek sadece aleyhime işlerdi, bu yüzden huzur içinde oradan ayrılmaya karar verdim. Zaten acelem vardı, neredeyse yine unutuyordum.
"...Hm?"
Yürümeye devam ederken aklıma bir düşünce takıldı ve tekrar arkama baktım. Hala kollarını bağlamış, mağrur bir ifadeyle duruyordu. Az önce yanında bir grup kız vardı ama şimdi, koskoca festivalin ortasında tek başınaydı. Bak sen, bugün yalnız mı takılıyor? Gerçi öyle olsaydı muhtemelen çok daha kasvetli bir ifadesi olurdu. Ancak Sasaki’yi bulmak için adımlarım hızlandıkça, hissettiğim o ufak sempati kırıntısı da hızla yok olup gitti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.