"Peki, benden yapmamı istediğin şey tam olarak ne?"
Astronomi kulübünün yaz kampından birkaç gün sonra, aklımdaki bir sorunu çözmek için Hondo-kun’u aramıştım.
"Matsuoka-kun’a bir şey iletmeni istiyorum."
"Ne iletmem gerekiyor?"
"Bir maket."
"Maket mi? Ah, yoksa şu festivalde atış oyununda Seto-san’ın kazandığı şey mi?"
"Evet."
Birkaç gün önceki yaz festivalinde, atış oyununda ödül olarak bir maket kazanmıştım. O an pek üzerinde durmamıştım ama sonra Matsuoka-kun’a verirsen sevinebileceğini düşünmüştüm. Ancak eve döndüğümde, bu maketi ona nerede vermem gerektiği konusunda bir şüpheye düştüm.
"Seto-san, neden okulda Toshiya’ya doğrudan kendin vermiyorsun?"
"Hondo-kun, sen de maketi gördüğün için biliyorsundur ama kazandığım şey epey büyük. Bu yüzden okula götürürsem, içini göstermeyen bir torbaya koysam bile çok dikkat çeker ve el konulma ihtimali yüksek olur."
"Haklısın, Seto-san’ın aldığı maket gerçekten büyüktü."
"Ayrıca şu an yaz tatilindeyiz, Matsuoka-kun ile okulda bir sonraki karşılaşmamız daha çok var."
"Anladım, bu durumda okulda vermek pek mümkün görünmüyor."
Hondo-kun ikna olduğuna göre konuyu ilerletebilirdim.
"İşte bu yüzden Matsuoka-kun’a maketi nasıl ulaştırabilirim diye düşünürken aklıma sen geldin."
"Öyle mi?"
"Evet. Matsuoka-kun ile ortak arkadaşımız olan ve iletişime geçebileceğim tek kişi sensin."
"Anlıyorum, bu yüzden beni aradın demek."
"Durum böyle. Maketi sana göndereceğim, Matsuoka-kun ile buluştuğunuzda ona verir misin?"
"Hmm, bir saniye bekle."
Hondo-kun bir şeyler düşünüyor gibiydi.
"Zahmet mi oldu?"
"Hayır, ondan değil. Sadece, bunu gerçekten benim ulaştırmam doğru olur mu diye düşündüm."
"Ne demek istiyorsun?"
"Mesela şöyle düşün; Seto-san, eğer Toshiya sana bir hediye verecek olsa, bunu bizzat kendisinden mi yoksa benim aracılığımla mı almak seni daha çok mutlu ederdi?"
Bir an düşündüm. Matsuoka-kun bana bir şey verecek olsa...
"...Sanırım Matsuoka-kun’un doğrudan vermesi beni daha çok mutlu ederdi."
"Değil mi? Bence Toshiya da öyle hisseder. Benim vermemden ziyade, senin elinden alması onu çok daha fazla sevindirecektir."
Gerçekten öyle miydi? Ama Matsuoka-kun’u yakından tanıyan Hondo-kun böyle diyorsa, belki de haklıydı.
"...Anladım. Maketi Matsuoka-kun’a kendim vermeye karar verdim."
"Evet, böylesi çok daha iyi olur."
Hondo-kun’un sesi nedense her zamankinden daha yumuşak geliyordu.
"Fakat bu durumda yeni bir sorun çıkıyor."
"Nedir?"
"Matsuoka-kun ile okul dışında görüşmüyoruz, bu yüzden verme fırsatım yok."
Zaten Matsuoka-kun ile okul dışında hiç görüşmemiştik. Özellikle kaçındığımızdan değil, sadece ikimiz de birbirimizi bir yere davet etmediğimiz için görüşmüyorduk.
"Anladım. Ben de Seto-san ve Toshiya okul dışında da görüşüyorsunuz sanıyordum."
"Ne yapsam ki..."
"Peki ya Seto-san, Toshiya’yı dışarı davet etsen ve dönüşte maketi versen?"
"Daha önce hiç davet etmedim, aniden böyle bir şey söylersem Matsuoka-kun ne düşünür acaba?"
"Toshiya’yı az çok tanıyorsam, senin davetinden asla rahatsız olmaz."
"Gerçekten mi?"
"Evet, o yüzden Seto-san, eğer senin için de uygunsa onu bir yere davet etmeni isterim."
Kendi başıma kalsam, Matsuoka-kun ile baş başa takılıp dönüşte maketi verme fikri aklıma gelmezdi. Hondo-kun’a danışmakla iyi etmiştim.
"Teşekkürler Hondo-kun. Matsuoka-kun’u davet etme fikrini verdiğin için."
"Yardımcı olabildiysem ne mutlu. Seto-san onu davet ederse Toshiya havalara uçacaktır."
"Yine Matsuoka-kun hakkında bir şey sormak istersem arayabilir miyim?"
"Toshiya hakkında her şeyi bilmiyorum ama bildiğim kadarıyla yardımcı olurum. Bir sorun olursa yine ara."
"Tamam, teşekkürler. Görüşürüz."
Telefonu kapattım. Aldığım cesaretle hiç beklemeden Matsuoka-kun’u aradım. Sinyal sesi on saniye kadar devam etti, tam kapatmak üzereyken akıllı telefonumdan Matsuoka-kun’un sesi duyuldu.
"Alo, Seto-san?"
"Benim, Seto. Neyse ki açtın, açamayacaksın sandım."
"Yok, telefonu hemen fark ettim de, Seto-san’dan bir arama geldiğine inanamadım."
Ne demek istiyordu acaba? Bir işim olduğunda ben de telefon açabilirdim sonuçta.
"Matsuoka-kun, şu an müsait misin?"
"Müsaitim! Müsait olmasam bile kendimi müsait yaparım!"
"O zaman müsait olmadığını söylemen yeterli."
Matsuoka-kun bazen çok aşırı tepkiler veriyordu.
"Ee, benimle ne işin vardı? Yanlışlıkla aramadın, değil mi?"
"Yanlışlık değil. Matsuoka-kun, ne zaman vaktin olduğunu sormak istemiştim."
"Ha? Şey, bir saniye bekle."
Programını kontrol ediyor olacak ki sesi kesildi.
"...Yakın tarih dersen, bu cuma günü şimdilik hiçbir planım yok."
Bu cuma mı? O gün benim de bir işim yoktu.
"Anladım. Matsuoka-kun, senden bir ricam var."
"R-Rica mı?! Seto-san’dan mı?!"
Şaşkınlığı sadece sesinden bile belli oluyordu.
"Rica etmem garip mi?"
"Garip değil de, daha önce pek örneği yoktu diyelim. Ama kesinlikle rahatsız olmadım! Aksine bana güvenmen beni çok mutlu etti..."
Hızlı konuştuğu için bazı kısımları kaçırsam da, en azından rahatsız olmadığını anlamak beni rahatlattı.
"Buna sevindim. Ricama gelirsek, eğer uygunsan bu cuma günü benimle vakit geçirmeni istiyorum."
"...Ha?"
"Duyamadın mı? Bu cuma günü benimle dışarı çıkmanı istiyorum."
"Duyamadığımdan değil de, durum benim için fazla mükemmel olduğu için kulaklarıma inanamadım..."
"Benimle vakit geçirmek senin için neden bu kadar iyi olsun ki?"
"Sence de sadece iyi yanları yok mu?"
Böyle sorunca ne diyeceğimi bilemedim.
"Peki Matsuoka-kun, sen ne dersin? Aniden oldu ama..."
"Gelirim! Kesinlikle gelirim! Ne olursa olsun mutlaka orada olacağım!"
Sesi o kadar yüksekti ki bir an telefonun hoparlörünü kulağımdan uzaklaştırmak zorunda kaldım.
"Gerçekten sorun olmaz mı?"
"Tabii ki olmaz! Hatta Seto-san sonradan vazgeçer mi diye endişelenecek seviyedeyim!"
"Teklifi ben yaptığıma göre vazgeçmem için bir sebep yok."
Bulunma sözünü sandığımdan daha kolay aldığım için içim rahatladı.
"Peki Seto-san, cuma günü ne yapmak istersin ya da nereye gitmek istersin? Bir planın var mı?"
"Henüz o kadarını..."
İşlerin bu kadar hızlı ilerleyeceğini düşünmediğim için hiçbir plan yapmamıştım.
"O zaman gideceğimiz yeri ben seçebilir miyim?"
"Olur ama Matsuoka-kun, senin de kulüp çalışmaları falan yüzünden işlerin yoğun değil mi?"
"Yani kulüp antrenmanları var tabii ama şu an o kadar yoğun değilim, sorun olmaz!"
"Öyle mi?"
"Öyle, öyle. Şimdiden aklında yapmak istediğin bir şey veya gitmek istediğin bir yer varsa söyle bana?"
Matsuoka-kun sorunca yapmak istediğim şeyleri veya gitmek istediğim yerleri düşündüm.
"Zormuş..."
"Hiç mi aklına bir şey gelmedi?"
"Daha önce bir erkekle baş başa dışarı çıkmadığım için, nerelerin iyi olacağını bilmiyorum..."
"Gugh!"
Telefondan garip bir çığlık, daha doğrusu insandan çıkmayacak türde bir ses geldi.
"İyi misin Matsuoka-kun?"
"Seto-san, bu yaptığın kural dışı..."
Sadece gerçeği söylemiştim ama sanırım söylenmemesi gereken bir şey söylemiştim.
"Özür dilerim?"
"En başından beri elimden geleni yapmaya niyetliydim ama şimdi daha da fazla çabalamam gerekecek."
"Pek anlamadım ama o kadar da kasmene gerek yok."
"Lütfen, izin ver de çabalayayım. Benim bu yaz tatilindeki asıl mücadelem tam olarak burası."
Sadece sesini duyabiliyordum ama Matsuoka-kun’un yoğun coşkusunu hissedebiliyordum.
"Pekala, anladım. Ama yine de kendini fazla zorlamanı istemem."
"Teşekkürler Seto-san!"
"Bir de, belki söylememe gerek bile yok ama, sadece benim değil Matsuoka-kun'un da gerçekten eğlenmesini istiyorum."
"Tamamdır! O zaman, detaylı zamanı ve yeri belirleyince sana haber vereceğim!"
"Lütfen. O halde cuma günü görüşürüz."
"Evet, görüşürüz!"
Telefonu kapattım. Bütün enerjim çekilmişti. Ancak o an biraz da olsa gergin olduğumun farkına vardım. Sanırım daha önce hiç karşı cinsten birini bir yere davet etmediğim içindi.
Arka arkaya iki telefon görüşmesi yapınca boğazım kurumuştu. İçecek bir şeyler almak için buzdolabına gittiğimde, mutfakta kapta dondurma yiyen annemle karşılaştım.
"Hava sıcak diye zırt pırt dondurma yersen karnını üşütürsün, dozunda bırak."
Kendi de dondurma yediği için pek inandırıcı gelmiyordu.
"Sadece arpa çayı içmeye geldim."
"Öyleyse sorun yok."
Doğru ya, Matsuoka-kun ile dışarı çıkacağımı şimdiden söylesem iyi olabilirdi.
"Bu cuma dışarı çıkıyorum."
"Ne güzel. Kiminle?"
"Matsuoka-kun'la."
O an, annem elindeki kaşığı yere düşürdü.
"Anne?"
"Matsuoka-kun derken... Hani şu Mio’nun anlattıklarında ara sıra adı geçen Matsuoka-kun mu?"
"Evet."
Benim tanıdığım tek Matsuoka-kun, Matsuoka Toshiya-kun'du.
"Bir erkek, değil mi?"
"Hı-hı."
"Kaç kişi olacaksınız?"
"İki."
"Mi-Mio... Bir erkekle baş başa mı dışarı çıkıyor?!"
Sanki tanımlanamayan bir canlı türü keşfetmiş gibi bir şaşkınlık içindeydi. Annemi bu kadar heyecanlı görmeyeli uzun zaman olmuştu.
"Hehehe..."
"Anne? İyi misin?"
"İşler ilginçleşmeye başladı!"
Anneme neler oluyordu böyle? Yaz sıcağı başına mı vurmuştu acaba?
"Mio! Yarın kıyafet almaya gidiyoruz!"
"Yazlık kıyafetleri kamp öncesinde almıştık..."
"Onlar kamp içindi! Bir erkekle baş başa dışarı çıkmak için bambaşka kıyafetler gerekir!"
"Pek anlamıyorum ama..."
"Mio, sen de Matsuoka-kun'un seni sevimli bulmasını istersin, değil mi?"
Matsuoka-kun’un beni sevimli bulmasını istiyor muydum? Zihnimde bir tarttım...
"...İstiyor olabilirim."
"Değil mi ya? Makyaj yapmayı da sonra sana detaylıca öğreteceğim, hazırlıklı ol!"
Daha çok annem hazırlıklı ve hevesli gibi görünüyordu. Kıyafet alışverişi ve makyaj dersleri derken zaman su gibi akıp geçmiş, sonunda sözleştiğimiz gün gelip çatmıştı.
Sözleştiğimiz günün öğleden sonrasında, buluşma yerimiz olan istasyon yakınındaki kafeye doğru yürüyordum. Buluşma saatine daha yirmi dakikadan fazla vardı. Bugün Matsuoka-kun’la gezmek isteyen taraf ben olduğum için, ondan önce varıp beklemek istemiştim. Bunları düşünerek yürürken hedeflediğim kafeye ulaştım. Nefesimi düzenleyip kapıyı açtım.
"Hoş geldiniz. Kaç kişiydiniz?"
"İki kişiyiz."
"Yoksa... Seto-sama mısınız?"
"Efendim?"
Daha sadece kişi sayısını söylemiştim. Bu garson yoksa medyum falan mıydı?
"Matsuoka-sama'dan duymuştum. Lise çağlarında, kısa saçlı, sevimli bir müşteri gelirse Seto-sama olup olmadığını teyit etmemi rica etmişti. Ben de bir sorayım dedim, yanılmıyorum değil mi?"
Anladım, garson benim bilgilerimi önceden Matsuoka-kun’dan almıştı. Bu demek oluyor ki...
"Ben Seto. Matsuoka-kun burada mı?"
"Evet, efendim, içeride."
"...Ne zamandan beri burada olduğunu biliyor musunuz?"
"Yanılmıyorsam kırk dakikadan fazla oldu."
Buluşma saatinden bir saatten bile fazla süre önce beni beklemeye gelmiş olması... Şaşkınlığımı gizleyemiyordum.
"Beni Matsuoka-kun'un olduğu masaya götürebilir misiniz?"
"Tabii, buyurun lütfen."
Garsonun peşinden Matsuoka-kun’un oturduğu masaya doğru ilerledim.
"Masanız burası."
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim, iyi vakit geçirmenizi dilerim."
Garson selam verip yanımızdan ayrıldı. Gözlerimi Matsuoka-kun’a çevirdim. Kulaklıkla müzik dinleyip kitap okuduğu için benim geldiğimi fark etmemişti. Fark etmesi için omzuna hafifçe vursam mı diye düşündüm ama bir süre daha kitap okuyan Matsuoka-kun’u izlemek için sessizce karşısındaki sandalyeye oturdum.
"Ha?"
Matsuoka-kun’un beni fark etmesi yaklaşık beş dakika sürdü. Kitapta kaldığı yere bir ayraç koyup saati kontrol etmek için başını kaldırdığında göz göze geldik.
"Fark ettin mi sonunda?"
"Seto-san, ne ara geldin?! Hem daha buluşma saatine çok var!"
"Onu diyeceğine, sen buluşmadan bir saatten fazla zaman önce gelmişsin ya?"
"Bunu nereden... Ah, garson söyledi değil mi? Kusura bakma Seto-san."
"Neden özür diliyorsun?"
Bana özür borçlu olacağı bir durum gelmiyordu aklıma.
"Erken gelmene rağmen seni fark edemedim ya... Gerçekten tam bir fiyasko..."
Matsuoka-kun yıkılmış gibiydi. Bu durum onun için sandığımdan çok daha önemliydi.
"O kadar dert etme. Kitabı o kadar dikkatli okuyordun ki bölmek istemedim sadece."
"Seto-san, resmen bir meleksin..."
"Eee, ne yapıyoruz? Biraz daha burada mı kalalım yoksa gidelim mi?"
"Seto-san, susamadın mı?"
"Biraz olabilir."
Bugün hava o kadar güneşliydi ki yağmur endişesi yoktu ama dışarıda durur durmaz insanın boğazı kuruyacak kadar sıcaktı.
"O zaman burada bir şeyler içip öyle çıkalım. Sen tam vaktinde gelsen bile planım buydu zaten."
"Anladım."
Ardından ikimiz de buzlu kahvelerimizle hararetimizi dindirdik ve kafeden ayrıldık.
"Eee Matsuoka-kun."
"Efendim Seto-san?"
Kafeden çıktıktan on dakika sonra, Matsuoka-kun ile birlikte trende sallanarak ilerliyorduk.
"Bugün nereye gidiyoruz?"
Matsuoka-kun bugün nereye gideceğimiz konusunda bana hiç bilgi vermemişti.
"Varana kadar sürpriz olsa olmaz mı?"
"Olur ama eğlenebileceğim bir yer mi?"
"Garanti veriyorum. Senin kesinlikle seveceğin bir yer olduğunu düşünüyorum."
"...Pekala. Tadını sonraya saklıyorum o zaman."
"Teşekkürler Seto-san. Bir sonraki istasyonda ineceğiz, hazırlan istersen."
"Tamam."
Biz konuşurken tren yavaşça durdu. Trenden indik, istasyondan çıktık ve iki kişi hedefimize doğru yürümeye başladık.
"Bu arada, az önce söyleme fırsatı bulamadığım bir şey vardı."
"Nedir?"
"Öncelikle şunu söylememe izin ver: Bugün gerçekten çok sevimli olmuşsun! O beyaz bluzun ve lacivert asimetrik eteğin sana çok yakışmış!"
"...Teşekkür ederim."
Bugün sevimli olduğumu duymak için her zamankinden çok daha fazla çaba sarf etmiştim, bu yüzden bunun takdir edilmesi beni çok mutlu etmişti.
"Daha çok şey söylemek isterdim ama seni zor durumda bırakmamak için şimdilik burada kesiyorum. Yalnız, trenden beri bir şey kafama takıldı..."
"Bir tuhaflık mı var?"
"Tuhaflıktan ziyade, sırtındaki şu sırt çantası biraz ağır değil mi diye merak ettim."
Matsuoka-kun demek fark etmişti. Bugün yanıma büyükçe bir sırt çantası almıştım. İçinde elbette o maket vardı. Annem son ana kadar ayak bağı olur diye karşı çıksa da kararımdan dönmeyip buraya kadar getirmiştim.
"Endişelenmene gerek yok. Göründüğü kadar ağır değil."
"Öyle mi? İyi o zaman."
"Ondan ziyade, varış noktamıza ne kadar kaldı?"
"Bir on dakika kadar herhalde. Bu sıcakta seni yürüttüğüm için kusura bakma."
"Sorun değil. Sen iyi misin Matsuoka-kun?"
"Ben kulüp antrenmanları yüzünden dışarıda olmaya alışığım."
Matsuoka-kun'u şöyle bir süzdüm. Yakından bakınca bile pek güneş yanığı yokmuş gibi görünüyordu.
"Şey, Seto-san? Bana öyle bakmaya devam edersen kalbim dayanmayacak..."
"Matsuoka-kun, sen zor yanan tiplerden misin?"
"Demek onu merak ediyordun. Bünye meselesi galiba, pek güneş yanığı olan biri değilim."
"Anlıyorum."
"Sen biraz yanmış mısın Seto-san?"
"Kamptayken biraz yanmış olabilirim."
Güneş kremi sürmüştüm ama yine de kampın ilk günü uzun süre dışarıda kaldığımız için hafifçe yanmıştım.
"Kamp demek... Ai-san'ın gönderdiği fotoğrafların, hepsi harikaydı..."
Doğru ya. Ai-senpai kamp sırasında çektiği fotoğraflarımı Matsuoka-kun'a göndermişti.
"Yazlık kıyafetler, mayolar, yukatalar... Hepsi birbirinden güzeldi, seçim yapmak imkansız..."
"...Utanç verici, o yüzden bu kadar yeter."
Hondo-kun tarafından övülünce kıpkırmızı kesilen Shimizu-san'ın hislerini şimdi biraz daha iyi anlıyordum. Nasıl desem, tam ifade edemiyorum ama insanın içini gıdıklayan bir histi bu.
"Ah, pardon. Bir an daldım."
Ardından ikimiz astronomi kulübü kampı hakkında konuşurken, Matsuoka-kun yolun ortasında duruverdi.
"İşte burası."
Matsuoka-kun'un durduğu yer Japon tarzı bir binanın önüydü. Binaya asılmış ahşap tabelada "Japon Kafe Kobachi" yazıyordu.
"Japon kafesi mi?"
"Ayrıntıları içeri girince görürsün. Hava sıcak, hadi içeri geçelim."
İçeri girdiğimizde, tıpkı dışı gibi iç mekanın da Japon tarzında dekore edildiğini gördüm.
"Hoş geldiniz."
"Rezervasyon yaptıran Matsuoka."
"Matsuoka-sama, hoş geldiniz. Sizi bekliyorduk. Lütfen bu taraftan."
Görevliyi takip ederek dükkanın arka tarafındaki bir masaya yönlendirildik. Matsuoka-kun'un karşısına oturdum.
"Siparişinize karar verdiğinizde lütfen bana seslenin."
Görevli eğilerek selam verdikten sonra yanımızdan ayrıldı.
"Burası nasıl bir yer? Kafe mi?"
"Öyle de denebilir, Japon mutfağına özgü lezzetler sunan özel bir kafe gibi."
Matsuoka-kun bunu söyleyerek menüyü bana uzattı.
"Bir defa görmek, bin defa duymaktan iyidir. Yemeklere bakarsan nasıl bir yer olduğunu hemen anlarsın."
Menüyü çevirdim. Sayfalarda daifuku, warabimochi, zenzai gibi çeşit çeşit Japon tatlısı vardı. Bu kadar çok Japon tatlısı olduğuna göre yoksa... Sayfayı çevirdiğimde tam da aradığım o tatlıyı gördüm.
"Matsuoka-kun, bir sürü dorayaki var!"
Matsuoka-kun'a baktığımda, mutlu bir yüzle gülümsediğini gördüm.
"Beğenmene sevindim. Burası ana odağı Japon tatlıları olan bir kafe. Dorayaki seven senin gibi birinin burayı seveceğini düşündüm."
"Daha önce bu kadar çok dorayaki çeşidi olan bir yer görmemiştim. Matsuoka-kun, beni böyle bir yere getirdiğin için teşekkür ederim."
"Seto-san'dan böyle bir teşekkür almak... Önceki hayatımda ne büyük sevaplar işlemişim acaba..."
"Yine de hepsi o kadar lezzetli görünüyor ki hangisini seçeceğime karar veremiyorum..."
"Yavaşça karar verebilirsin. Bugünün planında zamanımız bol."
Uzun bir kararsızlığın ardından, üçlü dorayaki setini sipariş etmeye karar verdim.
Siparişten yaklaşık beş dakika sonra, Matsuoka-kun'un istediği Uji matchası ile beraber dorayaki setim geldi. Bir süre düşündükten sonra, üç çeşit arasından önce fasulye ezmeli olanı yemeye başladım.
"...Lezzetli."
Yumuşak ve pürüzsüz hamuru, kararında bir tatlılığa sahip fasulye ezmesi... Her yönüyle şimdiye kadar yediğim dorayakiler arasında en üst seviyeydi.
"Mutlu görünmene sevindim Seto-san."
"Öyle mi görünüyorum?"
Yüz kaslarım pek oynamadığı için insanlar genelde ne düşündüğümü anlamadıklarını söylerlerdi.
"Evet, ifaden her zamanki gibiydi ama gözlerin parlıyordu."
"...Öyle mi."
"Sen dorayakiyi gerçekten çok seviyorsun."
"Evet, küçüklüğümden beri severim."
"Sahi, şimdiye kadar hiç sormadım ama dorayakiyi bu kadar sevmenin özel bir sebebi var mı?"
"...Var."
"Sebebini sormamda bir sakınca var mı?"
Aslında dorayakiyi neden sevdiğimi daha önce pek kimseye anlatmamıştım.
"Sebep basit. Dorayaki benim için hatırası olan bir yiyecek. Ben küçükken ailem işleri yüzünden hep meşguldü ve benimle büyükannem ilgilenirdi. Annem ve babam yanımda olmadığı için kendimi yalnız hissettiğimde, büyükannem bana hep dorayaki ikram ederdi."
Şu an bile evde olduğum zamanlarda büyükannem beni birlikte dorayaki yemeye davet ederdi.
"Demek büyükannenle böyle bir hatıran vardı..."
"Ayrıca artık astronomi kulübündeki herkes de benimle dorayakisini paylaşıyor, o hatıralar da ekleniyor."
"Anlıyorum, yani dorayaki senin için şu anı da kapsayan, günbegün biriken hatıraların kendisi demek."
"Öyle de denebilir. Bu dorayaki de Matsuoka-kun ile yediğim o keyifli hatıralardan biri olacak."
Bana bakan Matsuoka-kun, nedense aniden yüzünü başka tarafa çevirdi.
"...Seto-san, o ifadeyle böyle bir şey söylemen kural dışı."
Şu an bir aynaya bakmayı hiç bu kadar çok istememiştim herhalde.
"Nasıl bir ifadeydi?"
"...Nasıl desem, her zamankinden biraz daha yumuşak bir ifade."
"Neden yüzünü çevirdin?"
"Beklenmedik bir andı, dayanamadım."
"Anladım, bir dahakine dikkat ederim."
Gözlerimi tekrar dorayakiye çevirdim. Matsuoka-kun ile sohbet ederek Japon kafesinde yaklaşık bir saat kadar vakit geçirdik.
"Bugün nasıldı Seto-san?"
Günün olaylarını zihnimde canlandırdım. Japon kafesinde dorayakinin tadını çıkarmış, yeni açılan bir kitapçıda kitap bakmış ve yeniden gösterime giren "21 Gramlık Fark" adlı anime filmini sinemada izlemiştik.
"Dorayaki lezzetliydi, kitapçı keyifliydi, film ise etkileyiciydi."
"Öyleyse sevindim."
Matsuoka-kun rahatlamış bir gülümseme sundu.
"Sadece bir şey kafama takıldı."
"Nedir?"
"Matsuoka-kun, sen bugün eğlendin mi?"
Ben sevdiğim dorayakiyi yemiş, sevdiğim kitaplara bakmış ve sevdiğim filmi izlemiştim. Ama Matsuoka-kun'un perspektifinden bakınca tüm bunlar sıkıcı gelmiş olamaz mıydı?
"Eğlendiğimden emin olabilirsin."
"Gerçekten mi?"
"Senin eğlendiğini görüp de benim eğlenmemem mümkün mü?"
"...Aralarındaki ilişkiyi tam çözemedim ama eğer eğlendiysen sorun yok."
"Beni düşündüğün için teşekkürler."
Matsuoka-kun gülümsedi. O an, bugünün asıl amacını nihayet hatırladım.
"Ah."
"Ne oldu?"
"Hiç, hayır, çok şey oldu."
"Gizem iyice derinleşti ama..."
"Bugünün asıl amacını gerçekleştireceğim."
"Ha? Ne?"
Yüz ifadesine bakılırsa Matsuoka-kun neden bahsettiğim hakkında en ufak bir fikir yürütemiyordu. Sırt çantamı indirdim ve içinden torbaya koyduğum o şeyi çıkardım.
"Bu, kampın hediyesi."
Hâlâ boş bakışlar atan Matsuoka-kun'a paketi uzattım.
"Bu da ne..."
"Daha önce merak ettiğini söylediğin maket. Poligonda kazandım."
Nasıl bir tepki vereceğini merak ederek Matsuoka-kun'u izlemeye başladım. O an, yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade belirdi.
"İstediğin şey değil miydi?"
"Hayır, tam aksine, en çok istediğim buydu."
"O zaman neden öyle bir surat asıyorsun?"
"Çünkü bugün Seto-san başından beri çok eğlendi, yetmezmiş gibi bir de en çok istediğim maketi sürpriz yapıp bana hediye etti. Benim Seto-san'a karşılık verebileceğim hiçbir şeyim yok ki..."
Matsuoka-kun nedense bana mutlaka bir şey borçlu olduğunu düşünüyor gibiydi.
"Bir karşılık vermene gerek yok. Sen mutlu olduysan ben de mutluyum."
"Seto-san... Benim yapmamı istediğin hiç mi bir şey yok?"
"Var."
"Söyle lütfen!"
"İleride tekrar vaktin olduğunda, bugün olduğu gibi yine benimle gezmeni istiyorum. Ve bir dahaki sefere bana sevdiğin şeylerden bahsetmeni istiyorum."
Matsuoka-kun bir an şaşkınlıktan donup kaldı, sonra yüzünde bir gülümseme yayıldı.
"Anlaştık, yine baş başa gezelim. Bir dahaki sefere Karaoke'ye ya da oyun salonuna falan gideriz."
"Dört gözle bekliyor olacağım."
Aslında hiçbir şey istemediğimi söyleyecektim. Fakat dudaklarımdan dökülen kelimeler yine onunla vakit geçirmek istediğimi haykırıverdi. Belki de eskisinden daha bencil biri olmaya başlamıştım. Acaba beni değiştiren Matsuoka-kun muydu? Yok, bu kadarı da sorumluluğu başkasına yıkmak olurdu herhalde. Bunları düşünürken Matsuoka-kun ile birlikte eve dönüş yoluna koyulduk.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.