Hastalık, Video Oyunları ve Beklenmedik Misafirler

Bardak ramen... Yemek yapmaktan zerre anlamayanlar için muhtemelen icat edilmiş en verimli ve ucuz hazır yemek yöntemi. Dışarı adım atasınızın gelmediği zamanlarda, mutfağa sevinçle zıplayıp "Doğru ya, o vardı!" diyerek adeta bir Arşimet edasıyla kendinizden geçersiniz. Ne muazzam bir besin kaynağı bu... Övmeden edemiyorum. Sen olmasan ya marketten indirimli bir şeyler alacaktım ya da konserve ete talim edecektim. Gerçi her türlü lezzetli ama neyse.

"Dünyanın en güzel şeyi bu ya..."

Peynirli deniz mahsullü... Beni bu halimle, bir de üstüne hastalığımla öldürmeye mi niyetlisin? Ağzımın içi cayır cayır yanıyor. Acaba bu baharatın hastalığıma bir faydası dokunur mu? Yarın yine okula gitmem lazım... Ah, burnum akıyor. Peçete nerede...

Hafta içi bir gün, öğle vaktiydi. Bir yandan burnumu zapt etmeye çalışırken, bir yandan da okulu asıp kendi yatağımda yayılıyordum. Baş ağrısı geçti sayılır. Hafif bir ateşim var hâlâ ama en azından vücudumdaki o kurşun gibi ağırlık kalktı. Yeni açtığım oyun konsolundan kulağa hoş gelen, yumuşak bir ses yükseliyordu. Ana ekrandaki görüntüyü görünce kendimi biraz daha iyi, hatta motive hissettim; kanım ısındı. Ahh, bu hayat aslında hiç de fena değil...

Tembel bir koala gibi yayılıp suçluluk duygusunu tamamen rafa kaldırmışken telefonum titredi. Bir mesaj gelmişti. Kim rahatsız ediyor şimdi beni?

"Sajocchi, yaşıyor musun~?"

Ah, kusura bakma Ashida. Orada çoktan öğle arası başladı, değil mi? Beni düşünüp bu saatte bile halimi hatırımı soruyor sağ olsun. Ama cevap vermeli miyim? Şimdi ramen hüpletip video oyunu oynadığımı söylersem hakkımda kötü düşünebilir. En iyisi sadece teşekkür edip konuyu kapatmak.

"Hayatta olmak harika bir şey."

Galiba hata yaptım. Cevap gelmedi ama gönderdiğim mesajın altında "Görüldü" simgeleri birer birer artmaya başladı. Bir dakika, görüldü mü? Eyvah, yanlışlıkla grup sohbetine gönderdim! Şimdi herkes görecek...

"Uyumadığı kesin."

"En azından keyfi yerinde."

"Matematik dersi zaten çok ağır gelmişti."

Bakın Iwata, Iihoshi-san, Yamazaki; bana matematiği hatırlatmayın, baş ağrısı yine yoklayacak. Yok, aslında sorun değil... Matematik için öyle aman aman bir hafızaya gerek yok, kafası basmayanlar bile yüksek not alabiliyor. Öylesine mucizevi bir ders. Sayfalar dolusu metin okumaktan çok daha iyidir.

Dur bir saniye! Sadece bunu düşünmek bile başımı ağrıtmaya yetti! Ben burada kafamı boşaltıp oyunun tadını çıkaracaktım, kadın karakterin kalçalarına bakacaktım! Ne biçim fiziği var be, helal olsun!

Ah, ilacımı içmem lazım...

"—ne dersin?"

"Ama..."

"—Ah...!?"

Garip bir sesle irkilerek uyandım. Karşımdaki televizyon ekranında "Oyun Bitti" yazıyordu. Ne, nasıl? Bu bir RPG oyunu... Hay aksi, diyaloglar akıp gitmiş, zorunlu bir savaşa girmişim ve tek yemişim. Resmen uyuyakalmışım... Hem de bağdaş kurmuş otururken. Ah, ağzımın suyu bile akmış.

Saate baktığımda akşamın yaklaştığını gördüm. Öğle vakti geçince ilacımı meyve suyuyla içmiş ve oyunda dördüncü şehre varmıştım... Demek ki yaklaşık dört saat geçmiş. Sayesinde çok daha iyi hissediyorum.

"Pekâlâ...... Ha?"

Popomun terlediğini hissederek ayağa kalktığımda kapı zili çaldı. Sonrasında odamın dışından başka ses gelmedi. Annem dışarıda olmalı... Tamam, ben bakayım bari.

"......... Ha?"

Kapıdaki kameraya baktığımda iki kız gördüm. Ablam olmadığına eminim, o zil çalmaya tenezzül bile etmezdi. O zaman... Hâlâ rüya mı görüyorum? Kapımın önünde tam olarak Tanrıça’ma benzeyen bir kız duruyor... Bu da ne?

"N-Ne oldu ki...?"

"Ah..."

Zamanlama berbattı. Tam ikisi de gitmeye yeltenmişken ağzımdan yanlışlıkla bu laf çıktı. Sesimi duymuş olmalılar ki yüzlerini kameraya iyice yaklaştırdılar—Vaaaaaaaaaaah! Çok yakınlar! Ekranı öpsem olur mu!? Mikrop bulaşır mı acaba!?

...Tamam, maskeyi takma vakti.

"Geldiniz demek."

"Bana o suratı yapma!"

"Eh..."

Kapıyı açar açmaz beni karşılayan ilk şey, yüzüme doğru uzatılan bir akıllı telefon oldu. Ekranda grup sohbetindeki mesaj geçmişi duruyordu. Sorun ne ki?

"Ne demek 'Hayatta olmak harika', ha!? Şaka mı yapıyorsun ciddi misin, bir karar ver!"

"Çok korktum. Hastalığın ilk evresi bayağı ağır geçmişti çünkü."

"Eee?"

Kendi telefonumu alıp gelen mesajlara baktım. Sayısız panik mesajı ve birkaç cevapsız çağrı vardı. "Şakaydı herhalde, değil mi?" ile başlayıp, "Yoksa gerçekten... Şaka yapmıyorsun, değil mi?" diye devam etmiş ve "Bu durum bayağı kötü galiba?" noktasına kadar gelmişti. Kötü olan ne? Kötü olan benim oyun oynamamdı, o kadar.

"Tamam, hemen cevap vereyim... 'Kusura bakmayın, uyuyakalmışım'... ve gönderdim."

"Seni öldüreceğim."

"Bir daha uyanma zaten."

"Matematiğin kötü olduğu her halinden belli."

"Wahhhh...!"

"Bunu hak ettin!"

Hasta birine söylenecek laflar değil bunlar gerçekten. Affedersiniz ama okuldan bir iki hafta daha izin alabilir miyim...? Bir sonraki tatil gelse de kurtulsak...

"Aşk olsun ya... İyi ki Aichi senin nerede oturduğunu biliyordu. Sahi, sen nereden biliyorsun?" Ashida, Natsukawa'ya döndü.

"Ö-Özel bir sebebi yok... Daha önce Yamazaki-kun'a sormuştum!"

"Ne!? Kendin mi araştırdın!? Neden!?"

"Burada halletmem gereken küçük bir iş vardı!"

Ah, geçen sefer geldiği zamandan mı bahsediyor acaba? Hakkında çıkabilecek onca dedikoduya rağmen bunu sormuş olması şaşırtıcı. Ayrıca şu "Kulüp işi yüzünden geçe kalan" çocuk Yamazaki miydi yani?

"Neyse, sizi endişelendirmiş olmalıyım... Üstelik hastalığımı kapabilirsiniz."

"Öyle deme, o zaman geldiğinde sen de bana bakarsın." Natsukawa gülümseyerek söyledi bunu.

"Tabii, bana bırak. Ne istersen yaparım."

"Eh..."

Doğru ya... Terini silerim, vücudunu temizlerim... Fufufufu... Guhahah—öhö öhö öhö! Ögg... Boğazım hâlâ can çekişiyor galiba...! Sessizlik, sizi gidi lanet mikroplar! Ve siz, kan hücrelerim, durun artık! Vücudumun alt taraflarından uzaklaşın!

"......"

"......"

".....Hm? Ne oldu?"

Ben daha ne olduğunu anlamadan Natsukawa ve Ashida bana bakarak vücutlarını siper ettiler. Acaba maske takmama rağmen öksürük krizim çok mu iğrenç göründü? Ah, yoksa suratım mı? Suratım iğrençtir kesin, doğru. Yapmayın ama, her zamanki halim işte. Hıck.

"—N-Ne istersem mi yaparsın...?"

"Ha?"

Natsukawa? Bu nasıl soru? Neye izin veriyorsun? Sen benden ne dilersen dile, yerine getirmek için her şeyi yaparım. Üstüne para bile veririm.

"S-Sajocchi, sen hâlâ pek kendinde değil misin?"

"Yok, o kadar d—Ah!? Ş-Şey... Hâlâ biraz kırgınlığım var sanki~"

"Bayağı iyi görünüyorsun aslında. Kalp krizi falan geçirmene niyetim olmadığı için şimdilik bu konuyu kapatıyorum."

"Aman be...... Bir dakika, ne?"

Hâlâ hasta olduğumu söylersem belki özel bir ilgi görürüm diye düşünmüştüm ama Ashida o soğuk sözleriyle bana resmen bıçak çekti. Bir anda böyle soğuk davranma be... Nedir bu mesafe? Sana bakma teklifim o kadar mı iğrenç bir fikirdi? Bu kadar tiksinmiş gibi yapmana gerek yoktu.

"Aşk olsun, şöyle kafa karıştırıcı şeyler söyleyip durma!" Natsukawa yüksek sesle çıkıştı.

"Kafa karıştırıcı mı—Ha?"

Ortada kafa karıştıracak ne vardı ki? Neyi yanlış anladı acaba? Öyle mi anlaşılmasına sebep oldum? Onu daha önce etrafımda bu kadar temkinli görmemiştim hiç.

"Neyse, en azından bir kontrol edelim dedik... Ziyarete geldik, belki sana biraz elma soyarız diye düşünmüştük."

"Elma istemez, Haägen dondurma olsa yeter."

"Hasta adam dondurma yemez," diye tersledi Ashida.

"B-Ben de... senin yerine Airi ile oynarım o zaman..."

"Ha, bu da nereden çıktı şimdi?"

Ashida bir yana, Natsukawa'nın tavrı buraya son gelişine kıyasla çok daha yumuşamış gibiydi. Gerçi bu sadece bana özel değil, çevresindeki herkese karşı böyledir muhtemelen. Gittikçe popüler bir kıza dönüşüyor, öyle ki okulda onunla konuşmak bile zorlaşıyor.

"Ha bu arada, seni en çok ziyaret etmek isteyen Aichi'ydi~"

"Ne, Kei...!"

"......"

Cızz. Kalp tellerimin çekildiğini hissettim. Birisi zamanda geriye gidip on saniye önceki beni pataklasın lütfen. Natsukawa'dan bir an bile şüphe ettiğim için kendimden nefret ediyorum. Onun ne kadar eşsiz bir kalbi olduğunu zaten hep biliyordum.

"Natsukawa... Hayır, Tanrıçam."

"Neler saçmalıyorsun yine... Aşk olsun."

"Ooo? Ooo? Sen hâlâ Natsukawa'ya sırılsıklam aşıksın desene Sajocchi."

"...? Tabii ki, ne sandın?"

Bir gariplik vardı. Ashida gibi biri bunu neden şimdi dile getiriyordu ki? Zaten ona karşı neler hissettiğimi çoğu kişi biliyor, artık utanılacak bir tarafı bile kalmadı bu işin.

"Ne... Neler diyorsunuz siz!?"

"Efendim?"

"D-Dediğim gibi..."

"Bunları söylemek için biraz geç kalmadık mı? Her zamanki gibi çok tatlısın Natsukawa."

"Ne..."

Defalarca reddedilmeme rağmen bana tanınan bir lütuf varsa, o da Natsukawa'ya istediğim kadar ve açıkça "tatlı" diyebilme hakkımdır. Bunu ona hatırlatmanın kimseye bir zararı olmaz herhalde. Natsukawa zaten her an, her saniye çok tatlı, o yüzden uydurduğum bir şey de yok.

"Ne... Ne..."

"Ha? Natsukawa?"

"Ahh, bu benim hatam olabilir. Yaşadığını öğrendiğimize göre artık kaçalım biz. Al bakalım, biraz yoğurt."

"Ah, sağ ol... Bir dakika, gidiyor musunuz hemen?"

"Ne o, gitmemizi istemiyor musun?"

"Yani, size hastalık bulaştırmak istemem tabii, o yüzden sorun değil de..."

Ben şaşkın şaşkın bakarken, Ashida Natsukawa'yı omzundan tuttu, bana yaşlı bir amca edasıyla "Vay seni gidi seni~" der gibi bakıp gitti. Bu da neydi şimdi? Natsukawa-san'ı eve mi götürüyorsun? Babası olarak buna izin vermiyorum!

Hayır ama harbi harbi gittiler mi? Vallahi gittiler...

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.