Kültür festivali hazırlıkları tüm hızıyla devam ediyordu. Her zamankinden daha meşgul olmamıza rağmen okul, sanki milli bir görevmiş gibi dersleri işlemeye kararlıydı. Hem festival yürütme komitesinde hem de kendi sınıfımın etkinliğinde görev aldığım için kendimi halktan biri, hatta bir ilkokul öğrencisi gibi hissediyordum... Bir dakika, neden shota oldum ki? Her neyse, böyle şikayet edip duruyorum ama bir yandan ek işlerde çalışıp bir yandan da her şeyin üzerinde derslerine asılan Ichinose-san ile aşık atmam imkansız.
......
Tek tesellim, hemen arkamda oturan Natsukawa’nın kaleminden çıkan o hafif cızırtı sesiydi. Birçok şey yaşanmıştı ve aramızın biraz limoni olmasını bekliyordum ama sevdiğim kişinin sadece yakınımda olmasının bana böylesine bir huzur ve mutluluk vereceğini hiç tahmin etmemiştim. Tanrıçayı uzaktan izleyemediğim için içimde bir ukde kalsa da, hayatta başka bir neşe kaynağı bulmuştum.
Gerçekten de, polisler hislerimi bilse beni kesin tutuklardı. Natsukawa’nın ensemden bana baktığını düşünmek bile işleri hızlandırmaya yetiyordu; yani, tahtaya yazı yazan öğretmeni kastediyorum.
“Pekala, sıradaki gelsin~”
Hııııı?! Notlarımın başına “Natsukawa günlük borsa işlemlerine başladı ve...” diye karaladığım o kısmı alelacele kesmek zorunda kalarak elimi daha da hızlandırdım. Kız sanki zengin bir tüccar kızı mı ne? Kraliyetle bağlantısı olan bir lise öğrencisi fikri kulağa çok çılgınca geliyor. Onunla hemen şu saniye evlenmek istiyorum.
Kalbim kırık bir halde yazdığım o kısmı sildim ve ders kitabında doğru cevabı aradım. Meğer cevap “Ashikaga Yoshimitsu” imiş. Hey, Natsukawa bu adamdan bin kat daha güzel görünüyor. Gerçi öyle olmasa bile ona olan hislerim değişmezdi! Karşılık verip vermeyeceğini bilmesem de!
Bu sırada öğretmen, görünüşe göre önemli olan birtakım kelimeleri mırıldanıp duruyordu. Tahtanın önünde öylece eğilip durunca notlarım boşluklarla doldu. Kim bilir, belki de ruhum bile duymadan bana bir ateş topu fırlatacaklar. Olsun, Natsukawa’yı koruyabildiğim sürece huzur içinde göçüp gidebilirim!
“Pekala, bugünlük bu kadar yeter.”
Öğretmen bunu söyler söylemez sınıftaki herkesin bir anda gevşediğini hissettim. Ortam sanki uzun bir savaştan çıkılmış gibiydi, hatta öğretmen bile acı acı gülümser bir ifadeyle, “Galiba biraz fazla hızlı gittim,” dedi. Seni gidi piç. Saate bakılırsa elli dakika geçmiş bile. Çok not tutulması gereken derslerin genellikle neden bu kadar çabuk geçtiğini anlayamıyorum. Mutlu mu olsam yoksa sinirlensem mi bilemedim.
Tam burnum kaşınmaya başlamıştı ki, serçe parmağımın üzerindeki siyahlığı fark ettim. Evet, kesinlikle mutlu değilim. Dışarıdaki manzarayı izleyebildiğim dersleri tercih ederim. Hatta tarih derslerinde önemli figürlerin portrelerine bir şeyler karalayabilsem çok daha iyi olurdu. Ashikaga Yoshimitsu’nun kafasını biraz dağıtsam vicdan azabı çekmezdim herhalde, değil mi?
“Ayağa kalk. Selam ver.”
“Teşekkürler!”
Nihayet bitti... Kendimi sandalyeme bıraktım. Tavana bakarak zihinsel ve fiziksel enerjimi mümkün olduğunca korumaya çalışırken, aniden kafama bir şeyin çarptığını ve ardından hafif, serin bir his hissettim.
“...Saçındaki o karışıklığı düzelttim.”
“……”
“Ah...”
...Bu kız neden bu kadar tatlı olmak zorunda? (Bunu tüm dünyaya haykırmak istiyordum.)
O histen anladığım kadarıyla, Natsukawa kaleminin ucuyla kafamdaki saç dönerini düzeltmişti. Bunda bir sorun yoktu. Beni asıl hayrete düşüren şey, Natsukawa’nın o karışıklığı düzeltecek kadar beni önemsemiş olmasıydı. Kendi saçlarıma karşı mağlubiyet yaşayacağım bir günün geleceği aklımın ucundan geçmezdi. Natsukawa’nın saçım yerine doğrudan benimle ilgilenmesini isterdim. Arkamı döndüğümde, Natsukawa’nın mahcup bir ifadeyle benden özür dilediğini gördüm. Sanırım sadece merakına yenik düşmüştü.
“Şey, özür dilerim...”
“Önemli değil...”
“Muhtemelen... orana dokunmamam gerekiyordu, değil mi?”
“Bir dakika, bu yanlış bilgiyi de nereden çıkardın?”
Bunu söylerken o kadar tuhaftı ki, vücudum beynimden daha hızlı tepki verdi ve düşünmeden cevabı yapıştırdım. Umarım bunu söyleyen babası değildir. Onun yaşındaki bir kızla uğraşırken eminim çok zorlanıyordur. Lütfen hafta içi kafa derinize iyi bakın.
“...Saat yönünün tersine mi?”
“Evet...”
“Anlıyorum...”
Ablamın sık sık tarakla saç dönerini gizlemeye çalıştığını gördüğüm için bu duruma aşinaydım. Onunki de saat yönünün tersine doğruydu. Görünüşe bakılırsa gerçekten kan bağımız olabilir. Her neyse, ders aralarında ancak on dakikamız vardı. Dizüstü bilgisayarımı çıkarıp en azından Natsukawa’nın yükünü bir nebze olsun hafifletmek isterdim ama zamanım çok kısıtlıydı. Zamanım olsa bile, Yamazaki ya da bir başkası beni rahatsız etmeden burada çalışmam imkansızdı. Başka bir yere gitsem, bu sefer de yol süresi sıkıntı olacaktı.
...Bir dakika, geçen gün Hanawa-senpai ile çevrimiçi toplantı yaparken okulun ağına ihtiyacım olmamıştı, değil mi? Bilgisayar yerine belgeler üzerinde telefonumdan çalışıp uygun bir ortam yaratabilirsem, bu kısa süreyi bile değerlendirebilirim. Gerçi... okul kurallarına aykırı olabilir ama neyse ne. Şimdilik Wi-Fi sinyalinin ulaştığı bir yere gitmeliyim...
“...Yine iş için mi kaçıyorsun?”
“Ha?”
Yerimden kalkıp koridora yöneldiğim sırada Natsukawa bana seslendi. İfadesi biraz şaşkın ama aynı zamanda tereddütlüydü. Belki de kendimi çok fazla yorduğumu düşünüyordu. Bu durumla övünmeli miyim bilemedim... En iyisi üzerini kapatmak.
“Yok canım, sadece tuvalete gidiyorum.”
“Ama yüzünde sanki çalışmaya gidiyormuşsun gibi bir ifade vardı.”
“Ha? Yüzümde mi?”
Yüzüm... Bir saniye, çalışırken yüz ifadem mi değişiyor? Bunu ilk kez duyuyorum. Bari karizmatik görünüyor muyumdur? Umarım öyledir. En önemli kısım bu sonuçta.
“...Yanında ayna var mı?”
“Var ama yüzün şu an normal.”
“N-Normal...”
Normal... Bu acıttı işte. Sırf Natsukawa’dan geldiği için böyle bir yorumun bu kadar can yakacağını tahmin etmezdim... Ahh, sınıfın ışıkları beni içine çekiyor.
“Tuvalete gitmiyor musun?”
“...Gidiyorum, gidiyorum.”
“Tamam, sonra görüşürüz.”
Natsukawa aniden hafifçe kıkırdadı ve beni tuvalete uğurladı. Garip. Natsukawa’nın lütfuna mazhar olunca birden gerçekten tuvaletim geldi. Gülümsemesinin bu kadar etkili olacağını düşünmemiştim. Sanırım vücudum bu noktadan sonra artık iflah olmaz.
Oh be.
İhtiyacımı giderdikten sonra lavaboda ellerimi dikkatlice yıkadım. Vakit bir hayli geçtiği için komite işlerine bir sonraki arada devam edeceğim. Her şeyi tek başıma halletmek zorunda değilim sonuçta. Kendimi paralamamın kimseye faydası olmaz. Fırsat buldukça düzgünce dinlenmeliyim. Sınıfa geri dönerken arkamdan yaklaşan hızlı ve kıvrak adımlar duydum. Birisi acele ediyor olmalıydı, belki de yol vermeliyim. Tam bunu düşündüğüm anda küçük bir gölge üzerime atıldı.
“Sajooooooo!”
“Ha?”
“Sajooooooooooo!!”
“Haaaaaa?!”
Bana bodoslama dalan o küçük gölgenin, parmağıyla beni işaret edip bağıran Airi-chan olduğu ortaya çıktı. Gözyaşları içinde bacağıma yapıştı.
“Veeeeee!”
“Dur bir dakika, Airi-chan?! Senin burada ne işin var?!”
Bu ani gelişme karşısında dona kalmıştım. Onu sakinleştirmek için elimden geleni yaparak tıpkı Natsukawa tarzında kucağıma aldım ve nazikçe sırtını sıvazladım.
“A-Airi-cha— Oh? Sen büyüdün mü? Geçen seferden biraz daha uzun geliyorsun gözüme.”
“Veeeeee!”
Küçük bedeni kollarımda hatırladığımdan çok daha ağırdı. Acaba kilo mu aldı? Eh, son görüşmemizden bu yana iki ay geçti bile... Bir çocuğun büyüme hızını fena halde hafife almışım. Tabii bu kadar sulugöz olması gerçeğini bir kenara bırakırsak.
“Sajou-kun.”
Ben şaşkınlık içindeyken, Ootsuki-sensei, Airi-chan’ın geldiği yönden bana doğru yaklaştı. Benim aksime pek şaşırmış görünmüyordu, aksine çarpık bir gülümseme takınmıştı.
“Natsukawa-san’ın küçük kardeşi, değil mi? Az önceye kadar ağlamıyordu, sanırım kendini tutuyormuş.”
“Yani, tamam da? Hala neden burada olduğunu anlamadım...”
“Ben de merak ediyordum doğrusu. Seni gördüğü an koşmaya başladı.”
“Ah, o şey, yani...”
“—Airi?!”
“Veee! Ablaaaaa!”
Sensei bu durumun ardındaki gizemi merak ediyor gibiydi ama Natsukawa sınıftan fırlayarak ondan önce davrandı. Airi-chan’ı burada görünce nutku tutulmuş gibiydi. Hatta bunun bir rüya olmasını dileyecek kadar şaşkındı ki onu çok iyi anlıyordum. Natsukawa, çevik ama sakin bir hareketle Airi-chan’ı kucağımdan çekip aldı ve ona sıkıca sarıldı. Demek artık ona böyle sarılıyor.
“Eee, kardeşinin burada ne işi var Natsukawa?”
“Mesele şu ki...”
Olayın özü şuydu: Airi-chan’ın gittiği anaokulunun binası eskidiği için tadilata girmişti ve bugün kapalıydı. Ancak zamanlama çok kötüydü; Natsukawa’nın annesi Airi ile ilgilenmek için vakit ayıramamıştı, babası zaten işle başından aşkındı ve Natsukawa’nın da bildiğiniz üzere okulu vardı. Sonuç olarak aile bir karara varmıştı: Belki de evde tek başına kalabilecek kadar büyümüştür?
İşin daha da kötüsü, tadilat haberini daha bir gün önce, yani pazar sabahı öğrenmişlerdi. Natsukawa annesiyle birlikte, “Kim gelirse gelsin kapıyı açma,” gibi gerekli tüm talimatları Airi-chan’ın beynine kazımak için ellerinden geleni yapmışlardı. Ve işte bugüne geldik. Bu sabah Airi-chan gayet hevesli görünüyordu ve Natsukawa’yı uğurlamıştı. Ancak görünüşe göre onun için henüz çok erkendi.
Airi-chan’ın annesi kapıdan çıkar çıkmaz küçük kızı bir yalnızlık hissi kaplamış, o da hemen üzerini giyinip kendini dışarı atmıştı. En azından anahtarı çevirirken o meşhur bahçe yönüne çevirme numarasını uygulayıp kapıyı düzgünce kilitlemeyi ihmal etmemişti. İşte büyük macera o an başladı. Yağmurlu günlerde Natsukawa’nın ailesi onu bazen okula arabayla bırakırdı; Airi-chan da her seferinde onlara takıldığı için yolu bir şekilde aklına kazımıştı. Hafızasına güvenerek sokaklarda tıpış tıpış ilerlemişti. Bir yandan hıçkıra hıçkıra ağlarken, diğer yandan trafik ışıklarında elimi havaya kaldırdım diye anlatışı görülmeye değer bir manzaraydı.
Yol boyunca tek bir damla gözyaşı dökmeden gayet vakur bir tavır sergilediği için kimse şüphelenip yanına yanaşmamıştı. Tabii bu, gelirken içten içe korkmadığı anlamına gelmiyordu. Öğretmenler odasındaki bir öğretmenin anlattığına göre, Airi-chan okulun kapısından içeri adım attığı an yüzünde kocaman, ışıl ışıl bir gülümseme belirmişti. Sonrasında okul hemşiresi Shindou-sensei, küçük kızla yumuşak bir dille konuşup ondan alabildiği kadar bilgi toplamıştı. Böylece onun Natsukawa Aika’nın o dünya tatlısı kız kardeşi olduğu ortaya çıkmıştı. Ootsuki-sensei bu gerçeği öğrenince nedense biraz heyecanlanmış gibiydi. Aman hocam, yapmayın şimdi.
“Seni aptal!”
“Veeeeyyyy…!”
Diğer öğrencilerin aşırı ilgisini çekmeye başlayınca yerimizi değiştirmek zorunda kaldık. Natsukawa’nın öfkesi ilk kez o zaman patlak verdi. Elbette bu kızgınlık, Airi-chan’a olan derin sevgisinden ve duyduğu endişeden başka bir şey değildi. Görünüşe göre Airi-chan’ın ağlamaları Natsukawa’yı bir süre sakinleştirmeye yetmeyecekti. Ben mi? Ona bir kez daha aşık oldum, ne diyebilirim ki… Tabii sıradaki dersi de asamazdık, bu yüzden hızla sınıfa döndük.
“…Hıks.”
“………”
Sıradaki dersimiz Ootsuki-sensei’nin İngilizce dersiydi. Natsukawa ve diğerleri de sınıfa gelmişti; Airi-chan da artık bizimleydi… Her nedense emanet bir sandalyeye kurulmuş, hemen yanımda oturuyor ve sıkı sıkıya kıyafetlerime tutunuyordu. Az önce kendisini fena halde haşlayan ablasıyla yan yana oturma fikri pek hoşuna gitmemişti herhalde. Onu anlıyorum, sonuçta aynı yollardan ben de geçtim. Yine de…
“………”
“…Hıh.”
Anam, çok korkutucu… Sırtımda o saf kız kardeş takıntılı baskıyı hissedebiliyordum, korkudan gözlerim dolacaktı neredeyse. Yan tarafa göz ucuyla baktığımda, Ashida’nın sırıttığını ve diğer sınıf arkadaşlarımın da bu durumdan büyük keyif aldığını gördüm.
“…Mm.”
“Ah…”
Airi-chan yan tarafa doğru devrildi ve başı dizlerime düştü. Uyudu mu yoksa?! Öyle sandım ama hala dudak büktüğünü görebiliyordum. Ah, anlıyorum, derdini gayet iyi anlıyorum… İsyankar bir tavır sergileyen Airi-chan, sıramın altından bir Japon tarihi çalışma kitabı çıkarıp sanki resimli bir masal kitabıymış gibi sayfalarını karıştırmaya başladı. İçinde epey resim vardı zaten. Metinleri okuyamasa bile resimlere bakmak onu yeterince eğlendiriyordu. Üstelik şu an oldukça uysallaşmıştı.
“Airi-chan, sonra gidip sana tatlı bir şeyler alalım mı?”
“Onu bu kadar şımartma.”
“Kusura bakma…”
Natsukawa’nın sitem dolu sesini duymamızla sınıfta bir kahkaha tufanı koptu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.