Festival Öncesi Beklenmedik Bir Yol Arkadaşı

"Oho..."

Bu yılki kültür festivali için hazırlanan, beklenmedik derecede kalın broşürü incelerken ağzımdan bir hayranlık nidası döküldü. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, sahne arkasında yönettiği idollerin gelişimini izleyen bir prodüktör gibi görünmüş olmalıyım. Hazırlık komitesine yardım etmiştim ve kendi emeğimi küçümsemek istemezdim ama bu devasa programı görünce, üstlendiğim rolün sandığımdan çok daha ufak kaldığını hissettim.

Kouetsu Lisesi'ndeki festivaller, sıradan bir lise festivaline kıyasla genellikle çok daha görkemli geçerdi. Gerçi şimdiye kadar kendi okulumunkiler dışında başka bir festivale gitmediğim için diğer okullarla bir kıyaslama yapamıyorum. Yine de önümüzdeki iki gün boyunca gerçekleşecek etkinliklerin çeşitliliği karşısında biraz şaşkına dönmüştüm.

Biz birinci sınıflar olarak bilmece turnuvası veya dinlenme alanları gibi daha mütevazı işlerle ilgileniyorduk ama ikinci ve üçüncü sınıfların planları tam bir çılgınlıktı. Boş sınıfların kafelere ve daha nicesine dönüştürülmesini izliyordum.

"Pekala herkes! Yarın için zinde olmak adına artık eve gitme vakti! Eve dönerken yollarda sorun çıkarmayın, sağa sola sapmadan doğruca evinize gidin!"

Tam bir eğlence parkına gitmeden önceki geceymişim gibi heyecanlanmaya başlamıştım ki sınıf öğretmenimiz Ootsuki-chan'ın sert uyarısı havayı bir anda dağıttı. Bu kadın medyum falan mı? Az kalsın en yakındaki markete uğrayıp gece boyu oynamak için bir oyun alacaktım. Beni uyardığı iyi oldu.

"Sen de en az bizim kadar heyecanlısın Ootsuki-chan!"

"Aman be! Beni ifşa etmesene!"

Yamazaki’nin bu çıkışı Ootsuki-chan’ın daha da telaşlanmasına neden oldu. Kendi tarzıyla o da gerilmişti herhalde; bir aksilik çıkmamasını umuyordu. Böyle zamanlarda alışılmışın dışında davranmak, genelde felakete davetiye çıkarmakla eşdeğerdi... Bu yüzden sanırım denileni yapacağım. Büyük festivalden hemen önceki gece sabahlamak biraz riskliydi. Kendimi ertesi sabah uyuyakalırken görebiliyordum.

"Tamamdır, herkes dikkatli olsun. Programı da aklınızdan çıkarmayın!"

Sınıf başkanı Iihoshi-san’ın son çağrısıyla hepimiz dağıldık. Tabii bazıları sanki dünya umurlarında değilmiş gibi gülmeye devam ediyor, karaoke için sözleşiyordu ama insanların huyu buydu işte. Ootsuki-chan’ın bu durumdan pek hoşlanmadığı, seyiren kaşlarından belli oluyordu... Fırsatım varken eve kaçsam iyi olacaktı.

"Yarın görüşürüz Natsukawa. Ootsuki-chan her an kontrolden çıkabilir, bence eve çabuk git."

"Ha?"

Ootsuki-chan'ın öfkesi hiç çekilmiyordu... Geçen hafta boyunca sürekli bir asık suratlıydı ve bu durum bir türlü bitmek bilmemişti. Yine de güzel bir şeyler olduğunda neşelenmesini beklersiniz, değil mi? Yanlış. Heyecanlanır, bir hata yapar, sonra da müdür yardımcısından azar işitirdi. Sonuç olarak da gelip bize dert yanardı. Tam bir cehennem azabıydı. Yine de Ashida gibi kulüp üyeleri yakın zamanda eve gidecek gibi görünmüyordu. Onlara bakınca pek bir şey yapmıyormuşum gibi geliyordu.

Öğrenci konseyine, disiplin kuruluna ve kültür festivali komitesine yardım etmiştim; aksi takdirde okuldan sonra canım sıkıntıdan patlardı. Normalde okuldan sonraki boş vaktinizi bir sürü işin doldurmasından nefret edersiniz, değil mi? Neden bu kadar çok çalıştığımı ben de merak ediyordum.

Koridor boyunca ilerleyip ana kapıdaki ayakkabı dolaplarına yöneldim, yol boyunca kulağıma bir sürü konuşma çalındı. Karaoke, bowling... Herkes büyük gün öncesi gergin— Aslında hallerinden gayet memnun görünüyorlardı. Festivalden önceki gece insanlar her zaman bu kadar heyecanlı mı olurdu? Belki de erkenden uyumak istediğim için aykırı olan bendim?

"Buralarda tek kişilik bir karaoke odası var mıydı acaba...?"

"Doğruca eve gitmelisin...!"

"Oha?!"

Tam dolapların önüne gelip telefonumdaki uygulamadan yakındaki tek kişilik karaoke yerlerine bakacakken, birinin dibimde konuşmasıyla yerimden sıçradım. Şokun etkisiyle yanlışlıkla "tek başına koala" diye aratmıştım, bu da beni üzdü. Cidden, hangi vicdansız o zavallı koalanın yapayalnız kalmasını ister ki...!

"...Ha?"

"Yollarda oyalanmamamız gerektiğini söylemişti, değil mi...?"

"E-Evet... Kusura bakma."

"Ö-Özür... dilemene gerek yok..."

Evet ama... Şey... Ne? Natsukawa neden buradaydı? Hem neden nefes nefeseydi? Lütfen saçlarını düzeltir misin, aklıma garip şeyler geliyor. Platonik aşkımın bu alışılmadık halini doya doya izliyordum ki derin bir nefes alıp başını kaldırdı ve bana baktı. Bu tuhaftı. Ben vedalaşırken o hala çantasını toplamıyor muydu?

"Bayağı hızlı gelmişsin. Gitmen gereken bir yer mi var?"

"Şey... Hayır, pek sayılmaz..."

"?"

Natsukawa bakışlarını kaçırıp kendi kendine mırıldanmaya başladı. Kendimi tuhaf hissettim ve telefonuma baktım; ekranda az önceki "tek başına koala" araması duruyordu. Karşıma "Yalnız koala arkadaş ediniyor" diye bir video çıktı. Belki de dünya son baktığımdan beri daha güzel bir yer olmuştur. Telefonu kaldırıp tekrar Natsukawa’ya baktım. Ciddi bir ifadeyle bana bakıyordu, bir eliyle aşırı uzun gelmiş olan kolunu göğsüne bastırmıştı.

"Eve beraber gidelim mi?"

"Ah, olur."

...Ha? Bir saniye, ne? Cidden bunu mu söyledi? Sesini o kadar net duydum ki yanlış anladım deyip geçiştiremiyorum. Belki de ben o yalnız koala değildim...?

"Gerçekten mi...?"

"Ne... Neden teyit etme gereği duyuyorsun ki...?"

"Hayır, şey, sadece arkamdan koşturarak gelme sebebin bu mu diye merak ettim de."

"Ha...?!"

Ah, kahretsin. Bunu düşünmek için artık çok geçti. Ne diyorum ben, imkanı yok. Beklendiği gibi, Natsukawa hemen yüzünü çevirdi. Ablamın o sert ve istem dışı derslerinden sonra, aklıma gelen her şeyi öylece yumurtlamamam gerektiğini öğrendiğimi sanıyordum ama galiba hiç akıllanmayacaktım.

"...E-Engel mi oluyorum?"

"Tabii ki hayır. Hadi gidelim."

"Aman be... Şimdi de aşırı sakinleştin..."

Biraz somurtarak ve yenilmiş bir edayla dışarıda giyeceği ayakkabılarını geçirdi. Beni beklemeden gidecekmiş gibi hissettiğimden, aceleyle terliklerimi dolaba tıkıştırdım. Bir şekilde bu durum çok tuhaf hissettiriyordu. Okul çıkışı kalabalık ayakkabı dolaplarının önünde beklemek, birileriyle eve dönme hazırlığı yapmak... Ve ben de bunun bir parçasıydım. Üstelik Natsukawa gibi biriyle eve dönüyordum.

"Düşünüyorum da, gerçekten baş başa eve ilk gidişimiz, değil mi?"

"Ne...? Ama daha önce..."

"Şeyi diyorum... Şimdiye kadar yanımızda ya Ashida olurdu ya da geç olduğu için yolumuz kesişirdi falan filan. Ders çıkışı ilk defa baş başa eve dönüyoruz."

Bunun dışındaki her seferde ya onun peşine takılmıştım, ya onu beklemek için eve gidiyordum ya da gizlice arkasından takip ediyordum... Bir saniye. Bu gerçekten sapık gibi tınlıyor, değil mi? Kafam daha da karıştı. Neden beraber gitmeyi teklif etmişti ki?

"Gerçekten aniden oldu bu. Kararını ne değiştirdi?"

"Şey..."

Cidden, eskiden ne kadar garip bir piç olduğuma inanamıyorum. Polisin şimdiye kadar kapıma dayanmamış olması mucize. Attığım her adımdan şüphe duymaya başlasa hiç şaşırmazdım. Yine de bunlar birkaç ay önceki meselelerdi, belki de düşünerek vakit kaybediyordum. Sadece Natsukawa’yı daha fazla incitmek istemiyordum ve bunu bir daha yapmaya hiç niyetim yoktu.

"Ç-Çünkü..."

"Evet?"

"Bugün... sen ve Kei bütün gün konuştunuz..."

"Evet...... Öyle mi?"

Ha...? Beklediğim cevap bu değildi. Ben daha genel bir anlamda sormuştum... Ama o sadece bugünü mü kastediyordu? O zaman... Evet, bizi arkadaş olarak görmesi o kadar da tuhaf olmazdı. Bu beni biraz rahatlattı da. Yoksa sonra acısı fena çıkardı.

"Böyle karşılıklı bilmeceler paylaşmanız... Haksızlık."

"Ooo..."

Uzun kollarının arasından hafifçe çıkan eli sağ bileğime uzandı ve nazikçe kavradı. Beklediğimden daha terliydi ama teninin sıcaklığı doğrudan bana geçti. Tamam, boşver. Geçmişin önemi yok. Ben şu anı yaşıyorum. Ve eğer şimdi tadını çıkarmazsam, asla mutlu olamam. Geçmişte yaptıklarımı geri alamam ve eğer o artık bunlara takılmıyorsa, ne fark eder? Düşünmeyeceğim, sadece içinde bulunduğum bu inanılmaz şanslı anın tadını çıkaracağım.

"Natsukawa."

"Efendim..."

"Parmakların sandığımdan çok daha zarifmiş."

"...?!"

Başparmağımı Natsukawa’nın sol elinin parmakları üzerinde gezdirip sıcaklıklarını hissettim. İçimden geçen samimi izlenimi dile getirdiğimde, Natsukawa bir an soluksuz kaldı ve elini hemen geri çekti. Beni iğrenç bulsa bile, bu an benim mutluluğumdu. Görünüşe bakılırsa, o kadar büyük laflar etmeme rağmen gram değişmemiştim; sadece boş konuşuyordum.

Natsukawa o sol elini göğsünün önünde sıkıca tutup sessizleşti. Sadece inanamıyormuş gibi şaşkınlıkla yüzüme baktı. Sessizlik içinde geçen birkaç saniyenin ardından yüz ifadesi ve rengi yavaşça değişmeye başladı. Onu kızdırdığım için mi böyle oldu bilmiyorum ama yine de—

"Hadi, gidelim mi?" diye sordum sakince.

"......Evet."

Ana girişten dışarı adımımı attığımda arkamdan gelen o cılız sesi duydum. Ana kapıyı geçtikten sonra Natsukawa ile yan yana yürümeye çalıştım ama bir şeyi fark ettim. Hızıma tam olarak ayak uyduramıyordu. Sebebini anlamak için bilerek yavaşladığımda, gözünün ayaklarımda olduğunu yakaladım... Yürüme hızını benimkine uydurmaya mı çalışıyordu? Bir süre daha gözlemledikten sonra, nihayet dar bir yaya yoluna çıktık. Yolun kenarında sadece beyaz bir çizgi olan oldukça dar bir sokaktı; yürünebilecek tek yer orasıydı. Yol tarafına geçmeye çalıştığımda Natsukawa’nın verdiği tepkiyi görünce her şeyden emin oldum.

"Şey... Natsukawa?"

"N-Ne...?"

"Airi-chan değilim, biliyorsun değil mi?"

"Ha?! N-Neyden bahsediyorsun..."

"Diyorum ki... Yürüme hızını bana uydurmaya çalışıyorsun, hatta yürürken daha tehlikeli olan tarafı sen seçiyorsun, değil mi?"

"H-Ha...?"

"Gel buraya."

Natsukawa söylediklerim karşısında şaşkına dönmüş gibiydi. Ben de rızasını beklemekle uğraşmadım; omuzlarından tutup yerlerimizi değiştirdim. Umarım ona böyle dokunduğum için şikayet etmezdi… Eğer elleriyle omuzlarını silkelemeye kalkarsa, herhalde oracıkta gerçekten ağlamaya başlardım. Ayrıca o kadar narin hissettiriyordu ki… Alacağım cevaptan korksam da tepkisini ölçmek için Natsukawa’ya baktım. Hayal ettiğimden farklı bir manzara görünce derin bir rahatlama ile içimi çektim. Durumun farkında mı değildi yoksa Airi-chan’dan bağımsız olarak mı böyle davranıyordu bilmiyorum ama… Umarım ikincisidir. Çocuk muamelesi görmekten nefret ederim.

“Te-teşekkürler…”

“Bunu farkında bile olmadan yapabilmen inanılmaz.”

Sanırım bu onun abla olmasından gelen bir güç falandı ama bu konuda benden çok daha centilmen olduğu aşikardı. Tek fark, ben bunu pek bir şey söylemeden hızlıca halletmiştim; o olsa muhtemelen “Burası tehlikeli, bırak ben oradan yürüyeyim!” gibi bir şeyler söylerdi.

“Belki benim de küçük kardeşlerim olsaydı ben de böyle davranabilirdim…”

“…Seni bir ağabey olarak hayal bile edemiyorum.”

“Airi-chan’la oynarken bile mi?”

“Ağabeyden ziyade… Sanki kendi çocukluğuna dönmüşsün gibi?”

“Ama kendinden küçük bir çocuğun seviyesine inip onunla oynamak olgunca bir davranış değil midir?”

“Onların yaşına kadar düşmene gerek olduğunu sanmıyorum…”

Vay be, beni her cephede reddediyor, değil mi? Ben de öyle olmaya bayılmıyorum herhalde. Sadece küçük çocuklarla nasıl iletişim kuracağımı bilmiyorum, bu yüzden ben de çocuklaşmak zorunda kalıyorum. Atçılık oynamak falan filan işte…

“Küçüklüğünde diğer akrabalarınla hiç oynamadın mı?”

“Akrabalarım arasında bile en küçük çocuk bendim…”

Benimle hemen hemen aynı yaşta biri var ama aramızda birkaç ay fark var. Ne zaman buluşsak bana hep ablalık taslardı. Sanırım ablamdan biraz fazla etkilenmiş.

“Anlıyorum…”

“Neden öyle dişlerini göstererek gülüyorsun?”

“G-gülmüyorum ki!”

Öyle diyordu ama sesinden hafifçe gülümsediği belli oluyordu. Hatta ağzının kenarlarının yukarı kıvrıldığını görebiliyordum. Kesinlikle bu durumdan keyif alıyordu, değil mi?

“En küçük çocuğu hafife alma, tamam mı? İlkokuldayken her yıl topladığım harçlıkların haddi hesabı olmazdı.”

“Heh… Demek öyle… Hehehe…”

“Tamam, galiba biraz fazla gülüyorsun.”

En küçük çocuk olmam ona bu kadar mı komik geliyordu? Gülünecek ne vardı ki? En küçük çocuk olmanın avantajlarını anlatmam hoşuna mı gitmişti? Maalesef lisede olduğum için artık pek bir numarasını göremiyorum. Aksine artık bana yetişkin muamelesi yapıyorlar. Kimse “Okul nasıl gidiyor?” ya da “Kız arkadaşın var mı?” gibi sorular sormuyor artık. Daha çok “Seni kendi haline bırakıyorum, tamam mı?” havasındalar.

“Yarınki kültür festivaline ailenden gelen olacak mı?”

“Yok, sanmam. Burada doğup büyümüşler ama annemle babamın sülalesi her yere dağılmış durumda.”

“Hadi ya, gerçekten mi?”

“Peki ya sen, Natsukawa?”

“Bizimkilerin… hepsi buraya çok yakın yaşıyor. Annem de babam da tek çocuk, anneannemler de sanırım üç kız kardeşmiş. Hiç kuzenim de yok.”

“Valla mı?”

Amca veya halanın olmaması bir yana, kuzeninin bile olmaması hiç düşünmediğim bir şeydi. Kendi akrabalarımı saymaya kalksam iki saniye sonra içim şişerdi. Gerçi isimlerini bile bilmediğim insanlardan harçlık almayı pek dert etmiyorum.

“Ama hepsini kolayca bir araya getirebilmek güzel olsa gerek,” diye yorum yaptım.

“Ha? Bir araya getirmek mi…?”

“Yani, aile toplantıları falan…?”

“Siz öyle şeyler mi yapıyorsunuz…?”

“Siz… yapmıyor musunuz?”

“Hayır…”

…Cidden mi? Anlamıyorum. Şimdi kim normal olan taraf? En azından yılbaşında insanların toplanması oldukça yaygın bir durum değil mi? Ortaokul sondeyken sınav dönemi yüzünden meşguldüm ama en son orta ikiye giderken ailemin zoruyla katılmıştım.

“Ayrı yaşamanıza rağmen hala toplanıyor musunuz?”

“Babamın tarafındaki büyükannem ailenin patronu gibidir. Kendimi bildim bileli ona karşı gelinmeyeceğini hemen öğrendim,” diye cevap verdim.

“Büyük-büyükannen mi?”

“Evet. Seksenini devirdi ama hala tam bir canavar, sana söyleyeyim. Onun emri altındaki insanları saymaya kalksam sayılar yetmez.”

“Vay canına… Hiç haberim yoktu.”

Şimdi düşününce, annemin babasıyla annesi pek öyle bir araya gelmezlerdi. Orada da pek akrabam yoktu. Onlarla sadece ara sıra görüşürdüm.

“Biraz kıskandım…” diye mırıldandı Natsukawa.

“Yok be, insan sayısı arttıkça baş ağrısı da artıyor. O kadar çok tebrik kartı yazmam gerekiyor ki bileklerim uyuşuyor.”

“Bunun neresi kötü? Kart yazmak eğlencelidir.”

“Ablam da aynısını söylüyor… Bu kültür resmen kızlar için yaratılmış, yemin ederim.”

“Sadece bununla ilgili olduğunu sanmıyorum…”

Kızların sadece kart değil, genel olarak bu yazı çizi işlerini sevdiğine dair bir imaj var kafamda. Ablam bile o sarışın süslü kız dönemlerindeyken bacak bacak üstüne atıp o kartları yazardı. O zamanlar bu iş ona hiç uymuyordu. Niye saçını sarıya boyatırsın ki zaten?

“Peki sen, Natsukawa? Festivale gelecek kimse var mı?”

“Mhm… Öyle bir ilişkimiz olduğunu sanmıyorum… Zaten istediğimiz zaman görüşebiliyoruz…”

“Ahhh… Doğru ya, başkalarının aile ilişkilerini dinleyince insan öyle hissediyor demek ki.”

Yine de böyle bir fırsat nadiren doğar. En son kimin bana böyle bir şey anlattığını bile hatırlamıyorum. Zaten hepsi diğer tatillerde de görebileceğim insanlar. Sadece benim aile ağacımda çok fazla kişi var.

“Ah, ama annemle babam Airi’yi festivale getireceklerini söylediler.”

“…?!”

“Ben gelmemelerini söylemiştim aslında… Yönetim işleriyle meşgul olacağım için pek vaktim olmayacak.”

B-bu az kalsın kalbime indiriyordu. Sınıfta ailesiyle burun buruna geleceğimi sandım. Natsukawa’nın evine en son gittiğimde annesine düzgün bir selam bile vermemiştim. Okulda onunla karşılaşırsam işler fena halde tuhaflaşırdı. Muhtemelen Natsukawa’nın peşinde her yerde dolandığım zamanlardan bahsetme ihtimali oldukça yüksekti.

“Doğru ya, komite üyesi olduğun için pek boş vaktin olmayacak… Ashida ile plan yapma sebebin buydu, değil mi?”

“Evet. İkinci gün beraber gezmeye karar verdik. Ama gelecek yıl kesinlikle komiteye falan girmeyeceğim…”

“Üçüncü sınıfta işler değişebilir ama birinci sınıfta komiteye girmek biraz… İnsan önce tadını çıkarmak istiyor, değil mi?”

“Kesinlikle.”

Yanlış hatırlamıyorsam Hasegawa-senpai seçimle komite başkanı olmuştu. Bu açıdan bakınca, okula karşı duyduğum bu sevgi eksikliği yüzünden kendimi kötü biri gibi hissediyorum.

“Peki ya sen, Wataru? Festivalin ikinci günü için kimseyle plan yaptın mı?”

“Ha? Şey… pek sayılmaz.”

Bilmece turnuvasında yer doldurucu olduğum için muhtemelen en kalabalık saatlerdeki nöbete yazıldım ama hepsi bu. Aksine ilk gün çok daha yoğun olacağım, çünkü Ichinose-san ile beraber Sasaki-san’a etrafı gezdireceğiz. Bunu unutmamam lazım.

“İkinci gün için bir planım yok, hayır.”

“Anlıyorum… O zaman, şey…” Natsukawa endişeli bir bakışla bana baktı.

İkinci gün için Ashida ile plan yaptığını biliyorum ve şimdi bana çoktan bir söz verip vermediğimi soruyor. Ne sormaya çalıştığını tahmin edemeyecek kadar kalın kafalı değilim, hele ki mevzu Natsukawa ise. Burada sessiz kalırsam kendime nasıl Natsukawa Tarikatı’nın rahibi diyebilirim ki?

“O gün sıkıntıdan patlamak istemem, size takılmamın bir sakıncası var mı?”

“…! Hiç sakıncası yok!”

“…Agh…!”

Ç-çok parlak! Gözlerim…! Neden bana öyle gülümsüyor? Sanki içimde bir yerlerde bir şeyler koptu. Omuzlarımdaki yük kalkmış gibi hissettim. Onun bakışlarıyla buluşmak için başımı yavaşça tekrar indirdim. O kusursuz örnek öğrenci gülümsemesi gitmiş, yerine çocuksu ve masum bir sırıtış gelmişti. Airi-chan’dan farklı bir gençlik enerjisi vardı üzerinde.

“…”

Ucuz atlattım. Natsukawa’ya sırılsıklam aşık olduğumu unutmuşum! Ortaokulda ona ilk tutulduğum zamanki hisleri en son ne zaman yaşadığımı hatırlamıyorum. Vücudumun içinde çiçek açan bu duygu… Evet, bu kötü. Onu unutmaya çalışsam da, tekrar tekrar ona aşık olup duruyorum…

Kalbimi soğutmaya çalışmak için elimi ceketimin içine, tam kalbimin üzerine koydum ama işe yaramıyordu. Sanırım liseye başladığımdan beri kalbim hiç bu kadar hızlı atmamıştı… Dostum, daha fazla dayanamayacağım.

“B-bu kadar mutlu olacağını beklemiyordum… Şimdi kabul ettiğim için ben de sevindim.”

“…Hey.”

“Ha, bu arada, daha önce broşüre bakmıştım. Sen ve Ashida hangi yerlere bakacağınıza karar verdiniz mi?”

“Hey, Wataru?”

“Efendim?”

“İkinci gün için ajandanda bir şey olmadığını söyledin, değil mi? Peki, ilk gün için birileriyle plan yaptın mı?”

…………Tanrım sen yardım et.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.