Alacakaranlıkta Çıplak Gerçekler

Batmakta olan güneşin göz alıcı ışığı, sınıfı koyu bir turuncuya boyuyordu. Öncesinin aksine hava oldukça tazeleyici ve serindi; odadaki o huzurlu sıcaklık adeta beni uykuya davet ediyordu. Buradan eve kadar yürüyeceğimi düşünmek, dürüst olmam gerekirse bacaklarımı biraz ağırlaştırıyordu. Bu anın tadını tam anlamıyla çıkarmak için bir süre burada kalmaya karar verdim.

Pencere kenarından rastgele bir sıra seçip oturdum. Günün bu saati, burada daha önce deneyimlediğim o alacakaranlıktan biraz daha erkendi. Güneşin açısı öncekine göre hafifçe değişmiş, geçen seferkinden belli belirsiz farklı bir manzara yaratmıştı. Havada uçuşan minik toz zerreleri parıldıyor gibiydi. Bu, havanın tamamen durgun olduğunun kanıtıydı. Dışarıdan, spor kulüplerinin gürültülü sesleri düzenli aralıklarla kulağıma çalınıyordu.

Sınıftan dışarıyı izlemek ayrı bir keyifti ama şu an kuzey binasındaydık; güneşin geri kalanının tadını doyasıya çıkarmak istiyorsam avludaki geçit koridoruna gitmem gerekirdi. Bu da kulağa hoş geliyordu ama zaten o kadar uzun süre kalmayacaktım.

“...Ha?”

Akıllı telefonum titredi. Çıkarıp ekrana baktığımda ablamın bir mesaj gönderdiğini gördüm. Bu da neyin nesi, hiç bakasım yok. Geri gelmemi mi söylüyor acaba...? Yani, hâlâ buralardayım, teknik olarak gidebilirim ama...

‘Şu işi adamakıllı yap.’

“Haa?”

Bu da ne demek şimdi? Adamakıllı mı? Neyi adamakıllı yapacakmışım? Daha yeni işimden azat edildim. Artık özgürüm. Beni tutan hiçbir şey yok. Iwata ile tekrar FPS oyunları oynayabilirim. Parti başlasın! Ama evet, aslında son zamanlarda hiç oyun oynamadım. Oynadığım RPG oyununda hangi bölümde kaldığımı bile zar zor hatırlıyorum. Neyse, hatırlamak da başlı başına eğlenceli olacak. Hatta şimdiden biraz heyecanlanmaya başladım.

“—Hadi bakalım...”

“...Ah...”

“......”

“......”

Çantamı kaptım ve tam ayaklarımı yere basmıştım ki birinin yaklaştığını hissettim. Yere inişimi kontrol etmek için aşağı bakarken birinin ayakkabılarını gördüm. Başımı kaldırdığımda sınıfın girişinde duran Natsukawa ile göz göze geldim.

“N-Natsukawa...?”

“E-Evet...”

Şey, ne? Neden buradaydı? Kafam sorularla dolup taştı ama hayal gördüğüm ihtimalini bir an bile düşünmedim. Son birkaç yılda edindiğim sezgilerim bana onun bir illüzyon olmadığını söylüyordu. Yine de okulun kapanmasına bu kadar az kalmışken Natsukawa’yı orada görmek bende derin bir huzursuzluk uyandırdı. İsmini seslendiğimde, garip bir çekingenlikle bana doğru adımlamaya başladı ve aramızda biraz mesafe bırakarak durdu.

Sınıf akşamın renklerine bulanmıştı. Bu ışığın kendisi yorgun gözlerimi fal taşı gibi açmaya yetiyordu ama karşımda duran Natsukawa için de aynısı söylenebilirdi. Batan güneşin parlak ışığıyla aydınlanan haliyle, güneşin ışığını kabul eden ay gibi, her zamankinden çok daha sevimli ve güzel görünüyordu.

“B-Bir tanrıça sanki...”

“Ne... Nereden çıktı bu şimdi...!”

“Ah, şey, bilirsin ya... Batan güneş falan...”

“O-O da...”

Lanet olsun sana akşam güneşi... Ağzımdan böyle aptalca şeyler kaçırmama sebep oluyorsun. Demek şaşkınlıktan dili tutulmak böyle bir şeydi. Bu sözleri hiç düşünmeden, öylece yumurtlayıvermiştim. Tüm mantık yürütme yeteneğimi yerle bir ettin, cidden. Eğer biz değil de rastgele bir oğlanla kız olsaydık, bu kesinlikle filizlenen bir aşkın başlangıcı olurdu.

“...Hem, sen hâlâ burada mısın? Seni bilince, bir an önce Airi-chan’ı görebilmek için eve koşturuyorsundur sanmıştım.”

“Öyle... değil... seni...”

“Efendim?”

“B-Ben... seni bekliyordum...!”

“Ne?”

Ha? Ne diyor bu? Çok mutluyum. Çok tatlı. Onu seviyorum. Böyle çekingen bir şekilde kıvranırken bunu söylemen kural dışı, biliyorsun değil mi? Neredeyse dediğini tekrar etmesini isteyecektim. Bir yanlış anlaşılma içine düştüğüm için beni suçlayabilir misiniz? Yine de hemen havaya girmemeliyim. Bunun yerine ne demek istediğini anlamaya çalışmalıyım.

“...Hm? Neden?”

Yine, istemeden ağzımdan bir şeyler kaçıverdi. Sevdiğin kişi “seni bekliyordum” deyince böyle oluyormuş demek ki. Tanrım, çok korkuncum. Gerçi bu durumun tamamını pek kavrayamadığım da bir gerçek. Genel olarak ilişkimizi ve son zamanlardaki şu kahrolası mesafeyi düşünürsek, bunu hiç beklemiyordum. Ne zaman baş başa kalsak işler o kadar garipleşiyordu ki, ne kadar kafa yorsam da beni beklemesi için bir neden bulamıyordum.

“...Seninle... konuşmak istedim...”

“.........”

Sormadığım bir sorunun cevabını almıştım. Vücudumdan aşağı bir şok dalgası yayıldı, bunu dışarı yansıtmamayı zar zor başardım. Bu cevap her şeyi daha da karmaşık hale getirdi. Neden benimle konuşmak istiyordu? Neden böyle bir zamanda? Aramızın bozuk olduğunu sanıyordum? Kafamda onlarca kuşku ve soru belirdi.

“Şey... Bir konuda tavsiyeye mi ihtiyacın var...?”

“T-Tavsiye... Evet... Sanırım öyle.”

Görünüşe göre tahminim tam isabet etmişti. Natsukawa biraz düşündükten sonra, hafif mahzun bir tavırla başını salladı. Bir şey seni huzursuz ettiğinde herhangi biriyle konuşma isteği duymanı anlıyorum; eğer konu komiteyle ilgiliyse, belki yapabileceğim bir şeyler bile vardır.

“Öyle mi? Hayırdır?”

“Şey, son zamanlarda... Hayır, aslında çok daha öncesinden beri...”

Bunu bana anlatmakta tereddüt ettiğini görebiliyordum. Gerçekten anlatmalı mıydı? Sonradan pişman olur muydu? Bundan korkmadan edemiyordum. Belki de ikimiz de aynı şeyi hissediyorduk. Sonuçta Sajou Wataru’dan tavsiye istiyordu. Durumumuzu bilen herkes bu gerçeğe şaşırırdı. Ama yine de, ona herhangi bir şekilde yardım edebilirsem, tam olarak bunu yapacaktım.

“—Yardımcı... olabildim mi acaba...”

“Ha?”

Bu sefer bilerek tepki verdim. Bu çıkışım, onun kurduğu cümleyi bir reddediş niteliğindeydi. Yardımcı olabilmiş miydi? O her zaman başkalarına yardım ederdi, her zaman da edecekti. Komite üyesi olarak işini çok ciddiye almıştı, bu yüzden neden bu kadar kararsız olduğunu anlayamıyordum.

“Ne... demek istiyorsun...?”

“Mesela bu sefer... Sadece bana söyleneni yaptım...”

“Yani, henüz birinci sınıfsın, bu normal değil mi?”

Hatta şartlar düşünüldüğünde, kaçıp gitmemek bile takdire şayan bir şeydi. Hiç kimse komite için çalışmaya can atmazdı; komiteye seçilenlerin çoğu ya taş-kağıt-makas oyununda kaybetmiş ya da oylanarak seçilmişlerdi. Buna rağmen o işini elinden geldiğince titizlikle yapmıştı. Hatta bunca motivasyonu nereden bulduğunu merak etmeden duramıyordum.

“Ama...”

“...?”

Devam etmesini bekledim, tam neyi beklediğini merak ederken aniden gözlerini bana dikti. İfadesinden, bir şeyler söylemeyi canı gönülden istediği ama doğru kelimeleri bulamadığı anlaşılıyordu. Yoksa benim yaptıklarım yüzünden mi onu endişelendirdim...?

“Hayır, benim—”

Benim durumumda... O-O da doğru ya. Önceden haber vermeden oraya öylece dalmıştım. Bunu tuhaf bulması normal sanırım. Gou-senpai’nin peşine takılan bir köpekten farksız olduğumu biliyordum ama birdenbire ortaya çıkmam yine de sürpriz olmuş olmalıydı. Özellikle de onun gibi sadece bir birinci sınıf öğrencisi olduğum düşünülürse. Sanırım onu şoke etmiştim.

“Ah, şey... Ben bir dış kapının mandalıyım, değil mi? Yaptığım şey de pek yasal sayılmazdı... Hatta bayağı karanlık bir işti. Düşününce, bir öğrencinin dışarıdan hizmet almak için para ödemesi kurallara aykırı olmalı. Suç ortağı olmama rağmen pek de iyi bir iş çıkardığım söylenemez.”

“Neden...?”

“Yani—”

Bunlar acil bir durum için alınmış olağanüstü önlemlerdi. Batı Yakası’nın zengin çocukları her şeyi halletmek için parayı ve ailelerini kullanıyorlardı; bizim de aynı şeyi yapmamız yanlıştı. Onlarda kusur bulmak kulağa hoş geliyordu ama biz de her şeyi parayla çözmüştük. Öğrencilerin yapması gereken bir şey değildi bu. Dışarıdan bakınca sadece işimizi yapmışız gibi görünebilirdi ama işin aslını bilirseniz, gerçekten takdir edilecek bir şey değildi. Yine de ona tüm bunları anlatmak—

“...Neden bu kadar ileri gittin...?”

“Şey... Ha?”

Ah, bunu mu sormuştu? Neden tüm bunları yapmıştım? Sanırım sorusunu tamamen yanlış anladım, değil mi? İşin karanlık kısmına bu kadar derinlemesine dalmama gerek yokmuş... Çok şükür. Hayır, bekle bir dakika. Bunu itiraf etmemi mi istiyor? Bunca insandan sonra bunu özellikle Natsukawa’ya mı söyleyeceğim? Bu... bana sorarsan işkenceden farksız.

“Neden yaptın bunu, Wataru...?”

“Bu—”

“Neden... Nasıl bu kadar sıkı çalışabildin?”

“...Natsukawa?”

Bu konuyu pek de merak etmediğini düşünmüştüm... Oysa şimdi sözleri neredeyse çaresizce tınlıyordu. Konuyu geçiştirmenin bir yolunu bulmaya çalıştım. Bu, ona asla söyleyemeyeceğim bir şeydi. Herhangi bir şey uydursam geçiştiririm sanmıştım... ama durum öyle değildi.

“Seni ilk orada gördüğümde gerçekten çok şaşırdım. Sanki her şeyi biliyormuş gibi bize yardım ettin ve bir baktım o üst sınıfla emirler, tavsiyeler yağdırıyorsun, toplantılara katılıyorsun... Bunun öğrenci konseyi üzerinde yaratabileceği etkileri duyduğumda, ablana yardım etmek için bu kadar sıkı çalıştığını düşünmüştüm.”

“Ah...”

“...Ama ona açıkça durumun böyle olmadığını söyledin.”

“O-O şeydi... bilirsin ya, biz kardeşiz. Birbirimize ne kadar değer verdiğimizi söylemeye utanırız. Zaten en başından beri pek yakın değildik, biliyorsun.”

“Bu bir yalan. O an seni gördüm. Bir şeyi saklamaya çalışmıyordun ya da ağzından öylece kaçırmamıştın. Seni ortaokuldan beri tanıyorum.”

“...............”

Sesi beni köşeye sıkıştırıyordu. Bu durumdan sağ salim kurtulabileceğimi sanmıyordum. Burada bana yardım edebilecek gizli bir numaram yoktu. Ona her şeyi anlatma işkencesine gerçekten katlanmak zorunda mıydım...? Ama neden? Neden buna bu kadar takılmıştı? İlgisiz biri olan benim neden bu işe burnumu soktuğumu merak etmesi mantıklıydı. Ama Ashida ya da Sasaki’den bahsetmiyorduk. Söz konusu bendim. Benimle bu kadar ilgilenmemesi gerekirdi.

“...Neden bu kadar bilmek istiyorsun?”

Verebileceğim en iyi cevabın bu olmadığını biliyordum ama bu durumdan sıyrılmam gerekiyordu. Doğruldum ve sıranın köşesine oturdum. Benden zaten nefret ettiğinden daha fazla nefret etmesini istemiyordum ama bu kadarcıktan bir şey olmazdı.

“...B-Bilmiyorum.”

“Öyleyse bir önemi yok, değil mi?”

Başka herhangi bir soru olsaydı hemen cevap verirdim. Ama sadece bu seferlik, ona anlatamam. Aramızdaki durum hâlâ garip olsa da en azından normal bir şekilde konuşabiliyoruz. Eğer şimdi aklımdan geçenleri itiraf edersem, bir daha benimle asla konuşmayacağı kesin. Şu an için sadece bir sınıf arkadaşıyım; tanıdığı biri ve ait olduğu sahte bir sığınaktan ibaretim. Ashida’nın etrafındaki grubun bir parçasıyım sadece. Tüm bunları neden yaptığımı ona söylersem, ne cevap vermesi gerekir ki? Eskiden yakın olmuş olsak bile yaptıklarım çok fazlaydı. Sadece kendi işime bakmakla kalmamış, muhtemelen onu şu ya da bu şekilde rahatsız etmiştim.

“Ö-önemi var.”

“......”

Sesi somurtan bir çocuk gibi geliyordu. Her zamanki olgun tavrına o kadar aykırıydı ki bu hali neredeyse beni bitirecekti. Bu gidişle beni kül edeceksin.

“.........”

Vücudumu serbest bıraktım. Hatta kendimi iç çekerken buldum. Kötü bir anlamda değil elbet. Sadece üzerine bu kadar çok düşündüğüm için kendimi aptal gibi hissediyordum. Neyin endişesini çekiyordum ki? Natsukawa ile şu anki ilişkim varken hiçbir şeyi dert etmemem gerekirdi. Onca iniş çıkıştan sonra, en azından birbirimizle konuşabileceğimiz bir noktaya gelmiştik. Benim için bu durum hem bir lütuf hem de bir ödüldü. Natsukawa’nın benden daha fazla nefret etmesini istememe arzum, önceki eylemlerimle çelişiyordu. Bu, Natsukawa’dan hâlâ bazı beklentilerim olduğunun kanıtıydı. Neden havalı görünmeye çalışıyordum ki? Sonuçta Natsukawa’ya olan hislerim yok olmayacaktı, gizli niyetlerim de öyle. Tanrım, ne kadar berbat bir insan olduğumu düşünmek gerçekten gülünç.

...Ona söyleyeceğim. Aramızdaki durum daha mı garipleşecek? Umrumda bile değil. Aslına bakılırsa benden uzak durması gereken kişi o. Aramızdaki mesafeyi ölçüp biçmek zaman kaybından başka bir şey değil. Eminim Natsukawa artık bunu umursamıyordur bile. O sadece ileriye bakmaya çalışıyor. Benimle hâlâ iletişim kurmasının sebebi de bu. Bu kötü düşüncelere sahip olan tek kişi benim. Kendi adıma bir adım atmam gerekiyor. Çok geç kalmış olsam da, ya şimdi ya da hiç.

“Natsukawa, aslında mesele şu ki—”

Harika bir gün, gerçekten. Bu iş için mükemmel bir ortam olduğu söylenebilir. Sınıf harika bir şekilde aydınlanmıştı ve okul sonrası kulüplerine üye olmayan biri olarak bu manzarayı son kez tadıyor olabilirdim. Muhtemelen bu fırsat bir daha elime geçmeyecekti. Bu yüzden her şeyi dışarı vuracak ve burada son bir anı yaratacaktım. Ondan sonra da hislerimin üzerine bir kapak kapatabilirdim. Sorun değil, beni bekleyen sonuç ne olursa olsun hiçbir şeyden pişmanlık duymayacağım. İşte bu yüzden.

“——————“

Bu zincirleri biraz olsun gevşetmenin vakti geldi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.