“N-Ne?! Kardeşler sevgili mi olabilirmiş?!”
“Tabii ki.”
“Hadi oradan, imkansız öyle bir şey.”
“O iş öyle değil...”
Doğrusunu söylemek gerekirse, Yuki-chan’ın Ichinose-san gibi kendi ayakları üzerinde duran biri haline gelmesini sağlamanın fena halde zor olacağını hissediyordum. Ichinose-san, kardeşlerin birbirine destek olması gerektiği gibi bir anlayışa sahipti; oysa Yuki-chan tüm bunları boş verip, kardeş olsak ne yazar modunda takılıyordu. Yine de ortaokul çağındaki bir kıza bağımsız olmasını söylemek biraz ağır kaçıyordu.
“Yuki-chan, ne hissettiğin ve ne yapmak istediğin senin özgürlüğün. Ancak Sasaki’ye yakın olan insanları incitemezsin veya tehlikeye atamazsın, anlaşıldı mı?”
“Doğal olarak insanlara bir şey yapacak değilim.”
“Primat türüne giren kadınlar da insan sayılıyor, tamam mı?”
“Hııı?”
“Bana öyle bakıp ‘hııı’ deme.”
“Hıh...”
Daha demin kıza yosma demişti, o yüzden Sasaki dışındaki herkesi insan altı bir varlık olarak görse şaşırmazdım. Sasaki’nin ne kadar popüler olduğu ve bu durumun Yuki-chan’ın yandere kişiliğini nasıl beslediği düşünülürse, çocuğun hala okula gelebiliyor olması bile mucizeydi. Ve Sasaki’nin ilgilendiği herhangi biri —yani Natsukawa— eninde sonunda Yuki-chan’ın gazabına uğrama tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Neyse, en azından gerçek yüzünü bize göstermekten çekinmiyor, bu da şimdilik işin o kadar ciddi olmadığını gösteriyordu.
“Bir an için çizgiyi aşabilir miyim?”
“Şu ana kadar konuştuğumuz her şey zaten çizgi dışıydı.”
“Ortaokulda havalı bulduğun hiç mi çocuk yok?”
“Ben kız okuluna gidiyorum.”
“Ah.”
Doğru ya... O da Sasaki-san gibi Mishirohama’da öğrenciydi. Zaten karşı cinsle tanışma ihtimali yoktu. Karma bir okula gitseydi, belki de Sasaki’den daha iyi birine rastlayabilirdi. Eğer ben erkek lisesine gitseydim Natsukawa ile asla tanışamazdım ve şu anki ben olmazdım.
“Neden bana öyle bakıyorsun... Karma okula gitsem de bir şey değişmezdi. Erkekler ‘kaka’ ya da ‘çüçük’ demekten başka bir şey bilmeyen veletlerden ibaret.”
“Önyargıları biraz kenara bırakalım, olur mu?! Senin bahsettiklerin ilkokul veletleri!”
“K-Kou-kun bile onlardan çok daha olgun.”
“Ah...” Ichinose-san kendi köşesinde acıyla inledi.
Kaka muhabbetini bir kenara bırakırsak, bir kızın ağzından o kelimeyi duyunca neredeyse kalp krizi geçirecektim. Ayrıca Sasaki-san’ın küçük kardeşi Kouta-kun’un istisnai derecede iyi yetiştirildiğini düşünüyordum. Eğer onun gibi bir ablam olsaydı, zaten asla öyle konuşamazdım. Güçlü kal, Kouta-kun. Bu arada, grubun en masumu Ichinose-san galiba? Bunu bir kenara not edeyim.
“Üstelik abiciğim, televizyondaki yakışıklıların saç modellerini taklit etmeye çalışan çoğu tipten çok daha yakışıklı.”
“Ggh...!”
Bu okula ilk başladığımda, ‘Acaba aslında yakışıklı mıyım?’ diye düşünüp saçlarıma jöleyle şekil verdiğim için bu laf tam bam telime bastı. Hele ki benden küçük bir kızdan duymak iyice koydu.
“Ayrıca! Abiciğimden daha havalı veya yakışıklı kimse yok! Bu yüzden ona böyle aşık olmam gayet doğal bir sonuç!”
“Hm...”
...Bir dakika. Bu, henüz her şey için geç olmadığı anlamına gelmez mi? Yuki-chan tam birine aşık olunacak yaşta ama abisi dışında hiçbir erkekle iletişimi olmamış. Bu yüzden karma bir okula gider ve başka çocuklarla tanışmaya başlarsa işler değişebilir. Hatta ilkokuldan beri görmediği bir çocukla karşılaşıp, birbirini unutmuş çocukluk arkadaşları tadında romantik bir hikayeye bile yelken açabilir.
Ve sonra, sonra... Kendi hislerini tam anlamadan “Olamaz! Benim sevdiğim tek kişi abiciğim!” derken, yavaş yavaş o çocuğa aşık olur, tatlı bir aşk filizlenir ve dopdolu bir gençlik yaşarlar... Tabii aynı şeyin Natsukawa ve benim aramda geçtiğini de hayal ediyorum.
Yuki-chan’ın önündeki gençlik yıllarını düşününce, belki de Sasaki ile arasına mesafe koymaya zorlamak için henüz erkendi. Aksine, böyle bir yöntem işleri daha da kötüye sürükleyebilirdi. Sadece, bir gün böyle biriyle karşılaşmasını umarak onu uzaktan izlemek en mantıklısıydı, değil mi?
“Tabii ki senin esamen bile okunmuyor, Sajou-san.”
“Bunu eklemene gerek yoktu. Mağlubiyet serime bir yenisini eklemeye ihtiyacım yok.”
“S-Seri mi...”
Girdiğim her savaşı acınası şekilde kaybetmiştim. Yakında ailemden özür dilemeye başlasam iyi olacak. Hatta artık yemeklerine bile ihtiyacım yok. Bana sadece biraz ekmek ve arada bir gülümseme verin, yeter. Cilt bakımına da gerek yok, banyo yapmasam da olur.
“Her neyse, biraz neşelenmene sevindim.”
“E-Evet...”
“...”
Sasaki-san sanki hiçbir şey olmamış gibi kafa salladı. Sanırım duyduğu her şeyi unutmaya çalışacak. Ben de öyle yapmak isterdim. Şaşkınlıktan ağzı açık kalmış Ichinose-san gibi olmak isterdim. Şans eseri, Sasaki ile aralarında henüz çılgınca bir şey yaşanmamıştı ve sandığımdan biraz daha sağduyulu çıkmasına sevinmiştim. Bu kadarıyla yetinebilirdim. Eğer onun karanlığı hakkında daha fazla şey öğrenirsem geceleri uyuyamazdım. Ve muhtemelen oradan sağ çıkamazdım.
“...Ha? Ne diye seviniyorsun ki? O yosmanın abiciğimi baştan çıkarma sorunu hala orta yerde duruyor.”
“Ve sen bu konuda hiçbir şey yapmayacaksın. O işi halletmek Sasaki’nin görevi.”
Nedense Sasaki’nin yüzünün kızarmasını bir kenara bırakırsak, aralarında bir şey olup bitmeyeceğine kendileri karar vermeliydi. Ben şahsen her girişimimde çuvallamıştım ama fırsat verilse bile ortaokul yıllarıma geri dönmek istemezdim. Geri dönsek bile, sınıflarımız farklı olduğu için Natsukawa ile dişe dokunur bir ilişki kurabileceğimizi sanmıyordum. Yine de eski benliğimi bu kadar ısrarcı olduğu için takdir etmem gerekiyor.
“Sasaki bir yana, sevdiği kıza engel olursan senden nefret eder.”
“Grrr...”
Bu saçmalıklar beni bile sinirlendiriyordu. Her gün bunlarla uğraşmak zorunda kalan Sasaki’yi düşününce, bıkkınlığına hak veriyordum. Ancak kız sadece Sasaki’ye sinir bozucu davranıyordu, başkalarına dert olmuyordu. Eğer Sasaki’den hoşlanan birine ya da Sasaki’nin hoşlandığı birine böyle davransaydı, o zaman Sasaki bile ona gerçekten kızardı.
“...Peki ya sen, Sajou-san?”
“...Efendim?”
“Bir ablan olduğunu söylemiştin, değil mi?”
Onunla tek bağım Sasaki’ydi ve yazışmalarımız genelde onun üzerinden dönüyordu. Ancak sürekli Sasaki’den konuşmak beni ağlatacak gibi hissettirdiği için araya başka konular da sıkıştırmaya çalışıyordum, ablamdan o zaman bahsetmiştim. Sevgili abisi dışındaki o nadir beş konudan biri olduğu için net hatırlıyordum.
“Ne...?! Sajou-senpai, senin kız kardeşin mi var?!”
“Var... Maalesef...”
“...Neden bu kadar... bitkin görünüyorsun?” Ichinose-san hala burada olduğunu hatırlatırcasına bir laf attı.
Beni suçlayabilir misiniz? Beni ağlattığı zamanların sayısı, mutlu ettiği zamanlardan kat kat fazlaydı. Sasaki-san benim ablam olabilir mi? Benden küçük olması bile umurumda değil. Düşüncesi yeter.
“Peki, nereden geldiği belirsiz elin herifi gelip ablanın dibinde bitse ne hissederdin?”
“Nereden geldiği belirsiz elin herifi...”
Bu tabiri bugün, hele de bir ortaokul öğrencisinin ağzından duyacağımı hiç düşünmemiştim. Eh, Sasaki’ye yaklaşan tüm kızları böyle görüyor olmalıydı. Belki de kafasında daha modern bir tabir kullanıyordu? Her neyse, ablama birinin yaklaşması... Sadece K4’ü düşünebiliyordum. Ama onlar bizim yaşımızdaki çocuklardan ziyade üniversite öğrencisi gibiydiler.
“Nasıl biri olduğunu bile bilmiyorsun ama bir bakıyorsun ablanla çıkmaya başlamışlar. Endişelenmez miydin?”
“Yoo.”
“Yapma lütfen, çekinmene gerek—”
“Şaka yapmıyorum.”
“Öz ablan, değil mi?”
“Aynen öyle.”
“Hiç mi bir şey hissetmezsin...? Olamaz öyle şey...”
“Ama durum bu.”
“Zerre kadar bile mi...”
“Hayır.”
“...Gerçekten mi?”
“Hatta birinin onu nihayet başımdan almasını umuyorum.”
“Yalan söylüyorsun!”
Hayır, ciddiyim. İçtenlikle böyle hissediyorum.
“İmkansız. Bu doğru olamaz.”
Bana ailesinin katiliymişim gibi bakarak söylediklerimi reddetmeye devam etti. Vallahi sonunda kendine gelmesine çok sevindim. Mücadele gücü eskisiyle kıyaslanamazdı bile. Yuki-chan’ın bu saçma aşkını kim düzeltebilirdi ki? Gerisini okul aile birliğine ya da polise bırakıyorum.
Biraz neşesi yerine gelsin diye Yuki-chan’ı bizim sınıfa götürmeye karar verdik. Başta biraz tereddüt etti ama Sasaki’yi görebileceğini duyunca aniden uysallaştı ve tipik bir tsundere lise kızı gibi “H-hıh! Beni davet ettiğin için geliyorum sanma!” dedi. Yine de tuhaftı... Sözlerinde zerre samimiyet hissetmiyordum.
Sınıfın penceresinden Sasaki’yi gördüğü an, kelimelerle tarif edilemez bir çığlık atıp telefonuna sarıldı ve seri şekilde fotoğraf çekmeye başladı. Yaydığı o muazzam baskı yüzünden, sonunda bizi salana kadar istediğini yapmasına izin vermekten başka çaremiz kalmadı. Ve kendi kendime onunla bir daha asla işim olmayacağına yemin ettim. Sasaki, Yuki-chan’ın geldiğini fark edince yüzü anında buz kesti ki bu da beklenen bir tepkiydi.
“Epey geç oldu ama... Ne dersin Sasaki-san? Sen de katılmak ister misin?”
“Hayır, sağ ol...”
Bulmaca Turnuvası pek ilgisini çekmiş görünmüyordu. Genelde her şeyden bir sevinç payı çıkaran Sasaki-san söz konusu olduğunda, bu tavrı beni sahiden şaşırtmıştı. Muhtemelen Yuki-chan meselesi ve onun okulda tanıdığı halinden ne kadar farklı olduğu gerçeği kafasını allak bullak etmişti.
Tam o esnada Ichinose-san, sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi Sasaki-san’ın yanında dikiliyordu. Durumu bilmesem, bugün olan biten her şeyi zihninden silip attığını söyleyebilirdim. Ne muazzam bir savunma mekanizması ama... Onu suçlayamıyorum da. Yaşananlar herkes için hazmetmesi zor şeylerdi.
Belki de biraz ara vermeliydik. Hepimiz birbirimize bakıp sessizce bu kararda uzlaştık.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.